Geçtiğimiz günlerde UTAMARA Kadın Buluşma Merkezi’nde bir hafta süren bir genç kadın kampı düzenlendi. Kampa, Avrupa’nın farklı ülkelerinden gelen toplam on beş genç kadın katıldı. Toplumsal cinsiyetçilik başta olmak üzere genç kuşağın yaşadığı sorunların ağırlıklı olarak tartışıldığı kampta, çeşitli kültürel, sportif, sanatsal  etkinliklerle birlikte gezi programları da düzenlendi. Genç kadınlara, kamp etkinliğini fırsat bilip, toplumsal cinsiyetçilik kavramından ne anladıklarını ve toplumdaki yansımalarını sorduk.
Cinsiyetçiliğin tanımı konusunda ortak fikirlere sahip olan gençler, cinsiyetçiliği çoğunlukla kadın erkek eşitsizliği olarak değerlendiriyorlar. Kendileri de dahil bütün insanların birtakım tabularla büyütüldüğüne değinen genç kadınlar, tüm toplumun çoğunlukla dini kullanarak cinsiyetçilik yaptığına parmak basıyor.
Kampa katılan 15 genç kadından biri olan Funda, kadınların kendi yaşamları konusunda karar verememelerini kadın erkek eşitsizliğinin en büyük ispatı olarak görüyor. Toplumun kadınları bir ‘namus’ olAgusu olarak gördüğünü belirten Funda, „Bir gün, ne de olsa biri gelip onunla evlenecek“ mantığıyla  yaklaşıldığı için fazla değer verilmediğini ve hiç bir zaman o eve ait görülmediğini belirtiyor.

‘Ayıp sadece kadına mı mahsus’

Kendi çevresinden görüp etkilendiklerinden yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Şilan ise, birçok insanın dini kullanarak da cinsiyetçilik yaptığını belirtiyor: “Kız ve erkek çocukları arasında ayrım yapılırken daha çok din kullanılıyor. Hep ‘dinimize göre şöyle olmalısınız, böyle davranmalısınız, günahtır, ayıptır’ deniliyor. Her hareketimize bir yakıştırma yapılıyor. Kızların dışarı çıkması bile ayıplanıyor ama erkek çocuklara tolerans tanınıyor. Toplumdaki yasaklar sadece kadınlar için geçerli oluyor. Erkek ne yapsa da ayıplanmıyor, ‘erkektir’ denilip normal görülüyor nedense. Ailenin kız çocuklara karşı gösterdiği tavır yüzünden, erkek çocuklar da ezmeye başlıyor kız çocukları. Kadınlara karşı yapılan ayrımcılık yüzünden kadınlar, intihara varan sorunlar yaşıyorlar. Kendi çevremizden de bunu açıkça görüyoruz“. Şilan, erkekleri üstün gören kültürün değişmesi için, kadının öncelikle kendini tanıması ve ne istediğini bilmesi gerektiğini belirtiyor.

‘Avrupa’daki kadınlarda çarpık özgürlük anlayışı var’

Cinsiyetçiliği; kadın kırımı olarak ifade eden Bedia’nın Avrupa’da yaşayan kadınlara eleştirisi var; özellikle de genç kadınlara... “Toplumsal cinsiyetçiliğin kurbanı olduklarının farkında değiller“ diyen Bedia, durumu şöyle izah ediyor: “Sanki sadece köylerde  ya da Avrupa dışında yaşayan kadınlar eziliyor ve kurtarılmayı bekliyor. Aslında buradaki kadınlar bir cinsel araç olarak görülüp, daha fazla sömürülüyorlar. Kendi eşlerini kendileri seçtikleri ya da diledikleri gibi giyindikleri için zanediyorlar ki özgürler. Oysa çarpık bir özgürlük anlayışının esiri olduklarının bilincinde bile değiller. Bu konuda onlara yardımcı olmak isteğimizde de asla kabul etmiyorlar. Çünkü onlara göre sadece ezilen biz yabancı kadınlarız. Aynı yanılgı Avrupa’da yaşayan Kürt gençlerinde de var. Sanki kadınlara dönük yaşanan sorunlar bir tek Kürdistan’da yaşanıyor, sanki sadece okumamış kadınlar yaşıyor. Okumuş kadınlar özgür olarak görülüyor. Bu çok yanlış…“

‘Kadında özgüven gelişmeli’

16 yaşında olan Rûken ise, bu yaşta olmasına rağmen cinsiyetçi yaklaşımları alabildiğine hissettiğini, ‘ayıp’ kavramını çok yakından tanıdığını, babasının ‘bir erkek evladım olsaydı’ özlemini sürekli olarak dillendirdiğini dile getiriyor.
Sibel, ayrımcılığı ilk olarak kapalı bir kadınla açık giyinen bir kadını aynı anda gördüğünde farkettiğini söylüyor. Çünkü birinin açık, birinin kapalı olduğunu, ikisinin de erkek için kapanıp erkek için açıldığını belirterek, kadınların ne istediklerini kendilerine sormalarını ve ona göre yaşamaları gerektiğini belirtiyor. Genç bir kadın olarak kendisinde de özgüven geliştirmeyi ve mücadele etmeyi esas alacağını söylüyor.

‘Geriliklere karşı öfkelenmeliyiz’

Cinsiyetçilik kavramına dair önceleri pek bir şey bilmediğini belirten Şervin ise, kamptaki tartışmaların kendisi üzerinde de düşünmesini sağladığını dile getiriyor. Toplumun kız çocuklarına güvensiz, kaygılı yaklaşımları karşısında öfke duyduğunu, ancak bu yaklaşımların birçok kadında öfke duyma yerine çözümsüzlüğe yol açtığını, bunun da kadını intihara kadar sürüklediğini ifade ederek şöyle diyor: „Toplumun geriliklerine karşı daha fazla öfkelenmeliyiz. Çevremizden de biliyoruz ki, sürekli baskı altında kalan kadınlar, çoğunlukla  suskunlaşıyorlar.“

‘Anne ve babalar kendi doğrularını dayatıyor’

Bejna ise, yaşamlarında sürekli denetim altında olduklarından yakınarak, Avrupa’daki gençlerin yaşadığı sorunlara dikkat çekiyor. Evde baskı gören genç kadınların okulda başka bir yaşamla karşılaştıklarını belirten Bejna, iki yaşam arasında sıkışıp kaldıklarını ya da yapmak istediklerini ailelerinden gizli yapma yoluna gittiklerini belirtti. Bejna, „Anne ve babalarımız hep kendi yaptıkları şeylerin doğru olduğunu düşünüyorlar. Yanlış şeyleri de öğrettiklerini düşünmüyorlar. Gençler, ailelerin dayatmalarını kabul etmeyince sorunlar çıkmaya başlıyor“ diyerek uyarıyor: “Gençler de hata yapabilir. Ancak sürekli baskı altında tutulurlarsa başka yollara başvurabilirler.“
Bejna, Avrupa’da bazı düğünlerde erkeklerin ayrı, kadınların ayrı oturduğunu, erkek ve kadınlar arasına perde takıldığını, bunun güya ‘günah’ diye adlandırılmasını çok geri ve çağdışı bulduğunu da sözlerine ekliyor.
Kampta buluşan genç kadınlar, düzenledikleri bu tür etkinliklerden dolayı Utamara Kadın Buluşma Merkezi yöneticilerine teşekkür ederek, duydukları memnuniyeti de dile getirdiler.


SONGÜL ÖMÜRCAN/BONN