
Tarihsel Rahim
Anlatısının vazgeçilmez bir kaynağıdır bu tarih dönemi; Yaşar Kemal edebiyatını anlamanın birincil eşiği bu dönem, onun edebi yaratısının rahmidir. Birinci Dünya Savaşının tam ortası; günümüzde yaşananları fazlasıyla hatırlatan, Anadolu ve Mezopotamya halklarının çığlık çığlığa sağa sola kaçıştığı, kitlesel göçlerin can havliyle yaşandığı dönem.
Ailesinin köyüdür Ernis. Bu köy “Luvan” (“Luvi, Livi?”) aşiretine bağlı bir Kürt köyüdür. Çarlık askerleri Süphan Dağından top atışına başladığında, top güllelerinin düştüğü köy çareyi kaçmakta bulur. Yaşar Kemal’in geniş ailesi önce Van’a, sonra Diyarbakır’a, oradan her nedense ve her nasılsa Mardin üzerinden Suriye çöllerine doğru göçerler ve gene her neden ve nasılsa, yaklaşık bir buçuk yıl sonra Adana’ya, Osmaniye’ye ulaşırlar. Bu sürede yaşananlar ayrıntılı zenginliğiyle ailenin belleğinde unutulmaz biçimde yerleşmiş, Ernis ile Hemite arası binlerce parçadan oluşan bir göç destanına dönüşmüştür. Ailesinin serüveni, Yaşar Kemal’in hemen her yapıtına şu ya da bu biçimde sinmiştir. Yazar, birçok yapıtının öyküsel kaynağını ailenin hikâyesinden aldığını özellikle belirtir (Kimsecik, Dağın Öteki Yüzü üçlemesi vd.) Bu göçte yaşananlar yalnızca olaysal boyutlarıyla değil imgesel gücüyle de yapıtlarının doğuranıdır. Günümüzde de ölümcül yıkımı bir kez daha tazelenen haliyle Ortadoğu halklarının kaotik kaderiyle örtüşür anlatısının bütünü. Yalnızca trajik olan değil, onca yıkım içinde umutla bezenen “Kurtuluş ütopyası” da bu hikâyelerden doğmuştur. Özellikle de son kitabı, dört ciltlik Bir Ada Hikâyesi’nde tarih, Birinci Dünya Savaşı ve sonrası bu yapıtın inşasının asıl nesnesini oluşturur. Yaşar Kemal hemen hemen bütün Anadolu ve Mezopotamya halklarından birer temsilciyi bu adada ortak bir yaşam için buluşturur.
Yaşar Kemal hakkında dünyada tartışmasız benimsenen ortak düşünce, roman türünde yalnızca bu dönemin değil, bu türün baştan beri gelen sayılı ustalarından biri olduğudur. Ama henüz karşılaştırmalı edebiyat disiplini Yaşar Kemal üzerine yetkin çalışmalar ortaya çıkararak bu sonuca varmamıştır. Onun yapıtlarından yansıyan tarihsellik ile şimdiki zaman bağı, anlatısına büyülü bir gerçeklik izlenimi kazandırmıştır. Sözlü Kültür’den Yazılı Kültür’e geçiş sürecinde muazzam bir köprü kurmayı başarmış olması, Yaşar Kemal’in en belirgin özelliğidir. Yazarın varoluşunu belirleyen en temel özelliklere işaret denenecektir. İlkine, “rahim” dedik, birincil doğa da diyebilirdik; hepimizi yaratan, bizden önce var olan her şey. Bu rahim, bu doğa anne kültürünün rahmi, o kültürün doğasıdır.
Olan olmuş yaşanan yaşanmıştır; yaşananın ne olduğu, dilde nasıl bir anlam bulduğu Yaşar Kemal’e anne üzerinden aktarılır. Yazarın bir tür tarih öncesidir anne anlatısı. Hayat hikâyesini soran Alain Bosquet’e, (**) “Bunları ben yaşamadım, anamın bana anlattıklarıdır” diyerek başlar söze. Annesini şöyle anar: “Bu anlatacaklarımı ben yaşamadım. Aileden, dahası da anamdan duyduklarımdır. Anamın çok güçlü bir belleği vardı. Hiçbir şeyi unutmazdı. Babamın amcaoğlu Yusuf Ağayla bir lades tutmuş, bu lades on dört yıl sürmüş, sonunda anam LADES demişti. Çok da güzel konuşuyordu. Yazık ki Türkçesi kıttı. Belki Kürtçeyi bir destancıdan daha güzel konuşurdu. O bir masal, bir destan, bir olay anlatırken herkesi lâl-ü ebkem ağzına baktırırdı. Ben de onun anlatımıma hayrandım. Onun anlatıları beni büyülerdi..” (sf.14)
Burada büyülenmek sözünün altını çizmek gerekir. W. Benjamin bu büyük etkinin edebi önemini şöyle açıklar: Dinleyici hikâyeyi dinlerken kendini ne kadar unutursa, dinledikleri hafızasında o kadar yer eder. Kendini anlatının ritmine kaptırdığında hikâyeleri öyle can kulağıyla dinler ki, kendini hiç zorlamadan onları yeniden anlatırken buluverir. Hikâye anlatma yeteneğine beşiklik eden ağ işte böyle örülmüştür.” (sf.84)
Yaşar Kemal edebiyatında kurucu rol oynayan “anne”ye benzeyen, karşılaştırabileceğimiz iki büyük örnek var. Bunlardan biri modern Rus edebiyatının kurucusu sayılan, 1831-1895 yılları arasında yaşayan Rus hikâye anlatıcısı Nikolay Leskov’un annesi. İkincisi Latin Amerika edebiyatında yeni bir dalga yaratan Gabriel Garcia Marquez’deki “anne” figürüdür. Türkçede pek tanınmayan ama Gogol, Tolstoy, Turgenyev, Dostoyevski, Gorki, Çehov gibi bütün büyük Rus yazarlarını etkilemiş olan Leskov için Maxim Gorki’nin yargısı şudur: "Leskov," der Gorki, "bütün yabancı etkilerin tamamen uzağında, halktan en çok beslenen yazardır." (a.g.e.)
Benjamin: “Bütün hikâye anlatıcılarının beslendiği kaynak, ağızdan ağıza aktarılan deneyimdir.” diyerek anlatı sanatının kökeninin sözlü anlatı olduğunu öncelikle vurgular. “Hikâyeleri yazıya geçirenler arasında en büyük olanlar, adı sanı bilinmeyen sayısız hikâyecinin anlattıklarına en sadık kalanlardır” der ve bu saptamayı Leskov’un adsız anlatıcılara duyduğu sadakatin kusursuz bir örneği olduğunu vurgulamak için yapar. Şu izlenimini de ekler: “Bir atasözü "Yolculuğa çıkanın anlatacakları vardır,” der; demek ki halkın gözünde hikâye anlatıcısı uzaklardan gelen biridir. Ama evinde kalan, namusuyla hayatını kazanan, yörenin hikâye ve geleneklerine vakıf kişiyi dinlemek de bir o kadar keyiflidir onlar için.”” (***)
Benjamin, “çok az hikâyeci masalın ruhuyla onun kadar derin bir akrabalık kurabilmiştir” dediği Leskov’a ruh veren bu özelliğin “anne imagosu” olduğunu vurgulaması, doğal biçimde Leskov’un Yaşar Kemal ile ortak yönünü düşündürür. Yaşar Kemal de tıpkı Leskov gibi annesinin kendi sanatı üzerindeki rolünü vurgulamıştı. “Leskov'un karakterlerinin geçit törenlerinde başı çeken dürüst insanlar da "büyüyle kurtarılmış"tır.” Diyordu Benjamin. “Pavlin, Figura, perukacı, ayı bakıcısı, yardımsever nöbetçi... hepsi bilgelik, iyilik, umut timsalidirler, hikâye anlatıcısının çevresini alırlar.” Leskov annesini şöyle anlatır: "O kadar iyiydi ki hiç kimseyi, bir hayvanı bile incitemezdi. Canlılara acıdığı için, ne et ne de balık yerdi. Bazen babam ona bu yüzden çıkışır, o ise şöyle cevap verirdi: 'Bu hayvancıkları kendi ellerimle yetiştirdim, onlar benim evlatlarım sayılır, kendi evlatlarımı yiyemem değil mi?' Komşusunun evinde de et yemezdi. 'Onları canlıyken gördüm,' derdi, 'onlar benim tanıdıklarım, tanıdıklarımı yiyemem, değil mi?'" Dürüst adam bütün yaratıkların savunucusu, aynı zamanda da onların en yüce timsalidir. Leskov'da bu kişi, zaman zaman mitolojik bir boyut kazanan, dolayısıyla da masalın saflığını kuşkusuz tehlikeye sokan bir anne imgesinden beslenir." (s.95)
Yaşar Kemal ile Leskov’un benzerliği anne imagosuyla da sınırlı değildir.
Başka önemli benzerlik “doğa”yı algılayışlarıdır. Bu özellik de anneden anne imagosundan kalıttır.
Marquez örneği ise, hepimizin bildiği Yüzyıllık Yalnızlık romanındaki aile ve özellikle büyükanne Ursula karakteridir. Marquez’in, ailesinin hikâyesinin yaratıcılığı üzerindeki etkisi anlatmak için yazdığı 550 sayfalık “Anlatmak İçin Yaşamak” kitabı, “anne imagosu”nun hikaye anlatıcısındaki kurucu rolünün ayrıntılı bir analizi gibidir.
Bu yazarlar annelerinden ya da bir anne imagosundan ne kadar etkilenmiş, nasıl büyülenmiş olursa olsun, söylence ile roman gibi iki anlatı türü arasında büyük bir tarihsel mesafe, derin bir üslup farkı vardır. Benjamin bütün hikâye anlatıcılarının beslendiği kaynak, ağızdan ağıza aktarılan deneyimdir. Hikâyeleri yazıya geçirenler arasında en büyük olanlar, adı sanı bilinmeyen sayısız hikâyecinin anlattıklarına en sadık kalanlardır” demiş olsa da sözlü kültürdeki geleneksel hikaye anlatıcısıyla yazılı çağın romancısı arasındaki nerdeyse uzlaşmaz mesafeyi görmektedir: “Hikâye anlatıcılığının gerilemesiyle sonuçlanan sürecin ilk belirtisi, modern çağın başında romanın doğuşudur. Romanı hikâyeden (ve daha dar anlamda destandan) ayıran, esas olarak kitaba bağımlı olmasıdır. Romanın yaygınlaşması, ancak matbaanın icadıyla mümkün oldu. Sözlü olarak aktarılabilir olan, yani destanın zenginliği, romanın malzemesinden nitelikçe farklıdır. Romanı bütün diğer düzyazı türlerinden, masal, efsane ve hatta novelladan ayıran, sözlü edebiyattan gelmiyor ve ona dönmüyor olmasıdır. Bu onu en çok da hikâye anlatıcılığından ayırır. Anlatıcı hikâyesini deneyimden çekip alır, kendi deneyiminden ya da ona aktarılanlardan ve o da bunu kendisini dinleyenlerin deneyimi haline getirir. Romancı ise kendini tecrit etmiştir. Romanın doğduğu oda, en temel kaygılarından misal verip kendini ifade edemeyen, kimsenin akıl vermediği ve kimseye akıl veremeyen, tek başına kalmış bireydir. Roman yazmak, insan hayatını tasvir ederken benzersiz olanı uç noktalara vardırmaktır. Roman, hayatın bütün doluluğu içinde ve bu doluluğu tasvir ederek, yaşayanların derin akılsızlığını ortaya serer. Türün ilk büyük eseri Don Quijote bize daha o zamandan, insanların en soylularından birinin —Don Quijote'nin— ruhsal zenginlik, cesaret ve yardımseverliğinin akıldan tümüyle yoksun olduğunu, bilgeliğin kırıntısını bile taşımadığını gösterir.” (sf.80)
Durum buysa, Yaşar Kemal “anne imagosu”nun üzerindeki etkisini nasıl bir dönüşüme uğratmış ve örneğini verdiğimiz iki kurucu yazara benzer biçimde Türkçe edebiyatta nasıl bir çığır açmıştır?
Kültürel Doğum, Yazınsal Yaratım
Kürtçe sözlü kültürün devasa mirasını Çukurova’da Hemite adlı Türkmen köyüne taşıyan bu ailede bellek deposu iki kadın, “dinleyeni lal-ü ebkem bırakan” büyük anne Hıdre Hatun ile anne Nigar Hatun olmasaydı;
Bellekten başka hiçbir kaynağı, dayanağı olmayan bu ailenin evine Kürt halkının kutsallık derecesinde sevdiği Evdela Zeynike gelip, odalarında diz kılıp sabahlara kadar klamlar söylemeseydi, aile tarafından aşık heveslisi Kemal Sadık’a bu olay sık sık hatırlatılmasaydı;
Hemite’de Kozanoğlu ayaklanması, Dadaoğlu’nun, Karacoğlan’ın türküleri her buluşmada bir daha anılmasaydı;
Ceyhan ırmağı kıyısında bir bataklıkta doğanın büyük mucizelerinden bir kuş cenneti bulunmasaydı;
Binboğa dağlarının her bir koyuğunda 10 bin yıllık ağıtlar, kadınlar tarafından “Kör Kemal”e dikte ettirilmeseydi;
“Ağacı, otu, çiçeği, böceği, kurdu kuşu, ırmağı, pınarı, yılanı, çıyanı, serçesi, kartalı, ceylanı, camuzu, çakalı, çorçocuğu, avradı, tutması, yanaşması, elçisi, parababası, körtopalı, çiftçi başısı, ırgatı, işçisi, yarıcısı ile büyük değişimlerin içinde bulunan Çukurova’nın avaz avaz ağıtlarından” bu çocuk kendini sorumlu hissetmeseydi;
Ayağına tez, yüreği aklından geniş bu delikanlı, Binboğanın her varlığını folklor derlemesi olsun diye değil, hayat memat meselesi olarak görmeseydi,
Her bir şeyi ilk kez görmüş gibi, sanki gözünde kocaman bir teleskopla yeni bir yıldızı keşfedercesine inceleyen bir kâşif gibi anlatmayı yaşam yoluna dönüştürmeseydi;
Yaşar Kemal diye bir yazar doğmayacaktı.
Çukurovayı bütün dünyaya dönüştüren bu eşsiz yazarın gün yüzüne çıkması, rastlantı ve zorunlulukların bir araya gelirken yarattığı kültürel kimyanın her malzemesi tarih boyunca orada duruyordu zaten. O bu elementleri gören, onu söz laboratuarına sadakatle taşıyan oldu. Sözlü kültürün modern çağda kar gibi eridiği, matbaa kurşunlarının soğukluğuna sözün mahkum olduğu bir çağda görmüştü ama bunu. Yaptığı işin zorluğu, çapı, yeniliği şuydu: Onbin yıllık bir sözlü çağın dilini, ona elinden gelebildiği kadar sadık kalacak biçimde başka bir çağın diline taşıması; buna mucize denmezse ne denebilirdi.
Ailesinin hikâyesini anlatırken bir buçuk yıl süren göçün içinde en yakıcı trajedinin, en koyu dramın ve en dokunaklı aşk hikayelerinin birbirinin içine geçerek birbirini var eden büyülü söz mucizesi, anadilindeki zengin titreşimlerin, göçtüğü Türkçede bir yankısını aramasıyla gerçekleşti. Dillerdeki bu yankının içinde Kürtten Türke, Ermeniden Ruma, Ezididen Çerkes’e, Süryaniden Arab’a geçen duygu balkımalarının gözetimi, her kültürde benzer türde trajik kökten, halkları var eden büyük destanlardan geldiğini fark etmesi, adını bilmesi kadar doğal bir ortamda içselleşti, yazısında da olabildiğince gerçekleşti Yaşar Kemal’in. Hangi dilden, hangi inançtan, hangi tarihten gelirse gelsin halkların bilincini ve bilinçaltını kurgulayan söz kuyusunda kaynayan acının, bitmeyen yaşama sevincinin, her küllenmede bir daha doğan umudun, kaderleşmiş çilenin benzerliğini her halkta bulması, onu yerelliğin daracık cenderesinden kurtarmıştı. Onun yaptığını çağı yaratan bütün bilgi kaynakları da doğrudan ya da dolaylı biçimde onaylayabilirdi. Şöyle diyordu örneğin büyük mitolog, kültür tarihçisi, sosyal antropolog James George Fraser: “Mezopotamya ve Asur, gerçekten insanlığın beşiği değilse de, her halükarda Nuh’un torunlarının üzerinde ilk göze çarpan rollerini oynadıkları tiyatro sahnesi… Bu denli çeşitli ve önemli olaylar, bu olayların geçtiği ülkeleri derin bir ilgiye sevk etmeli ve özellikle bu ülkelerden tufan sonrası ilk dönemlere ait kaynaklara sahip olanlar, insanlığın ahlaki gelişimini kaydetmekten zevk alanların merakını uyandırmaktan geri kalmamalıdırlar. Lâkin bu erken tarih olaylarının izlerini sürmek umudu, imkanların yetersizliğiyle bağlanmıştır.” Yaşar Kemal’in yaptığı tam da buydu. Gılgamış’tan İlyada’ya, Dede Korkuttan Ahmedi Xani’ye, Faki Teyran’dan Dadaoğlu’na, Türkmen dervişlerinden Kürt, Ermeni dervişlerine hangi kültür mirasını kendine bıraktıklarının sorgulamasıyla yaşadı. Göçmen ailenin her yaşantısında halkların değişmeyen kaderini bulan oydu.
İşte şu hikaye:
Aile, 1915’te Çarlık kıyımından kaçarken neden Diyarbakır, Antep, Maraş gibi illere değil de, nasıl olmuşsa ulaştıkları Kadirli’de kayalık Hemite’ye yerleşmişti? Ermenilerden boşaltılan yerleri gelen göçmenlere verdikleri bir zamanda ulaşmalarına karşın orada bir toprak değil de Hemite gibi kıraç, kayalık bir Türkmen köyüne yerleştirilmelerini anlatırken Yaşar Kemal, daha sonra edebiyatının kurucu ahlakı olacak olan bir aile anısına yer verir.
“Kadirlide Karamüftüoğlu Arif Bey İskân Komisyonu Başkanı. Babam Hurşit Beyin mektubunu ona veriyor. Arif Bey mektubu okuyunca babamı çok iyi karşılıyor, yanına bile oturtuyor, bir de kahve ısmarlıyor. “Bak Kürdoğlu, sana bir konak veriyorum ki kasabanın en güzel konağı. Sana tarlalar veriyorum ki, ovanın en bereketli toprakları. Sen kardeşimiz, büyük hürmet ettiğimiz Hurşit Beyden geldin çünkü. Ben ona senin gibi bir adam göndersem, o da benim gönderdiğim adamımı baş tacı eder. Ben de sana Semailin konağını, tarlalarını veriyorum.”
“İstemem.”
Arif Bey, bir deri bir kemik bir adam. Sinirli mi sinirli.
“Öyleyse niçin geldin buraya? Bu mektubu bana niçin getirdin?”
“Beni bir yere yerleştir, diye.”
“Yerleştiriyorum ya işte. Hem de en iyi eve.”
“Ben ev istemem.”
“Niçin?”
“Anam dedi ki?”
Arif Bey küplere biniyor.
“Anan sana ne dedi?”
“Anam dedi ki, yuvasından atılmış kuşun yuvası başka kuşa hayretmez.”
“Onlar kuş değil Ermeni.”
Babam:
“Kuş,”
Arif Bey:
“Ermeni.”
Kuş, Ermeni, Ermeni, kuş, bu tartışma bir süre sürmüş gitmiş. En sonunda Arif Bey çileden çıkmış, Hurşit Beyin mektubunu yırtmış, öfkeyle de çiğnemiş, bütün sesiyle bağırıyormuş, mektubu ayaklarının altında çiğnerken, “işte böyle olur Hurşit Bey, işte böyle olur bu vazalak Kürtleri bana gönderirsen. İşte, işte böyle olur.”
Hemen oradan iki candarma çağırmış, babamı göstermiş, “bunları alın doğru kayalık Hemite köyüne götürün.” O zamanlar Hemite Osmaniyeye değil Kadirliye bağlıymış.
Candarmalar bizimkileri, kayalık Hemite köyüne götürmüşler. Babam her zaman, her yerde söylermiş, “Allah anamdan, Ermeniden, kuştan razı olsun, beni bol kayalıklı Hemite köyüne gönderdiler, ben bol insanlıklı bir köye düştüm.”
Köylüler bizimkilere on beş yirmi gün içinde güzel bir huğ yapıyorlar, sıvıyorlar, döşüyorlar, neleri eksikse tamamlıyorlar. Bu huğları ben iyi bilirim. Duvarları, yani çitleri kamıştan, damı sazdandır. Bizim köyde renk renk toprak vardır. Mavi, sarı, kırmızı. Gönlü isteyen istediği renkte evini boyayabilir. Şimdi o huğlar, güzeli yapıların yerini taş damlar, çinko damlı evler aldı.
Ailenin bir buçuk yüzyıl Çukurovaya iniş macerasından sonra şimdi doğduğum bölgenin, benim ve romanlarımın ülkesinin anlatımına geçebilirim. (sf-30-31)
Belleğinde uzun bir yaşam sahnesi bulan bu ve benzeri toplumsal olgular Yaşar Kemal anlatısının mayasını oluşturdu. Bu ve benzeri toplumsal olgular; eşkıyalık, göçebelik, yeni bir mekânda yeni bir yaşam kurmak gibi geniş etkileri olan büyük olaylardır. Yazarın anlatı ekseninin toplumsal hayatın kıyısında değil tam da ortasında oluşmasına, evrensel hikâyelerin onda yeniden dillenmesine imkân vermiştir.
Ama bütün bunlar Yaşar Kemal olmanın tarihöncesi sayılmalıdır. Asıl kendini var eden olgularda kendi iradesi, kendi rolü, onun mucizesini tamamlayan motif olmuştur.
“Allah hiçbir kavmi dengbêjsiz bırakmasın” der, Bir Ada Hikayesi’nde Dengbêj Uso. Yaşar Kemal’de destan demek, arkaik bir dünyaya ait olmak demek değil, en eski halk dilinin bugüne kalabilen hali demektir. Yerele ve zamana bağlılık değildir; Walter Benjamin’in “Hikaye anlatıcısı” karakterinin bir benzerinin varoluş koşuludur. “Düşünün ki destan biçimleri, yeryüzü kabuğunun yüz binlerce yılda geçirdiği değişime benzer ritimlerle dönüşüme uğradı. İnsanlar arasındaki iletişimin daha yavaş oluşmuş ve daha yavaş kaybolmuş bir başka biçimi herhalde yoktur. Kökleri Antik Çağ'a uzanan romanın, yeni gelişen burjuva sınıfında doğumuna elverişli öğeleri bulması yüzyıllarını aldı. Bu öğelerin ortaya çıkmasıyla da hikâye anlatıcılığı yavaş yavaş uzak geçmişe doğru çekilmeye başladı. Yeni içeriği birçok bakımdan hükmü altına aldı, ama aslında onun tarafından belirlenmedi. Öte yandan, burjuvazinin gelişmiş kapitalizmde matbaayı en önemli araçlarından biri kılarak egemenliğini tam olarak kurmasıyla birlikte, kökeni ne kadar eskiye uzanırsa uzansın daha önce destan türü üzerinde hiçbir zaman belirleyici bir etkisi olmamış yeni bir iletişim biçimi ortaya çıktı.”
Anne anlatısına büyülenmenin derin izlerini hemen hepsinde şu ya da bu gölgesiyle görebileceğimiz gibi, son yapıtı dört ciltlik “Bir Ada Hikayesi”nde de apaçık görürüz. Ömrünce yarattığı büyük kahramanların bir benzerini, Lozan sonrası mübadele koşullarında bir adada (yeni bir doğumda) buluşturur Yaşar Kemal. Hem gerçekçi hem de ütopik bir kurgudur bu anlatı. Geçmişi gelecek için kurtarmak’tır niyeti. Ağır yıkımlardan arta kalanlarla Karınca Adası’nda gerçekler üzerinden bir ütopya kurar. (“Bu küçük ada bu kadar zenginse kimbilir bu dünya ne kadar zengin?”) Bütün halkların kültüründe var olan iyilik üzerine yeni bir ütopya kurma deneyimidir bu. Kendisini doğuran değil, edebi varlığını da doğuran hikâyeciye, o Anne’ye olan borcunun bir ödemesi daha olacaktır bu son yapıtı.
Yazarlığa başladığında kendini doğuran kültüre ödemeye de başlamıştı; ana rahmi gibi gördüğü binbir çiçekli, bin bereketli Çukurovayı anlatırken. Çukurovanın kavurucu sarı sıcağını doğduğu şu zalim dünyanın mecazına dönüştürür. Çukurovanın Binboğalaşması, Binboğanın heryerleşmesidir anlatısının bütünü. Son anlatısı Ege’de bir adada geçer. Sözlü kültürün iki kaynağı, Mezopotamya ve Ege buluşur bu gurbetçiler adasında.
Ömür verdiği anlatı deneyiminde hikâye anlatıcısının ezeli evrimine hiç de benzemeyen çetin bir yan vardır. El aldığı anne’nin bellekten başka hiçbir dayanağı yoktu; öyle ama anlatan ile dinleyen yüzyüzeydi, beden ile tin birbirini bütünleyecek biçimde bir aradaydı. Sözlü kültürün geleneksel gücünü modern çağda kurşun soğukluğunda matbaa yazısına taşıyabilmek, onu dönüştürerek yeniden yaratabilmek, annesinden edindiği tecrübeye hiç mi hiç benzemiyordu. İlk gençliğinde köyleri dolaşarak geliştirdiği geleneksel anlatı yeteneğinin modern çağda kar gibi eridiğini gördü o genç. (Bu görüde, onu ilk öyküsüyle “keşfeden” devrimci Dino’ların dönüştürücü emeğini hiç unutmadı.) İlk hikâyelerini matbaa çöplüğünden topladığı kâğıt rulolara yazmış olması, bu mucize yazarın yaşadığı modern çağa bir ironidir. Bu ironiyle Gılgamış’tan İlyada’ya, Don Kişot’tan Fekiye Teyran’a doğru uzun, büyük ve güçlü bir köprüye kendisini de ulayarak kurabilmişti. Bu köprü, Benjamin’in deneyim aktarımına verdiği önemle, şu dijital çağda kayıp’a karşı bir yengiydi aynı zamanda. “Deneyim değer kaybetti. Üstelik daha da kaybedeceğe, dipsiz bir uçuruma düşeceğe benziyor” demesi Benjamin’in, bu zuhurlardan epey önceydi. 1930’ların faşizm koşullarının kötümserliği ile 2000’lerin yeni bir halklar uyanışı çağı olmasında, hikâye anlatıcılarının rolü yok mudur? Sağcı bir yazar Yaşar Kemal’i güya lanetlemek için şöyle demişti: “PKK hareketi, İnce Memed’den doğmuştur.” Bu yazarın anlayamadığı şuydu: eski hikâyelerin bellek tohumları asla kaybolmaz; gün gelir o hikâyeler yeniden ama başka bir koşulda, başka kılıkta yeni bir gerçeklikle zuhur eder. Bir örnek: Yaşar Kemal Prometeus’u, bu kez de Çerkeslerin dilinden anlatır; bu kez kurtarıcının kurtarılmasına dönüşür en eski mit: “Ne yapsınlar, ne yapacaklar, ne edecekler, ateşi kendilerine armağan eden bu insanoğlunun en hırsızını, hırsızların pirini tanrıların, ciğer yiyen kartalların elinden kurtaracaklar.” // “Sonunda, dağa yol yapmaya karar verdiler. Kafkasta ne kadar demirci varsa, başladı çalışmaya. Kayaları kırmak için yüzlerce binlerce külünk yaptılar. Kafkas halkı yediden yetmişe dağa sıvandı. Yıllar sürdü dağla insanlığın savaşı ve bir gün yol doruğa kadar çıktı. Ateş hırsızı onları gördü. Teni yanmış, bakır rengi olmuştu. Göğsü de kan içindeydi. (…) İnsanlar yanına kadar çıkınca duru, mavi, iri gözleri sevinçten yaşardı. ‘Biliyordum’ dedi, ben bu insan soyunu biliyordum. Birgün ne yapıp edip beni buradan kurtaracaklarını biliyordum.’ Sevinç içinde şakıdı. Kızgın tanrılar bu işe hiç şaşırmadılar. Tanrılar da insanoğlunun bir gün ateş hırsızını kurtaracağını biliyordu.”
“Ve insanlar, ateş hırsızının zincirlerini söküp onu aşağıya, düze indirdiler. O gece bütün dağların doruğunda, ovalarda, denizlerde, sularda, bütün yeryüzünde ateşler yandı. Yeryüzü apaydınlık oldu, kırk gün kırk gece…”
Şimdi bu en eski hikâyelerin somut gerçeğe dönüşen bir benzerinin yeni bir konağında yaşamıyor muyuz; insanlar(ın), ateş hırsızının zincirlerini söküp onu aşağıya, düze indir(eceği)” o konakta? Bugün de bu gerçekse ne Homeroslar ölür ne de Yaşar Kemaller.
Onu ölümünün birinci yılında anarken Bir Ada Hikayesi adlı ütopyasının bir benzerinin ailesinin göçerken içinden geçtiği Rojava’da, hem de en çetin savaş koşullarında gerçeğe dönüştürüldüğünü bilerek ölmüş olması, inanırım ki, hayatının en büyük tesellisi olmuştur.
Onun son dörtlüsünde Birinci Dünya Savaşının ağır yıkımından sonra kıyametin yorulup durgunlaştığı, karıncanın su içebilecek denli huzurlu kıyılarda halkların birbirini ezmeden, yadırgamadan, herkesinin elinden geldiği kadar, herkese ihtiyacına göre bir düzeni var etmeleri hiç de hayal değilmiş meğer. Rojava’da bu ütopyanın tohumlarının yeşerdiğini görmek, onun ütopyasına sadık okurlarının en büyük tesellisi değilse, okumak ne içindir?
Kaynakça:
(*) “Tarih, bir inşa faaliyetinin nesnesidir: Yapı, homojen ve boş bir zamanda değil, "şimdi'nin zamanı"nın doldurduğu bir zamanda yükselir “ demişti Walter Benjamin.
(**) Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor. YKY
(***) W. Benjamin, Hikâye Anlatıcısı – Nikolay Leskov’un Eserleri Üzerine Düşünceler, Son Bakışta Aşk (çev. Nurdan Gürbilek), Metis. Sf. 78.
MAHMUT TEMİZYÜREK