Sabah internette gezinirken, Suriyeli çocukların organ mafyası tarafından kaçırılarak organlarının çalınmasına ilişkin bir video izledim. Dehşet, insanlık dışı, canice bir şeydi ama bu nitelemeler yetmiyordu olanı tarif etmeye. Çünkü toplum susuyordu bu canilik karşısında. Çocuklar katledilirken, “Allaha havale ediyorum “diye yazanlar vardı. Uzun zamandır, insani değerlerin planlı olarak erozyona uğratıldığını biliyorduk ve geldiği nokta burasıydı işte. 

Gözümde çocuklar yüreğimde isyan devinip dururken, bir süre önce kafama takılan bir konuya gitti aklım. 16 Nisan anayasa referandumuna günler kala, pek çok felaket senaryosunun havalarda uçuştuğu o günlerde, insanların kendi sınırları dahilinde anı/şimdiyi yaşamakta ısrarlarını görüp şaşkınlığa düşmüştüm. Gözünü uzak geleceğe dikip şimdiyi ıskalamasıyla, kaygılara hapsolmasıyla ve mutsuzluğuyla bilinen bu toplum, onca felaket senaryosunun kara bulutları etrafı çepeçevre kuşatmışken hedefi tam on ikiden vuruyordu bu kez, hem de her saniye yeniden. 

Ancak bu kez de okun hedefe saplı kalması gibi, orada öylece yaşadığı anın içinde kendisine hapsolmuştu çoğu insan. Kafasını çevirip yanına ve yarına bakmak ihtiyacı bile hissetmiyordu. “Bana olmaz” diyerek gerçeklikten kopuyor ve buna göre yaşıyordu. Bu durum tercihlerinde de etkili oldu ve olmaya devam ediyor. 

Nedenlerine ilişkin psikolojik ve sosyolojik analizi uzmanlar yapmalı elbet, ancak bu konu aynı zamanda siyasetinden ekonomisine pek çok alanı da yakından ilgilendiriyor. 

Mesela; iş güvencesi kalmadı, ekonomik kriz ve iç savaş kapıda, çocuklar “açım” diye çıkıyor karşımıza ama insanlar bankalardan kredi çekmekte ve kredili evler arabalar almaktalar, çocuklarını özel okullara yazdırmakta büyük taksitlerin altına imza atmaktalar. Mesela; yanı başımızda bir savaş tehlikesi ve savaş olursa sağ kurtulanların göç yollarına dizilmesi ve de her adım başı açlığıyla, evsizliğiyle ve gelecek güvencesinden yoksun Suriye örneği karşımızda capcanlı duruyor ama savaşı önleyecek tercihlere yönelmiyor toplum. Hem düşünsel hem duygusal bir körlük içinde ve sadece ana bakarak geleceğini kurtaracağını varsayabiliyor. 

Bunları yazarken insanların kaygılarına acılarına hapsolup etraflarını görmemelerini savunuyor değilim. Hatta anı yaşamanın gereğine de inanıyorum. Benim itirazım; anı, geçmişi ve geleceği unutarak ve her bir kişinin kendi egosu çerçevesinde yaşamasına. Geleceğimize dair; Suriyelileşmek, Pakistanlılaşmak, İranlılaşmak gibi senaryoların tartışıldığı bugün bu daha da önemli. Çünkü kabulü zor pek çok örnek gelecekte yaşayacaklarımıza işaret ediyor. 

Türkiyelilerin Suriyelilere ve de diğer yabancılara yaklaşımlarındaki çarpıklığı, gayri insani yanları kabul edilemez bulurken; savaşın ülkelerinden gelen değişik kesinlerin kaderdaşı kardeşlerine yaklaşımları karşısında da insani bir izah bulamıyorum. Mesela Ortadoğulu sığınmacıların savaşın etkilerinden kurtulmak ve yaşamaya devam edebilmek için çabalamalarını ancak takdirle karşılayabiliriz. Fakat bir kesimi sokaklarda dilenir, fuhşa mecbur edilir, suç çetelerinin eline düşer, organ mafyası küçücük çocukları organlarını çalmak için tavuk boğazlar gibi öldürürken, diğer bir kesimin kafalarına saç ektirip bandanalarla ortalıkta salınmasına, kaş kirpik yaptırıp arzı endam edebilmelerine makul bir izah bulan varsa söylesin.

Her şeye rağmen, insani değerlere inancım sonsuz ve insanlığı bu değerlerin kurtaracağına şüphem yok. Ancak örgütsüz bırakılmış, toplumsallığını değerlerini yitirmiş, dünyanın merkezini kendisinden ibaret gören, aşırı egoist bireylerden oluşan ve kendi soyuna düşman, vahşi bir güruha dönüştürülmekteyiz hızla. Ve bir savaştan bile tehlikeli bu gidişi sadece siyasetin şablon söylemleriyle durdurmak mümkün görünmüyor.