İnsanlığın kıt bulunduğu bir yerde o, diyar diyar dolaşıp yalancılar, talancı ve katillerin hücumundan sonra, "o güzel insanlar, o güzel atlara binip, çekip gittiler" diyerek kayıplara karışan insanlığın ağıdını söyleyen bir ahir zaman dervişiydi.
Akçasazın Ağaları kitabında ağıdını şöyle sürdüyordu:
"…bindiler de çektiler gittiler, o dünya güzel atlara. O yiğitler, o her birisi kaplan örneği şahinler, o ceren gibi atlara bindiler de başlarını aldılar gittiler. Bir daha, bir daha hiç gelmeyecekler, hiç, hiç, hiç! Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık."
Kürt dengbêj geleneğinin en erişilmez ululuktaki sesi Yaşar Kemal’di bu. O, çok hasta şimdi. 14 Ocak 2015 tarihinden beri hastanede yatıyor.
İnsanlığın derdine ağlarken de, billurvanları, dengbêjlerinin nağmeleriyle dağlara şarkı söylerken, Kürtleri hep baş köşeye otturttu, bu Yunanlı Homerostan da büyük, çağımın heybetli Homeros’u. Yalnızca Kürt ve Kürdistan’ı, onların gölgesinde insanlığın öteki hallerini yazdı.
Askerlerin sürü gibi öne sürülüp kırdırılması olan Çanakkale savaşını, bir ordunun bite, pireye, açlık ve dona yenilgisi olan Sarıkamış'ı anlatırken de, 1920’lerde, Balkanlar ve Ege’deki insan "değiş-tokuş"unu (mubadele), denizleri ve orada avlanan balıkçıları yazarken bile sonunda sözü Kürtlere getirdi. Toros dağları, dağların eteklerindeki hayatı anlatırken de…
Kürt adı ve Kürtçe’nin yakıcı bir bela sayıldığı 1950’lerde Kürt tipler yaratıp, Kürtçe konuşturdu.
Kürdistan’ın felaketi olan Sarıkamış kırımından sonraki baharda, ölülerin serpili olduğu araziyi Kale Kapısı kitabında da anlatıyor, Yaşar Kemal:
"Karlar erimiş, asker ölülerinin bir kısmı selle gitmiş, on binlercesi de koyaklarda, çukurlarda, ormanlarda şişmiş kalmış. (…) Koyakta dağın tepesinden ta aşağıya kadar üstüste karmakarış yatan asker, öküz, at, katır, koyun ölüleri, arabalar, toplar, top arabaları."
Yaşar Kemal, Sarıkamış kırımıyla önü açılan Rusların hücumuna uğrayan kendi köyünü (Ernis) öyle anlatıyor, Kimsecik romanında:
"Akşamüstüydü, gün kavuşuyordu, birden köyün ortasına bir top güllesi düştü, köyün tam ortasında kaynayan sıcak sulu pınarın sularını havaya fışkırttı, orada derin bir çukur açtı. Top gülleleri artık ardı ardına köyün ortasına, yanına yönüne düşüyordu. Toz duman, çığlıklar, melemeler, böğürmeler, kişnemeler, horoz sesleri, gölün uğultusu, yankılanmalar, bir kıyamet gününün akşam üstüydü. Çok kişi ölmüş, çok kişi yaralanmıştı."
Ernis Köyü, top gülleleri arasında yola çıkp göç ediyor, Yaşar Kemal’in ailesi Adana’da Hemite Köyü'nde eyliyordu.
Aslında masalsı Kürt başkaldırısı olan Ağrı Dağı Efsanesi'nde, şöyle diyor:
"Ağrı Dağı'nın yamacında bir göl vardır. Bir harman yeri büyüklüğündedir. Suları som mavidir. Her yıl, bahar dünyaya yürüdüğünde, bir sabah, daha gün doğmadan, Ağrı Dağı'nın tekmil çobanları bu göle gelirler. Gölün kırmızı kayalıklarına, bakır toprağına kepenklerini atar, bin yıllık sevda toprağına otururler ve Ağrı Dağı'nın öfkesini kavallarıyla hep bir ağızdan çalarlar." (Ağrı Dağı Efsenasi)
"Ağrı Dağı direnişi" sırasında, Salih Omurtak Türk ordularının başkomutanı, Van’ın tekmil ilçeleri, Yaşar Kemal’in aile ve aşiretinin (Luva) mekanı Ernis Köyü de insan mezbahanesiydi.
O, balıkçılarını konu aldığı "Deniz Küstü"de, Türk Genelkurmay başkanlığıyla şereflendirilmiş Salih Omurtak’ın sivillere karşı şerefli mertliğini şöyle anlatıyor:
"Bir Kürt bir asker öldürse, bu paşa varya kuduruyordu. Ölen her askere karşılık bir Kürt köyü yakıyor, ne kadar erkek varsa köyde, kurşundan geçiriyordu. Hiç aklı almıyordu, dil bilmez köylülerin Atatürkümüze başkaldırmalarını…"
(Burada bir parantez açarak söyleyelim Salih Omurtak 1930’larda Van dağları, Van gölü kıyılarıyla "Zilan" diye anılan "Geliye Zilan" ve yaylalarıyla Muş, Ağrı, Bitlis yörelerinde, soykırımcılığın adıydı. Yürüttüğü savaşın şan ve şerefini bildirilerle açıklayan General 15 Temmuz 1930 tarihinde şöyle diyordu:
"Eşkıya çeteleri çok perişan ve münhezin bir halde Zilan ve Hacıdırı derelerine sığınmışlarsa da, ordumuzun bu dereler etrafında tedricen sıkışan çemberi içinde hiç kurtulmamak şartıyla yok edilmişlerdir."
General’in eşkıya çeteleri dediği kadınlar, çocuklar, bebek ve ihtiyarlardı.
Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, kitlesel insan değiş-tokuşunun hikayesidir. Yaşar Kemal, Ege’yi anlatırken de dengbêji, billurvanı, trajedileriyle Kürtleri alır getirir, oturtuverir meselenin ortasına. Êzîdî Kürtlerinin kırmını şöyle anlatıyor, mesela:
"Bir sabah, Dicle’yi geçer geçmez bir Yezidi (Êzîdî) göçüyle gene karşılaştılar. Göç, yaya atlı eşekli, öküzlü inekli, koyunları, keçileriyle dağlara çekiliyordu. Göçün ardı arkası gözükmüyordu. Yezidilerin de biraz silahlı atlıları vardı ve onlar göçün önündeydiler. (…) Yezidi atlılarıyla çarpışma başladı. Bir avuç Yezidiyle, bir taburdan çok Yezidi avcısının boğuşması geceli gündüzlü iki gün sürdü. Yezidi savaşçıları hepsi öldürüldü, ölüler çırıl çıplak soyuldu, Dicle’ye atıldı. Sonra silahsızlara geldi sıra, önce erkekleri, erkek çocukları öldürdüler, çırılçıplak soydular, Dicle'ye attılar. Sonra kadınları, kızları…(…)Daha sonra çok Yezidi köyü bastılar, çok Yezidi öldürdüler."
Ve Yaşar Kemal anlatmaya devam ediyor:
"Sen Emirim, yüzlerce insanın çoluk çocuğun, genç kızların, yaşlıların hançerlenerek, çırılçıplak soyulduktan sonra Fırat'a, Dicle'ye atıldıklarını gördün mü? Sen, yüzüne bakmaya kıyamayacağın, doyamıyacağın kızların memelerinin kesilerek öldürüldüklerini gördün mü, kesilmiş kanlı memelerin kızgın kumda kanadıklarını?"
Yaşar Kemal, Dengbêjlerin efendisi Mirim Yaşar Kemal’i anlattı, kısaca…