Devlet yara açandır. Bunu en iyi bilen halklardan biri Kürtlerdir. Türk devleti Kürt halkının yüreğinde, bedeninde ve ruhunda onlarca yıldır yaralar aça aça ayakta kalıyor. Kurulduğu günden beri, hatta mirasını devraldığı tüm saltanatları boyunca Türk devleti Türkmenlerde, Kürtlerde, Ermenilerde, Yahudilerde, Süryanilerde, Balkan halklarında, Araplarda yara açandır. Yaraları deşendir, yaralara kabuk bağlatmayandır. Halkların gösterdiği her açık yaraya tuz basan, her kapanmış yaraya bıçak sallayandır. Yara açanın, yara sarmasını talep etmek en sade deyimle tarih bilincinde yüzeyselliktir.

Halkların komünal, konfederal geleneği yara sarandır. Yara açmamak için, açık yaraları sarmak için, yaralanmamak için direnmektir. Komşusunun yarasını kendi yarası bilip sarmaktır. Açık yaraya tuz basmamayı, kapanmış yaraya bıçak sallamamayı ahlak bilen, politika edinendir. Yaralar kabuk bağlasın diye kendini derman edendir. Savaşın açtığı yaraları toplumsal hafızasında canlı tuta tuta, onurlu barışa yürüyendir. Gerektiğinde yarasını saklama yeteneğidir, zalimin zulmü tuz basmasın diye. Gerektiğinde yarasını onurla sarıp ‘‘Merhamet dilenmiyoruz’’ demektir. Halkların komünal-konfederal geleneğini canlandırmamak da en sade ifadeyle yine tarih bilincinde yüzeyselliktir.

Bir ana çağrısı

Silah ve tankla yara açanlar, bu tarih bilincinde olsalardı zaten zulmün askeri olmazlardı, halklarının direniş cephesinde zulme karşı dururlardı. Silahları ve tankları kullandırtan devlettir, halkların kazandığı tarih bilincini ve değerlerini yıkmaktır onun karakteri. Tarih bilincini, yaralarını saracak güçte canlı tutmak halk adına direnenlerin sorumluluğudur. Bu anlamda en anlamlı çağrılardan birini Cizre’de yaralı olanlardan Mehmet Yavuzer’in annesi büyük Botan yürüyüşünde Kürtlere yaptı: ‘‘İnsanlar sokaklarda, Cizre’de yaralı. Neredesiniz Kürtler? Ayağa kalkın, direnişe geçin. Yüreğinde merhamet olan herkes direnişe geçsin.’’

Bu son cümle insan olma bilincini ve vicdanını yitirmeyen her halktan insana yapıldı. Kürtlere yapılan ‘‘direnişe geçin’’ çağrısı da çok geniş bir kesimi ve çok geniş görevlere muhatap. Bu bir ana çağrısı. Yara açanların yaraları da dahil, tüm yaralara şifa olabilecek derman gücüne sahip ana yüreğinin çağrısı. Ben bugünkü yazımda bu çağrıdaki direnişin yara sarma-derman olma politikasına ilişkin devam etmek istiyorum. Çünkü Cizre’de onlarca insan yaralı. Onlar kanamıyor sadece, vicdan kanıyor, yaşam kanıyor. Aldığımız nefes de, akıttığımız gözyaşı da kan akıyor. Kanayan bir yaşam, yaşam olamayacağına göre yaralarımızı sarmalıyız. Bu nedenle yara açanların zulmüne en büyük cevaplardan biri öz yönetimin sağlık politikasını acilen oluşturmak olacaktır. 

Dağlarda onlarca yıl süren bir savaş var. En şiddetli çatışmalarda binlerce gerilla yaralandı. Kendi yarasını çok uzun bir zaman sadece kendi öz imkanları ile sardı. Kürt halkı binlerce yıl köylerinde kendi hastalıklarını kendisi iyileştirdi. Kürt halkının da çok güçlü bir sağlık ve ilaç kültürü, geleneği var, gerillanın da. Bunları öz yönetim direnişinde devreye koymanın, yara sarmanın zamanı. Devletin savaş olsa da olmasa da Kürtlere sağlık politikası belli. ‘‘Onurun karşısında canını bağışlarım’’ devlet geleneğini aşan bir politikayı reva görmedi Kürtlere devlet. Bugün direnişin en aktif olduğu yerlerde de reva görmeyecek ki, zaten öldürmek için atıyor o topları. Yaralıları öldürmek, onun için yarım kalan işini tamamlamak. 


Öz yönetim ve sağlık politikası

Böyle bir zihniyet karşısında başta Kürt olmak üzere tüm Türkiyeli doktorların ayağa kalkması lazım. Direnişin olduğu bölgelere doktor, ilaç, tedavi olup akmaları lazım. Bu zaten insani bir görev. Ama en önemlisi öz yönetim olabilmenin temel görevi olarak öz yönetimin sağlık politikasını oluşturmak lazım. Kürdistan’daki sağlık sendikaları, sağlık meclisleri bu politikayı yaratmaktan ve uygulamaktan sorumludur. Ayrıca direniş içindeki halkımız da alternatif tıp-sağlık bilincini, hafızasını  canlandırabilir.  

Devlet ‘‘Kanımızın son damlasına kadar direneceğiz’’ felsefesini kanayan yaraları tüm dünyaya göstere göstere sarmayarak cezalandırıyor. Devlet yaralamak için değil öldürmek için bombalıyor Cizre’yi. Yaralıları kurtarmak için uğraşmaz sonrasında. Bu politika karşısında ambulans hakkını tartışmak ne kadar mantıklı bilemiyorum. Ama öldüren, asan, tutuklayan, işkence eden, faili meçhulde kaybeden, ajanlaştıran bir devletin suçlarına ‘‘yaralı bırak, yavaş yavaş öldür’’ politikası eklenirken; en acil görev alternatif sağlık ekiplerini, örgütlenmesini, sağlık bilincini ve eylemliliğini yaratmaktır.

Cizre’deki yaralıları kurtarmak için harekete geçirmemiz gereken vicdanlar, sivil toplum kuruluşlarına çağrılar elbette devam edecektir. Ama onları ve bundan sonraki yaralılarımızı kurtarmanın, yaralarımızı sarmanın en sağlam yolu sağlık alanında devlete bağımlı olmaktan çıkmaktır. Bugüne kadar devletin rehin tuttuğu, teslim aldığı sağlıklı yaşama, tedavi olma hakkımızı bu direniş sürecinde devletin tekelinden kurtarmaktır. Bu özyönetim direnişini daha fazla güçlendirecek, onlarca yıl devletin bilerek açık bırakıp kanattığı yaralarımızı daha sağlıklı saracaktır. Zaten özyönetim her açıdan devlet politikalarına karşı alternatif-çözüm üreten politikalar geliştirmektir.

Cizre’deki yaralılar belki de hepimizin vicdanına ‘‘Heyecanla dinlediğiniz o telefon konuşmalarımızdan sonraki sessizliğinizdir, yaramızın acısı’’ diye sesleniyorlar. Bu sese kulak vermek, onların ‘‘Merhamet dilenmiyoruz’’ onurlu duruşunu sürdürmek yaralarını kendi kendine sarabilen halk olabilmekle bağlantılıdır. Yani öz yönetimi sağlık alanı başta olmak üzere sağlam örmekle bağlantılıdır.