Yazık, başaramadık.                İşimiz savaş kışkırtıcılığı, felaket tellallığı değil ama gördüklerimizi de söylemek şarttır. Yokuş aşağı boşanarak inen araba, herkesin gözleri önünde hazin akıbetine doğru dolu dizgin gidiyor.

Öcalan liderliğindeki PKK, Özal döneminde, 1993 yılındaki ilk ateşkesten bu yana siyasi çözüm için her olanağı değerlendirdi. Bu konuda her türlü riski göze aldı, her türlü suçlamaya, saldırıya göğüs gerdi. Bu yoldan ayrılmadı. Halklarımızın eşit-özgür yaşamı için mücadele etti. Ne var ki sadece PKK’nin çabalarıyla barışçı-siyasi çözüm olanaksızdır.

1993 yılından beri ilan edilen dokuz ateşkes ve diyalog sürecinden en sonuncusu en uzun sürdü ve en çok umut vereni oldu. 2013 Newroz’unda Öcalan’ın tarihi çağrısıyla yeni bir diyalog ve müzakere süreci başladı. Geçen sene 28 Şubat günü, Dolmabahçe’de, hükümet ve HDP temsilcileri tarafından açıklanan protokol bu sürecin zirvesi oldu. Yaklaşan seçimler ve HDP’nin yükselişi TBMM çatısı altında bir siyasi çözüm olanağını arttırıyordu. Ne yazık ki savaş lobisinin uykusunu kaçıran korku da buydu.

Erdoğan liderliğindeki savaş çetesi hemen harekete geçti. HDP’nin barajı aşacağı anlaşılınca dört koldan faşist katliamlar başlatıldı. HDP buna rağmen barajı aştı ama Erdoğan-AKP çetesi seçimleri tanımadı. Yeni seçim diye 1 Kasım’da halkın iradesini katliamlarla, hilelerle gasp ettiler. Erdoğan etrafında Baykal’dan, Bahçeli’den Perinçek gibilere kadar geniş bir ırkçı-savaş cephesi oluşturuldu. Bu cephe hem Türkiye içinde hem de dışarıda saldırıya geçti. AKP-Erdoğan’ın Yeni Osmanlı hayalleri ile geleneksel statükocu ırkçılığın Kürt düşmanlığı birleşti. Ortaya gözü dönmüş bir kanlı-ırkçı saldırganlık çıktı. Şimdi Türkiye bu ırkçı çetenin elinde esirdir. Bu çetenin ilk hedefi de Rojava Devrimini bastırmak oldu. Türkiye, bu çete eliyle ilk adımda Kürtlerle ve Suriye ile bir savaşa ama özünde hızla bir dünya savaşına sürüklenmektedir. Buna ilan edilmemiş bir 3. Dünya savaşı diyenler de çok.

Bu önlenebilir miydi diye bir tartışmanın da faydası kalmadı. Önleyemediğimiz kesindir. Yazık, başaramadık. Çözüm sürecini destekleyen barış ve demokrasi güçleri, ırkçı savaş cephesine karşı şimdilik başarısız olmuştur. Dolu dizgin bir savaş geliyor.

Erdoğan ve avanesi boşuna en az 3 çocuk demiyordu. Onlara diktalarını sürdürebilmek için ucuz işçi, ucuz asker ve sorgusuz sualsiz cennete gönderecek “şehit”ler lazım. Vatan-millet, din-iman-şehit palavraları işin cilasıdır.

Erdoğan ve çetesi iktidarları için bütün ülkeyi ve halkları ateşe atıyor. Bunu durdurabilir miyiz? Nasıl durdurabiliriz? Buna karşı nasıl direnebiliriz? Artık gündem budur.

Ya herkese eşit-özgür bir yaşam yaratacağız ya da memleket tümüyle silah komisyoncusu savaş tacirlerinin, bayrak-kefen ve mezarlık levazımatçılarının eline kalacak. Yoksul çocukları aç aç çalışıp karnını doyuramadan ölüme mahkum olacak. Yani yoksul çocukları sürünürken, savaş çetelerinin kanlı diktaları baki kalacak. Bu bütün ezilenler için ölüm demektir. Biz ölümü kabul etmiyoruz. Faşist diktaya, savaş hükümetine dur demek ve gelecek nesillere özgür bir yaşam bırakabilmek için mücadele etmek güncel ve acil görevimizdir.

Savaşlarda zengin daha zengin, fakir de çok daha fakir olur. Kuru canını bile kaybeder.

Zenginler hiç şehit olmaz. Onlar bir yandan silah-savaş-cenaze malzemeleri ticaretiyle bir yandan da ölenlerin mallarına el koyup daha da zengin olurlar. Yoksullar ise bir lokma ekmeğe muhtaç olarak ölüp giderler.

Yazık, başaramadık. Çözüm sürecini başarıya ulaştıramadık.

Şimdi, her alanda halkın özsavunmasını başarmak zorundayız. Bu savaş çetesini bozguna uğratmadıkça, siyasi çözüm yolu yeniden açılamaz. Hiç kimse rahat bir nefes bile alamaz.