Bu ülke ne zaman batacak diye beklemek eski bir alışkanlık. Bekliyoruz, izliyoruz ama batmıyor. Hadi şimdilik diyelim. Ama son hızla yokuş aşağı gittiğimiz aşikar. Frenler patlak, direksiyondaki deli. Böyle zamanlarda yazar-çizer, akademisyen, müzisyen, ressam, öğrenci, öğretmen kim varsa herkes kendi dar alanında paslaşıp, dertleşmekten başka bir yol bulamaz, bulunanlara da burun kıvırır, bu da eski bir alışkanlıktır. Sadece ülkeden değil birbirimizden de ümidi kesmiş mutsuz insanlar topluluğu olarak şikayet üretmeye, dert dinlemeye bayılırız.
Akıntının tersine doğru bir adım atılabilir, birbirimize tutunursak belki daha dik durabiliriz umuduyla kalktım geçen gün bir davete icabet ettim. HDP’nin Kültür Sanat Komisyonu, “sanatçılarla” biraraya gelerek, ne yapmalı sorusuna birlikte cevap aramayı düşünüyordu. Böyle bir niyete, çağrıya kayıtsız kalmamak, reel siyasetin önünün tıkandığı noktada başka çareler aramak elzemdi. Uzun süren toplantıdan elbette sonuç, çözüm falan çıkmadı. Ama gördüm ki, herkesin derdi aynı. Evde tek başına bir odaya kapanıp yazan da, piyanosunun başına geçip beste yapmaya oturan da, tuvalinin karşısında geçip elinde fırçayla bön bön bakan da aynı atalet içindeydi. Sanat üretimi böyle zamanlarda “lüks” mü, orada insanlar ölüyor, şehirler yerle bir oluyor, ben burada ne yapıyorum sorusu bıçak gibi dayanıyordu insanların gırtlağına.
Bu kadim ve kahredici sorunun bir çok insanın başında dert olduğu belliydi de bu durumdan nasıl çıkılacağı meçhuldü. Katılanları kendi aralarında birkaç parçaya bölebiliriz: (zaten az bölündük ya, bir- iki girişimde de ben bulunayım da tam olsun) Kapıdan uğrayıp, vicdanını rahatlatanlar- gittim, hep aynı şeyleri konuşuyorlar demek için geldikleri çok belli. Beş dakika tanıdık birilerine selam vermek, dinlermiş gibi görünüp pozlara girmek ve ilk fırsatta tüymek. Diğer kısıma ben bir tarif yapmayayım, siz karar verin. Elde pazar torbası, akşama misafir gelecek belli; kıvırcıklar, hıyarlar, içkiler dolu. Bence şöyle yapsanız daha iyi diyecek hali de zamanı da yok. Ama geldi mi, geldi. Görev tamam. Çoğunluğu oluşturan bir kısım ise parti görevlileri. Halkımızı nasıl örgütleriz, bir iki el atın da tabanımız kuvvetlensin sorumluluğu ve iştahıyla noktasız cümle kuranlar… Dersine çalışıp gelenlerin hakkını yemeyeyim; onlar Terry Eagleton ve Walter Benjamin’den başlayıp Marx’a kadar götürdüler işi de ahali biraz notlar almaya, kafasını çalıştırmaya başladı. Kendini ziyadesiyle yaratıcı görüp, bizi de aydınlat lütfu için gelen bir dangalak da mesela AKP’lileri şaşırtalım, onları kazanalım. Aslı Erdoğanlara falan değil, toplu halde Ali Bulaç’a ziyarete gidelim gibi dahiyane öneriler de bulunup, salonda çıt çıkmayınca mizah olsun diye söyledim diyerek apışık kalanların arasında hatırı sayılır yerini aldı.
Bu kısa katılımcı profilini geçiyorum. Lakin hakkaten konu bu değil. Konu ne yapacağız? Ne zaman yapacağız? Biz mi yapacağız? sorusunun içinde saplanıp kalmak. Her türlü muhalif dilin başının ezildiği, hapishanelerin bunu dile getiren ya da getirmeye kalkanlarla dolduğu böyle bir zamanda, isyan da ivmesini yitirmiş, korku dağları beklerken nasıl olacaktı?
Madem ki estetik olan politiktir o halde estetik üretimin, yani sanat üretiminin bugünün politik atmosferinden azade tutulması düşünülemezdi. Tiyatrocular sokaklara çıkabilir, hatta bölgeye gidebilir. Yazarlar tanıklıklarını kaleme alabilir, sinemacılar belgeseller yoluyla daha geniş kitlelere seslerini duyurabilirdi. Geçmişin ezber olduğumuz argümanlarını değil, bugünün, şimdinin aciliyetini düşünmeli ve ona göre hareket etmeliydik. Teknolojinin nimetlerinden yararlanmalı, elde avuçta, akılda fikirde ne varsa kamusallaşmalıydı.
Galiba umudun iyice tükendiği yerde böyle öneriler, niyetler ortaya daha fazla saçılmalı. He diyeceksiniz ki saçılacak da ne olacak? Nazi Almanyasından sonra ne olduysa o olacak, 1960’larda Endonezya’daki komünist kıyımından sonra ne olduysa o olacak, Şili’de ne olduysa o olacak. Faşist iktidarlar öldürmeye, vurmaya, yıkmaya, kıymaya devam edecek, bizim gibi azınlık muhalifler de içleri kan ağlayarak bunun kaydını tutacak, direnmek için bedeninin ve ruhunun tüm gücüyle yaşayacak. Gerekirse Zaven Biberyan gibi pazarda sutyen satacak ama yine yazacak, yine anlatacak!
Peki var mıydı bende böyle bir motivasyon, böyle bir direnme-yaşama gücü, güdüsü. Aylardır kendi romanım için bile tek bir cümle yazamamanın utancı, günlük siyasetin denizinde boğulma boğuntusuyla daha ne kadar yaşayabilirdim. Huzurlarınızda cevap veriyorum; anladım ki bu yas yorgunluğu ve ağırlığı geçecek gibi değil... Bugün bu toplantıya gittim ya, bugün bu toplantıya gelenlerin de benden beter olduğunu ama yine de bir şeyler yapmak için didindiğini gördüm ya, artık silkelenmeliyim. Madem ki her şey daha kötüye gidiyor, madem ki boğazımıza kadar battık öyleyse bu dünyadan göçmeden elimizden ne geliyorsa yapmaya devam edelim. Biz gün yüzü görmeyeceğiz belli ki, bizden sonradakiler için çorbaya biraz daha tuz, biraz daha biber katsak kâr. Son nefese, o son noktaya kadar.