Güncel ve tarihî yaşama sinmiş ve yaşamın neredeyse bel kemiği veya arka fonu olmuş veya olabilmiş unsurlar, yaşayan unsurlar olarak aynı zamanda hep bir imkânın hem öznesi hem de nesnesi olmuştur. İmkân olabilme kabiliyetine sahip unsurların hemen hemen hiçbiri maddi veya manevi güç odaklarının iştihasından uzak kalamamıştır. Bir biçimde imkân olabilmiş veya kendi özverisiyle tarihe not düşmüş kimi Marksist devrimcilerin veya sembollerin, kendisine karşı ölümüne savaşım verdikleri kapitalist tüketimin nasıl da nesnesi olduklarını hatırladığımızda, imkân denen şey ile o imkâna öz ve biçim veren şey arasındaki kaçınılmaz ilişkinin varlığının rağmına, kapitalist odağın hiçbir dininin-imanının olmayacağını da rahatlıkla anlamış oluruz.
Ünlü devrimci Che Guevara’nın kapitalist odaklarca nasıl kârlı bir tüketim aracına dönüştürüldüğü malumun ilamıdır. Bu, ne Che Guevara’nın, ne de onun Marksist felsefesinin suçudur. Bu kapitalist sistemin en temel göstergesinden başka bir şey değildir: “Bulduğun ilk fırsatta, ne bulursan ye” yamyamlığı!
Dünya egemenleri bakımından oturmuş sistem olan ve onun bölgesel yanaşmaları bakımından hasbelkader yaşam biçimi kılınan ve Batı’da estetik biçimde, Doğu’da ise olabildiğince vahşice işletilen kapitalist pervasızlık, tam bir doymaz canavar gibi, önüne çıkan her şeyi tüketmeyi kendine ilke yapmış.
Öyleyse kapitalizm ve onun finanse ettiği her türlü evrensel ve yerel projeler, kendisi için fırsat görülen bir imkân olduğunda İslâm’ı dahi mönüsüne katacaktır. “Ilımlı İslâm” dedikleri şey, aslında, onun onur ve izzetini içerecek olan İslâmî güç odaklarının büyük zâfiyetler yaşadığı ve kendisi aleyhine kapitalist dünya egemenlerinin odağına aldıkları şeydir.
Eğer Soğuk Savaş dönemi sona ermeseydi veya görece de olsa Marksizm’in onurunu koruyan Sovyetler çökmeseydi Che Guevara da kapitalizm için bir imkân olmayacaktı. Çünkü Marksizm ve onunla kişiselleşmiş devrimciler, bir imkân olarak yalnızca Marksizm’e ait olmaya devam edecekti. Kendisiyle savaşılan şey tarafından tüketime nesne yapılmak, özne olarak kendisiyle savaşılan şey tarafından yenilgiye uğratılıp bütün güçten düşmek veya verilen rüşveti kabul etmek demektir. “Ilımlı veya sert olmak” gibi yapılan nitelendirmeler, İslâm’ın bizzat kendisi için yapılacak tanımlar değildir.
Buna karşın bahsedilen “Ilımlı İslâm”, İslâm’ın ne olduğu konusunu önemsemekten bir rüşvetle vazgeçmiş sırtlanların, sırtlarında artık özü itibarıyla kambura dönüşmüş İslâm hakkında kendilerini kandırmak için aradıkları meşruiyetten başka bir şey değildir. Yani; “Ilımlı İslâm, taşınması sıkıntı yaşatan ve bu bakımdan bir kambur olan İslâm’ın bir imkân olarak bir rüşvet karşılığında, üstelik çok ucuza, satılmasının diğer adıdır!” İslâm’ın diğer imkânlardan en temel karakteristik farkı, onun ilahî kelâm olduğu iddiası ve temel ve tek kaynağı olan Kur’an’ın indirilmiş bir mesaj kompozisyonu olmasıdır. Yani onun, kesin ve kâmil bilgi; değiştirilmesi ve eskimesi mümkün olmayan ve bu bakımdan çağlar üstü özelliği olan, insanlığın hak, adalet ve hürriyetine taalluk eden bilinç ve bir din olmasıdır.
Bu karakteristiğin belirtilmesindeki maksat, ondan tevarüs edilen teori ve pratiklerin zaman içerisinde objektif bir imkâna evrilmesi ve bu objektif imkândan, onu bir rüşvet karşılığında egemen güç odaklarına peşkeş çeken zavallılar eliyle düşmanlarının da yararlanabilmesi söz konusu olduğunda, kendisiyle egemenlere ve rüşvetçilere karşı savaşım vermeyi her zaman mümkün kılmasıdır. Yani “Ilımlı İslâm” olmak için bir imkân olabildiği gibi, “Ilımlı İslâm” denen şeyle savaşmak için de bir imkândır İslâm.
Benzerleri pek çok olan Saddam Hüseyin’i hatırlayalım; Körfez Savaşlarından önce kendisinin karşısında ve düşmanının elinde bir silah olarak gördüğü ve köktenci veya radikal diye yaftaladığı İslâm’dan, Körfez Savaşlarından hemen sonra yararlanmaya çalışmış ve bu imkândan en az ABD ve müttefikleri kadar faydalanmayı düşünmüştür. İlk fırsatta yaptığı şey, Irak Bayrağı’na “allahuekber” ibaresini eklemek ve “namaz kılan” görüntülerini ekranlara yansıtmak olmuştu.
Bizim için önemli olan şey, eğer “Ilımlı İslâm” diye bir şeyin objektif imkâna dönüştürülmesi ve bu imkândan emperyal odakların yararlanmasını, halkların ve Ortadoğu’nun aleyhine olacak biçimde işlevsel kılınmasını engellemek ise, yapılacak iş; bu odakların karşısına, “İslâm” gerçeğini, yine sadece onun insanlığın hakkı, adaleti ve hürriyeti adına gelmiş olmasının onuru ve izzeti adına yaşayacak olan âlim ve aydınların güçlü bir blok olarak çıkmasını temin ve tesis etmek veya elverişli kılmaktır.
Hatırlanacağı gibi, Türkiye’de 1990’lı yıllarla birlikte başlayıp 27 Nisan e-muhtırasına dek, iç siyasette iki öncelikli tehlike; “terör” ve “irtica” kategorize edilmişti, ama Türkiye Cumhuriyeti bu öncelikli iki tehlikeli düşmanını birer imkân olarak da kullanmayı ihmal etmemişti.
“İrticayı” bir imkân olarak Kürtlerin kafasını karıştırmak, “terörü” de bir imkân olarak İslâmî kesimi Türk Devletine sadakatle bağlamada kullanmak onun en iyi yaptıklarındandı.
Yer yer Türkiye Cumhuriyeti için hem “terör” hem de “irtica” tam bir can simidi olabilmekteydi. Şimdi ise AKP iktidarında Türkiye Cumhuriyeti’nin elinde bir imkân olarak kullanabileceği yalnızca “terör” kalmış bulunuyor. İrtica ise, artık mevcut hükümet dolayısıyla adı “İslâm” olmuş durumda. Yani tabii ki, “Ilımlı İslâm”.
İşte burada, Türkiye Cumhuriyeti’nin kötü emellerine ve bir halkın hak, adalet ve hürriyetine suikast etmeyi amaçlayan hükümetine engel olabilmenin en başlıca yolu, aziz İslâm’ı bunların kullanabileceği bir imkân olmaktan çıkarmak ve ondan tevarüs edilebilen imkânı onur ve izzetinden ayrı düşünülmeyecek olan İslâm’ın bizzat kendisine yöneltmekten başka bir yol bırakmamaktır.
Bunun için de yapılması gereken şey, devreye alternatiflerin; fakat politik çıkarların değil, toplumsal zorlamanın zorunlu kıldığı samimi alternatiflerin sokulmasını veya girmesini elverişli kılmaktır.
İslâm, eğer bir imkân ise, o sübjektif bir imkândır. Çünkü İslâm, temel kaynağı Kur’an vahyinde mazlumlar için bir imkân olduğunu ve egemen odaklar için ise bir yıkım olduğunu beyan etmektedir. İslam, Kur’an vahyidir. Bir paradigmada, bir imkân olarak Kur’an vahyi varsa İslâm vardır, yok ise İslâm yoktur.
Bir paradigmanın kendine İslâmî demesi onu İslâmî yapmaz ve bu ifade tek başına yeterli olmaz; mesela, sosyo-politik bakımdan “Allah’ın iradesi mazlumlardan yanadır; Kur’an, 4/5” ve “Zalimden başkasına düşmanlık yoktur; Kur’an, 2/193” kesin bilgisini uygulamayan hiçbir paradigma, kendisinin başkalarının “Ilımlı İslâm”ı olmasına engel olamaz.
Tüm emperyal odakların bir objektif imkân olarak tasarlanmış “Ilımlı İslam”dan kâr elde edemeyecekleri bir pozisyona çekmek gereklidir. Bunun yolu da, hem Ortadoğu’da hem de Kürdistan’da, İslâm’ı objektif bir imkân kılmayacak ambiyansı tahkim etmekle mümkün olacaktır.
Mazlumdan yana, zalime karşı!