
Bu topraklar mezarsızların ülkesi. Tersten söylersek, her yer mezarlık gibi. İki sene önce bir haber için Hasan Ocak’ın işkenceyle katledilmiş bedeninin atıldığı Beykoz’daki Dedeler mevkine gittiğimde içimi bir tedirginlik kaplamıştı. İnşaatlar nedeniyle bölge epey değişmişti ancak ormanlık alana baktıkça mezarsız bırakılan ölülerimiz gelmişti aklıma.
Birkaç gün önce genç bir kadının cansız ve çırılçıplak soyulmuş bedeni, İstanbul’da Küçükçekmece gölünde bulundu.
Trans seks işçisi Başak’tan bahsediyorum. 4 gündür kayıptı, cenazesi “Adli Tıp Kurumu’nda olabilir” düşüncesiyle ATK’ya giden arkadaşı, doğru tahmin etmişti. Başak’ın cenazesi ATK’daydı. Başak’ın cansız bedeni, Küçükçekmece gölünde bulunmasaydı mezarsız olacaktı.
Bulundu. Kim bilir kaç yaşında kendi kimliğini bulduğu bedeni toprağa kavuşacak elbette. Ancak yassız.
Bu topraklarda yası tutulmayanlar çok, mezarsızlar gibi.
Kayıp devrimciler, yurtseverler, devletin mezarsız bıraktıkları oldu. Nice anne, baba, eş, çocuk, bir mezara kavuşamadan bu dünyadan göçüp gitmedi mi? Berfo Ana’nın “Cemil’imin kemiklerini verin bana” diyen sesi hala kulaklarımızda çınlamıyor mu?
Translar, toplamda LGBTİ’ler ise, devletin ve toplumun yassız bıraktıkları.
Cansız bedenleri, utanılacak, kurtulunması gereken bir “şey” gibi hemen toprağın altına konulur. Başak, hangi adla, nerede doğdu bilmiyorum; belki Mehmet, belki Osman, belki de...
Ancak Başak olarak yaşadı ve Başak olarak öldü. Aslında öldürüldü. Bir nefret cinayetinin kurbanı olma ihtimali yüksek. Arkadaşlarının da duygusu, düşüncesi bu yönde.
Başak, kim olarak gömülecek?
Muhtemelen Başak olarak değil. Oysa Başak olarak yaşadı. Başak olarak yedi, içti, ağladı, üzüldü, güldü, sevindi, sevişti, çalıştı. Başak olarak çağrılmayı istedi, tıpkı yine kısa bir süre önce yakılarak öldürülen Hande Kader gibi.
Kaos GL’nin haberine göre, Başak’ın ailesi, “Biz gömeriz” demiş, ancak trans arkadaşlarının katılmasını istememiş.
Başak’ın arkadaşı Öykü Ay, ailenin isteği karşısında “şaşırmadık” diyor.
Belki de en azından ailenin Başak’ın cenazesini sahiplenmesine seviniyorlardır. Adli Tıp Kurumu’nun morgunda sahipsiz kalıp, kimsesizler mezarlığına gömülmeyecek. Mezarına belki bir gün bir giden olacak.
Ancak Başak kim olarak gömülecek?
Transların dünyası, en alttakilerin dünyası olmalı. Abartılı, “edepsiz” hal ve davranışlar ile kahkahalarının hep bir örtü olduğunu düşündüm. Sanki erkek egemen ahlakın üzerilerine saldığı “lanet”e karşı o örtü, bir korunma biçimi.
Öfkeliler. Çünkü öfke, neşe ile birlikte şu dünyadaki en iyi savunma mekanizması değil mi? Ulrike Meinhof vakti zamanında ne güzel demiş; Üzgün olmaktansa, öfkeli olmayı yeğlerim.
Trans aktivist Kıvılcım Arat’ın bir sohbetinde dediği gibi, “Toplum bizi kabule hazır değil, ama yatak odalarımıza girmeye her zaman hazır”.
Bu memlekette hayat, “Türk, Sünni, zengin” olmayan için hep zor oldu. Ancak Kıvılcım’ı dinledikten sonra fark ettim ki, örgütlü olarak devrimci bir faaliyet yürüten Kıvılcım için bile bu kadar zorken, tek başına kalan translar için hakikaten daha zor. Çünkü Kıvılcım, her durumda yanında kendisi ile dayanışma gösterecek birilerini bulabilir. Ancak, örgütlü bir devrimci kimlik ile birlikte, ailenin, toplumun, devletin olmanı istediği gibi değil de, kendi isteğin gibi olmak, bunu hayatın yanı sıra siyaset alanında da inşa etmek de zor.
Sözünün dinlenmemesi, devrimci bile sayılmaman, uzattığın elin havada kalması, kurumsal temsiliyetinin “temsiliyetin olmasaydı senin yüzüne bile bakmazdım” sözleriyle tanınması, iş başvurularına yanıtın otel lobilerine verilmesi...
Bunlar insanı incitir elbette. Telafi edilir mi, bilemiyorum.
Ama telafi edilmeyecek olan ise, bir nefret cinayetine kurban gitmek.
Kıvılcım sohbet arasında demişti: Barikatta, siperde ölmek varken, bir nefret cinayetine kurban gitmek istemiyorum.
Sözü birkaç gündür kafamda dolanıp duruyor.
Kıvılcım’ın bir nefret cinayetine kurban gitmesini ben de istemiyorum.
Ama bu olasılık o kadar güncel ve gerçek ki!
Çünkü, transların yatak odalarına girmeye can atan bu toplumun erkeklerinin, transları seks yapmaktan başka bir işe yaramaz zanneden bu toplumun kadınlarının ve erkeklerinin, kendisi gibi olmayana nefreti gittikçe büyüyor.
Bu nefret, Cizre bodrumlarındaki vahşete ortak oldu, her gün 5 kadının en yakınlarındaki erkekler tarafından katledilmesine tanıklık etti, bir düğünün orta yerinde canlı bombanın aldığı canlara “oh olsun” dedi.
Aynı siyasi iklimin körüklediği bu nefret daha çok can alacak gibi.