Gece kör düğüm olmuş, yürek kör bir düğüm. Kurşun, bomba ve ağıtlar arasında katlediliyor bizim çocuklar. Boğazımıza ölen çocukların, kadınların, gençlerin görüntüleri takılıyor. Sokaklar, mahalleler, evler ve yitirilenlerin son bakışları. Anlıyoruz ki, hepimizin vicdanında ölüyorlar önce.
Ölenler, suskunluğumuzda çoğaldıkça, celladı oluyoruz bir sonraki hayatın. "Bana ne, size ne, bize ne" hallerimizden, "hak ediyorlar" duygusuna dönüşen içimiz, benzeşerek devletin kendisi oluyor hızla. Bilin ki kaybettiğimiz insanlığımız, sonradan bulunmuyor, bulunmayacak hiçbir zaman. Duyumamazlıktan, görmemezlikten geldiğimiz o ağıtlar var ya o ağıtlar, mutlaka yapışacak yakamıza yakanıza, yakalarımıza. Sesimizi çıkarmadığımız yerde kanayacak hep yaralarımız ve acının acıyla hemhal olan kardeşliği, birbirine her dokunduğunda irkilerek uzaklaşacak.
Görmüyor değilsiniz görüyorsunuz, duymuyor değilsiniz duyuyorsunuz, anlamıyor değilsiniz anlıyorsunuz. Yasaklardan, sansürlerden değil bu suskunluk. Bu suskunluk, içinize, içimize yerleşmiş devletin tekerrür etmesinden. Görmezseniz, duymazsanız, bakmazsanız, batılı yaşamınız kirlenmeyecek, bozulmayacak-mış gibi yapan o kibriniz, huzurlu kılmayacak asla sizleri.
Devlete, iktidara kafa tutanların feodal, geri ve cahil olduklarını mırıldayan cümlelerin, "alkışladılar" temalı göndermelerin, zulmedenin elini soğutmayacak bir mesafede seyretmenin ve direnenlere "modern" akıl çakmaların hepsi, "benim de Kürt arkadaşlarım var." "Kürtler bu ülkede bakan bile oluyor" diyerek lütfeden üstenci ligin farklı yansımaları sadece.
Kürt direndikçe, zorluyor hepimizin statükosunu, konforunu. Önde olduğu mücadelesiyle sınıyor hepimizin gerçekliğini. İstediğiniz kadar "hendek", "terör" diyerek mahkûm etmenin alt ve üst cümlelerini kuralım, lakin bir yerde direniyorsa insanlar, ne söylerseniz söyleyin anlamsızdır ve birlikte yaşam, barış, kardeşlik üstüne söylenen, kurulan tüm sözlerin, cümlelerin yolu, eğer direnenlerin hak ve özgürlük mücadelesini sahiplenmekten geçmiyorsa, zulmedenin dilini güçlendiriyordur.
Kürtlerin özyönetim talebini konuşmaktansa, katletmeyi seçen bir devlet, onu koruyup kollayan bir medya, iktidarın arkasına dizilmiş ırkçılık ve yaşananları kendisinin çok uzağındaymış gibi davranan o suskunluk, mutlaka yakın edecek size de savunduğunuz zulmü.
Bir halkın, sürekli kendisini anlatmaya çalışması, sizin ise sürekli "ama, fakat" diyerek hesap sormaya kalkmanızdır bütün sorunun kendisi. Burada acıklı olan, kendini ısrarla anlatmaya çalışan bir halkın durumu değil, sizsiniz ve artık o halk size derdini anlatmaktan BIKTI.
Bu kadar zulmün tek nedeni, artık kendisini anlatmayı reddederek, kendi yolunu çiziyor olmasıdır. Asla kabullenmediğiniz şey, bir halkın artık o sorgulayan, o küçümseyen, aşağılayan bakışınızı, dilinizi tanımayışıdır. Devleti ve onun mabadını kollayanları çıldırtan, dengesizleştiren tek şey bu. Hepsinin gerçek yüzünü, düşüncelerini, bakışlarını ve davranışlarını ele veriyor direniş. Saklandıkları yerden çıkıp, çatallı dilleriyle tıslıyor, kuyruklarına takılan çıngırakları sallayarak zehir kusuyorlar.
Şairin, "Direnmek kaldı Kürde/ Yaşamanın bir adı da direnmektir" diyen sözlerini çıkarın dizelerden, ne kalır geriye?
Yaşamın ve yaşamsız lığın arasındaki en belirgin çizgi değil midir bu?
Silvan’da, Cizre’de olan budur. Yaşamanın bir adının da direnmek olduğunu bilenlerin, kendi kaderlerini tayin hakkını savunmaları en meşru olanıdır. Devletin ve iktidarın tüm gücüyle "hendek kazmışlar" diyerek kopardığı fırtına, hendeklere değil, onu kazan iradeye dönüktür.
Yaşamı savunanların, yaşamsızlığı dayatanlara karşı ortaya koydukları direnişin sadece Kürtlere değil, hepimize ait olduğunu anladığımızda, irade kolektif bir güce dönüşecek ve hepimizin ortak yaşamını ve kaderini belirleyecektir.
Silvanlar, Cizreler, bu yüzden mücadele tarihinin ve onun yarattığı kolektif aklın kendisidir.