Susayıp susamadığımı hiç düşünmeden tuttuğum gibi içmeye başlıyorum. Bu yaşam orucundan midem küçülmüş olmalı, yarısına kadar anca içebiliyorum. Cam bardağı masaya bırakırken, ahşap masanın düetiyle kısa ve ürkütücü ‘tak’ sesi karanlığımı yırtıyor. Suç işlediğini anlamış olmalı, loş odamda bir yerlere saklanıyor adeta. Köşede katlanmış olan annemin bana aldığı, rengarenk elyaf battaniyeyi yatağımın üzerine atıyorum. O kadar taze ki renkleri loş ışıkta bile fark ediliyor. Zaten ötesindeki her şey ne beyaz ne de siyah, tamamen grimsi. Hayatımdaki tek renk de battaniyemin kendisi…
Soğuk duvara yasladığım yastığıma dayanarak, yarı uzanmış bir şekilde yazmaya başlıyorum. Günlerden bir Pazar akşamı, hatta akşamı satmış bir gece ötesi. Elime alıyorum çizgisiz defterimi. Ucuz çini mürekkepli kalem eşlik ediyor yolculuğuma. Mektuplar böyle yazılmıyor, değil mi? Daima girişi bir merhabayla başlar, sonu ise kırılgan, hüzün dolu aldatıcı bir veda ila.
Merhaba çocukluğum, sanadır bu mektubum. Odam loş ve başucumdaki teybe Mantovani’nin enstrümental kasetini koyuyorum. Greensleeves adlı müzik çalıyor ilk sırada. Ne kadar da siniyor kanıma. Hemen repeat tuşuna basıyorum, hiç değişmesin, hiç bitmesin istiyorum. Loş ışıktaki kısık sesli keman odamın kasvetini alıyor, huzurun kokusu siniyor burnuma. Bir çift bu kadar yakışabilir birbirine ‘loş ışık ve kısık sesli keman’…
Seni özlüyorum, çocukluğum. Denenmiş her şeye rağmen çaresiz ve sessizce. Kızıyorum sonra sana, acıyorum. O kadar tutkuyla bağlı, o kadar vefayla sadık olmama rağmen, gidip dönmeyişine kızıyorum. Çok ani oldu, çok vakitsiz, çok gizemli. Bir veda bile etmedin ki. Henüz buna bir isim bulma kavgasındayken, terk edildiğimi düşünüyorum. Bu sevgiye, bu bağlılığa kendini layık göremediğin için acıyorum sana.
Hatırladıkça seni, imrendiğim de oluyor. Hani yeni alınan bir oyuncağa karşın, daha önce alınmış bütün oyuncaklarını gözden çıkarırdın ya. Zaten sadece bir çocuk yeni bir oyuncak alındığında kendisine, eskisini gözü görmez olur. Zaten değer bilmezlik çocuklara özgüdür. Bunu en güzelinden, en uysalından yaşayabiliyordun. Oysa ben, seninle olduğum günler gibi birçok kez hayatımı sıfırlamayı düşündüm. Her şeyi yıkıp yeniden başlamak; alışkanlıklarımı, duygularımı, hayatıma eşlik eden her objeyi, her nesneyi, her bireyi tamamen değiştirmek. Ama insan deneyimlerini değiştiremez ki. İnsan, deneyimlerinin ürünüdür hatta. Ve ben her günden, her doğan yeni güne doğru sürükleniyorum sadece. İşte bu noktada imreniyorum sana. Erdemli olmalıyım, yapamıyorum senin gibi. Beynimde ardı ardına soru işaretleri çoğalıyor sonra. Örümcek ağını oluşturmaya başlıyor vesvese. Hep bir zan altında kalmaklık, hep bir ahmaklık. Acaba benimleyken beni hep denedin mi? Sana diyorum çocukluğum, yanımdayken hep kullandın mı beni? Bu mevcut halime sen mi sürükledin acaba? Saçmalıyorum galiba. Boş ver, boşa ver söylediklerimi. Seni sorgulayacağıma, seni sana şikayet edeceğime, geçirdiğimiz güzel anıları yazmalıyım sana. Tellere takılan uçurtmamızı, beslenme çantamızdaki üzümlü kekleri ve damağımıza bıraktığı tadını. Sonra sallanan atımızı, futbol topumuzu, yaramaz kedimiz Tekir’i ve nur yüzlü babaannemizi anlatmalıyım. Biliyor musun? Sen gidince tekir de gitti, babaannem de beni terk etti. Sanki masallarda kayboldunuz. Sanki yer yarıldı da içinde yok oldunuz.eşkal
Çok sonraları babaannemin durumundan haberdar oldum. Annem anlattı bana. Babaannem ölmüş. Hatta mezarına götürdüler beni. Sarıldım, soğuktu ve üşüyormuş. Ama sen, senden hiçbir iz kalmamış. Teker teker okudum mezarlıktaki taşların üstüne yazılmış isimleri. Yoktun. Hiçbir eşkal, hiçbir işaret göstermedi seni.
Geçen sabah içim geçmiş, yine hatırladım. Vurdum duymazlığını, gülümseyişini hatta hıçkıra hıçkıra ağlamalarını. Doldu gözlerim ama akmadı yüzümde, ağlayamadım. İçimden bir ses ayıplıyordu beni. Yok, yok! İtiraf etmeliyim. İçimdeki ses değildi ayıplayan, sesten ibaretti. Senden sonra daha yeni kaynaştığım gençliğimdi benim. Cesur, mert, çok da zeki. İyi biri ama ayak uyduramıyorum ona. Şartlandırıyor, kasıyor, yontuyor bazen kısıtlıyor, değiştirmeye çalışıyor beni. Anlayacağın, gençliğim aşıyor beni. Her şeyime karışması, her şeyde bir karara varması korkutuyor beni. Oysa kararsız kalmak lazım bazen, yaşayıp görmek için musibetleri.
Bazen bir kahin gibi, seninle yaşadıklarımızdan da geleceğimden de iyi tahminli. Acaba sallıyor mudur? Sallıyor da tutturuyor mudur? Bunun cevabını öğrenebilmek için nelerimi vermezdim ki. Küçük balık teknemi, hatıra defterimi hatta motor-bisikletimi…
Üzmüyorum, değil mi seni? Umuyorum ki sıkmıyorum canını. Gayem bu değildir zaten, dile getirmek istedim sadece özlemimi. Seni çok özlüyorum. Babaannemim anlattığı masalları düşler gibi. Hastalandığımız gecenin sabahına kadar ateşler içinde sayıklar gibi. Seni çok özlüyorum çocukluğum.
Sen keyfine bak, beni merak etme, emi! Hem yalnız değilim artık, gençliğim var yanımda. Anlaşamazsak da yüce bir dağ gibidir arkamda. En azından koruyabiliyor, kollayabiliyor, bu şimdilik yeter bana.
Biliyor musun? İlerde yaşlılıkla tanışacağımı anlattı bana. Dedim ya, sanki kahin. Gözlerim fal taşı gibi açılmasına rağmen, nedense inanmadım ona. Güya yaşlılık, her şeyden doyuracakmış beni. Bilginmiş, aydınmış, sevecenmiş. Pamuk gibi sakalları varmış bir de. Bir de sonu olmayan uzun bir yolculuk için hazırlık planları…
Sahi bu konuda sen ne düşünüyorsun? Tanıyayım mı kendisini? Yoksa tanımaya kalmadan keseyim mi nefesimi? Benimki de saçmalık işte. Sana yazdığım bu mektubu hangi adrese postalayacağımı bilmememe rağmen, bir de cevap beklemek saçmalık değil de nedir sanki. Herhangi birilerine mi okusam acaba? Belki kulaktan kulağa yayılarak varır sana. Ne malum, bir bakmışsın aynı yolla senden cevaplar gelmiş bana. Bunu umut ederek, sabırsızca bekleyeceğim. Seni çok sevdim çocukluğum. Hoşça değil, hep çocukça kal.