
Yeni anayasa ile Kürt sorununun çözüleceğini savunan hükümete yakın kesimlerin yer aldığı Yeni Anayasa Platformu aktivistlerinden Avukat Mehmet Uçum’un, yeni anayasaya ilişkin görüşleri şöyle.
Türkiye’de gittikçe artan yeni anayasa talebini ve bu talebin siyasal karşılığını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cumhuriyetin kuruluşundan beri ulus devletin toplumu homojenleştirme çabası egemen politika oldu. Türkiye’de son yüzyıllık dönemde temel çelişki devlet ile toplum arasındaki çelişki oldu. Yani, sadece cumhuriyetin kuruluşuyla değil, İttihat ve Terakki görüşünün siyasal alanda etkili olmasıyla birlikte bir devlet anlayışı ortaya çıktı. Ve bu devlet anlayışı cumhuriyetle birlikte kurumsallaştı. Kürtleri, inananları, Alevileri, azınlıkları, kendini yaşam tarzlarıyla farklı hissedenleri göz ardı etti. Özetle tüm bu sorunların asıl kaynağı, bu yapay cumhuriyet ulusu ideolojisi, baskıcı devlet aygıtı ve kültürüdür. Mevcut siyasal sistemin referanslarını sağlayan zeminin çökmesi Türkiye’de sistem içi reform dönemini de bitirdi. Türkiye’de yeni bir siyasal yapının kurulması gerekiyor. Yeni anayasa ihtiyacı yeni bir siyasal sistem ihtiyacıdır. Başka deyişle yeni anayasa üzerinden tartıştığımız konu siyasal sistemin yeniden yapılandırılmasıdır. Bugün devletle toplum arasında aşağı yukarı yüz yıldır süren temel çelişkinin çözülmesi ve devletin yeniden yapılandırılması kaçınılmazdır.
Bu yeni anayasa hangi yöntemlerle yapılmalıdır. Katılım sorunu nasıl aşılabilir, mevcut parlamento bu konuda yeterli mi, yoksa yeni bir oluşuma (örneğin Kurucu Meclis ya da Anayasa Konseyi gibi bazı öneriler var) ihtiyaç var mı?
Anayasa yapımıyla anayasa yazımı birbirinden farklıdır. Demokratik bir ülkede anayasa, onu üreten toplumsal talep ve beklentilerin kurucu bir irade olarak ortaya çıkmasıyla toplum tarafından yapılır; demokratik temsilciler tarafından da yazılır. Yazılı anayasa, topluma ait temel siyasal iradeyi yansıtabiliyorsa toplum sözleşmesi olarak adlandırılabilir. Toplum sözleşmesi ve toplumun geleceğini ilgilendiren temel siyasal metin olarak “yeni anayasa”dan söz etmek için öncelikle, bunu mevcut vesayetçi devlet kültürünün ve dilinin dışında inşa etmek ilk yöntemsel adım olmak zorundadır. Farklılıkların derinliği ve açıklığı Türkiye’nin artık “devlet” eksenli siyasal kültürle yoluna devam edemeyeceğini göstermektedir. Bu bir yandan risktir. Ancak, Türkiye için bir şans ve toplumsal barışın tesisi için aynı zamanda bir imkân demektir. Bu tarihi fırsat ancak, toplumsal barışın ve dinamiklerin önünü açan, yüzü geleceğe dönük bir anayasa ile değerlendirilebilir. Elli yıllık darbe anayasalarının ürettiği devlet kültürü, toplumsal ayrışma riski yaratmaktadır. Ancak bu risk, toplumun merkeze alındığı yeni bir anayasal inşa ile tarihsel bir fırsata dönüştürülebilir. Bunun için toplumu ayrıştıran hatlar ve farklılıklar üzerinden değil, ortak payda üzerinden bir dilin geliştirilmesi şarttır.
Anayasa Meclisi önerisi peki…
Böyle bir meclisin tek başına anayasa yapabileceği kuşkusuzdur. Ancak böyle bir ihtimal ülkede yeni anayasa düzeni konusunda somut perspektife sahip istikrarlı siyasal güç ve programların bulunmadığı, dolayısıyla herkesin reel politik yönden ortaya çıkabilecek Kurucu Meclis iradesini kabulleneceği durumlarda anlamlı olabilir. Ülkenin iki ana siyasal akımının (AKP, CHP) ve Kürt siyasetindeki etkin çevrelerin kendine özgü anayasal projeksiyonları açıktır ve bu doğrultuda güçlü iradeler söz konusudur. Bu iradeler ortada iken, bütünüyle bir belirsizliğin egemen olacağı “Kurucu Meclis” opsiyonuna sıcak bakılması gerçekçi değildir. 2011 seçimlerinin ardından oluşmuş TBMM’nin tek başına kuruculuk iddiası yüksek temsil oranına rağmen (katılımının yüzde 95.5’i temsil edilmektedir) yine de sorunludur. Çünkü bir yandan doğrudan vekâlet ilişkisine dayanmamaktadır. Anayasa yapmaya özgü bir seçimin sonucu oluşmamıştır. Siyasi partilerin cari programlarının egemen olduğu bir temsil kurumu niteliği değişmeyecektir. Bu saptama başlı başına bir sorun oluşturmasa dahi, yüzde 10’luk seçim barajı ve parti içi demokrasi açığı meşruiyet açığı yaratmaktadır. Bu nedenle Meclis’in yüzde 10 barajının ürettiği temsil açığını, en azından anayasa taslağının oluşturulması sürecinde Meclis dışı partilere de temsil imkânı sunarak kapatması zorunluluğu da unutulmamalıdır. Ayrıca TBMM’nin yanında toplumsal taleplerinin toplanmasından, ülkenin geleceğinin teminatı olan entelektüellerin yürüteceği faaliyetlere ve halkoylamasına kadar birçok etkinliği kuruculuğun ana unsuruna dönüştürmek gerekecektir. Bunun için öncelikli koşul, toplumun merkeze alınmasıdır. Yeni anayasa toplumu merkeze alan bir anayasa ise, kuruculuk faaliyetini toplumdan başlatmak gerekecektir. Toplumsal taleplerin entelektüel bir işleme tabi tutulması ve modelleme çalışmalarının tamamlanmasının ardından TBMM’nin temel esas ve çerçevesi toplum eksenli olarak belirlenmiş bir anayasanın somut bir metne dönüştürülmesi faaliyetini üstlenmesi gerekir. Ortaya çıkan metnin halkoyunda kabul edilmesi kuruculuk faaliyetini tamamlar. Bu durumda kuruculuğu “toplum-entelektüel faaliyet-TBMM-halkoylaması” zinciri biçiminde tanımlamak doğrudur.
Parlamento zemininde bir uzlaşı aranacaksa bu uzlaşma sağlanabilir mi? Zira taban tabana zıt talepleri olan gruplar ve partiler var. Bu konuda nasıl bir ortaklaşma sağlanabilir?
2011 seçimlerinin ardından, yeni anayasa vurgusu öne çıkmış bulunmaktadır. Ancak yeni anayasa yöntemi üzerinde yapılan tartışmaların, farkında olunmaksızın ülkeyi revizyonla sınırlı bir anayasacılık faaliyeti tuzağına düşürmesi riski vardır. Yeni anayasa tartışmasının yeni normlar ve yeni kurumlar üzerinden değil (örneğin başkanlık sistemi, anayasal vatandaşlık, özerklik veya başörtüsü vs…) toplumun isteklerini esas alan genel esaslar üzerinden yürütülmesi gerekir. Çünkü hiçbir siyasi partinin topluma anayasa dayatma hakkı yoktur. Anayasa yapımı topluma aittir. Bu nedenle parlamento zemininde yapılması gereken iş partilerin yeni anayasa konusunda uzlaşı arayışları değil, toplumun isteklerinin parlamentoda anayasa normuna dönüştürülmesi için partilerin işbirliği yapmalarıdır.
Anayasanın başlangıç ilkeleri ve ilk 4 maddesi dokunulmaz mı olmalı, yoksa bir bütün olarak bu anayasa 12 Eylül ruhundan arınmalı mı?
Yeni anayasa halkın anayasası ise, halkın özgürce tayin edeceği referansları esas alır. Bir toplumun anayasasında neyin değiştirilemez olacağına toplumun kendisi karar verir. Bunu herhalde beş generale sormamak gerekir. Toplumun tabusuz ve önkoşulsuz bir müzakere sürecinde üreteceği anayasada daha farklı, kurucu, birleştirici, barış tesis edici referanslar ve yapısal modelleri tartışmak zorundayız. Toplumsal barışımızı yüz yıldır zehirleyen devlet kültürü ve onun ürettiği referansların, geleceğimizi ve barışımızı aradığımız tarihi bu dönemde etkili olmasına izin vermemeliyiz. Yeni anayasa mevcut darbe anayasalarının izinde, onların kurumları ve referansları üzerinden inşa edilemez. Bir kere darbe anayasaları paradigması dışında bir düşünce ve dil üretmek zorundayız. Yeni anayasa toplumun yaşamını kolaylaştıracak bir devlet yapılanması öngörecek, belirli bir zümrenin veya bürokrat elitin güvenlik ihtiyacını teskin edecek bir devlet yapılanması esas alınmayacaktır.
Bu anayasa ile Kürt sorunu, Alevi, azınlıklar, demokrasi gibi konulara ne ölçüde çözüm bulunabilir?
Devletin birçok kırmızıçizgisi var. Kürtlerin varlığını kabul edip etmeme sorunu bunlardan biriydi, bu aşıldı. Kürtlerin varlığı kabul edildikten sonra hak ve özgürlüklerini tanıyıp tanımama sorunu ve sonra kendi kimlikleri, tercihleri ile yaşayıp yaşayamama sorunu geldi. Bugün, Kürtlerin varlığı konusunda bir tartışma yok. Tartışılan bu hak ve özgürlüklerin kullanılma imkânları ve çerçevesidir, içeriğidir, uygulama yöntemidir ve birliğin nasıl korunacağıdır. Din ve inanç özgürlüğüne ilişkin kırmızıçizgiler tüm dindarların kendilerini ifade etme iradesinin güçlenmesiyle, Alevilerin itiraz görmeyen talepleriyle aşılma yoluna girdi. Gayrimüslimlerle ilgili kırmızıçizgi de yok artık. Özetle çoğulculuğu engelleyen ideolojik yaklaşımlara ilişkin bütün kırmızıçizgiler toplumsal ve siyasal gerçeklikte silikleşiyor.
Öcalan “Anayasa Konseyi” konusunda uzlaşmaya vardıklarını açıkladı. Bundan ne anlıyorsunuz, bu konsey nasıl oluşacak ve işleyişi ne olacak?
Öcalan’ın önerisinin içeriği konusunda bir bilgim yok. Ancak daha önce de söylediğim gibi 2011 Meclisi’nin yeni anayasa konusunda bir Kurucu Meclis gibi hareket etmesi gerektiği konusunda son derece geniş bir kabul varken, TBMM’ye alternatif Anayasa Meclisi işlevi görecek bir konsey önerisinin gerçekçi olduğunu düşünmüyorum. Ancak bu konsey önerisi TBMM’nin yeni anayasayı yazım ve yasalaştırma sürecine destek verecek parlamento dışı bir yapı olarak düşünülmüşse üzerinde tartışılması gereken bir öneri olarak kabul edilebilir.
Yeni anayasa konusunda birden fazla inisiyatif ve oluşum söz konusu. Deyim yerindeyse herkes kendi anayasasını yapmaya çalışıyor. Bu denli parçalı arayışlardan bir toplumsal konsensüs çıkabilir mi?
Birden çok halka dayanan anayasacılık faaliyetinin olması sorun yaratan değil tam tersine yarar sağlayan bir durumdur. Halkın sürecin asli kurucu unsuru olduğunu ortaya koyması bakımından toplum merkezli anayasacılık hareketleri sürecin belirleyicisi olmalıdır, olacaklardır. Bu çalışmaların eşgüdümünü sağlamak bir ihtiyaç olarak ortaya çıkarsa bu da karşılanır. Bu noktada TBMM Başkanlığı’nın devreye girmesi son derece anlamlı olur.
Yeni anayasayı tek başına yapma yeterliliği olmadığı için hükümetin bir süre sonra “Uzlaşma sağlayamadık” diyerek ve şartlarda kendi lehine ise anayasayı erteleyip bir ara seçim sonrasına bırakabileceği söyleniyor. Bu ihtimali nasıl görüyorsunuz, hükümet bir kez daha bu talebi erteleyebilir mi?
Yeni anayasa talebi sayısal yetersizlik vs. gerekçe gösterilerek ertelenemez. Yeni anayasa eski anayasanın kurallarına göre yapılmayacağı için 330 yahut 367 gibi sayıların veya 1982 Anayasası’nın anayasa değişikliğine ilişkin 175. maddesinin bir önemi ve değeri yoktur. Başka deyişle yeni anayasa, geçerlilik kaynağını yürürlükteki herhangi bir hukuk normundan almaz. Unutulmamalıdır ki, ne 1945 sonrası Alman ve İtalyan kurucu iradeleri, önceki anayasal düzenden meşruiyet almışlardı. Ne de ülkemizde 1920 Meclisi, 1924 Meclisi veya cunta ekipleri bir önceki anayasaya uymak suretiyle yeni anayasal düzeni üretmişlerdi. Böyle bir iddia anlamlı da değildir. Yeni anayasanın yasalaştırılması yönteminde Meclis’teki tüm partilerin altında imzasının bulunduğu bir “Meclis kararı” gereklidir. Ancak bu Meclis kararı, kurucu bir iradenin başlangıcı olarak kaleme alınmalı, İçtüzük ve Anayasa’dan alınan bir yetkinin kullanılmadığını, aksine halkın saptanabilir ve kanıtlanabilir “kuruculuk” yetkisinden doğan özgün bir yetki kullanıldığını ifade etmelidir. “…Kurucu Anayasa Komisyonu’nda hazırlanan ve 3/5 çoğunlukla kabul edilen taslak, Meclis Genel Kurulu’nda 3/5 çoğunlukla kabul edildikten sonra xyz tarihinde yapılacak referandumda seçmenlerin yarıdan fazlasının kabul oyuyla Türkiye Cumhuriyeti Anayasası olarak varlık kazanır ve yürürlüğe girer!” şeklinde karar alınabilir. Bu karar asli bir kuruculuk yetkisinin kullanıldığının ilanıdır. Bu nedenle mevcut Anayasa’nın 175. maddesine ekleme yapmak suretiyle sürecin başlatılması anlayışından kesin bir ifadeyle uzak durulmalıdır. Bu, kuruculuk yetkisinin yürürlükteki Anayasa’dan alındığının ifadesi olacaktır. Bu durumda kuruculuğun 1980 darbecilerinde olduğu kabul edilmiş olacak, onların iradeleri çerçevesi dışına çıkılamayacaktır. Sonuç ise açıktır: Mevcut Anayasa’nın verdiği yetki kullanılıyorsa, bu yetkinin mevcut Anayasa’nın temel referanslarına aykırı kullanılmaması gerekecektir. Yani aslında 1982 Anayasası’nın kendini yeniden üretmesi sağlanmış olacaktır. Anayasa Mahkemesi’nin bu gerekçeyle devreye girmesi ise ayrı bir sorun oluşturacaktır.
Kürtlerin ‘Demokratik Özerklik’ talebi yeni anayasa kapsamında karşılanabilecek bir talep midir? Karşılanırsa, bu nasıl formüle edilmelidir?
Demokratik Özerlik meselesi sorunun kaynağına ve gerçek çözüm olanaklarına işaret eden bir yaklaşım değildir. Tam tersine sorunun çözümünden uzaklaşmaya neden olan bir politik tutumdur, şu aşamada öne çıkarılması da sürece pozitif katkı yapmaktan uzaktır. Soruna yeni anayasanın Kürt sorununun çözümü bakımından anlamı ne olacaktır noktasından yaklaşmak gerekir. Çok net ifade ediyorum ki, yeni anayasa Kürtlere sorun olan koşulları ortadan kaldırır. Kürtlerin büyük sorunu devletin tarihsel ve güncel pratiğidir. Eğer, devleti, demokratik biçimde düzenlerseniz, o aygıtın demokratik kültürü yeni bir düzen yaratacağı için devletten kaynaklanan sorunları tüm yurttaşlar yönünden olduğu gibi Kürtler bakımından da çözebilirsiniz. Şu anda dil, vatandaşlık, ifade özgürlüğü, siyasi haklar, yönetsel haklar konularında Kürtlerin yaşadığı sorunların kaynağı devletin yapısı ve uygulamalarıdır. Devlet aygıtının şu andaki yapısını ve pratiğini değiştirdiğiniz zaman bu sorunların kaynağını kurutmuş olursunuz. Geriye tüm yurttaşlarla beraber Kürtlerin de özgürlüklerini kullanma imkânlarını sağlamak kalır.
KENAN KIRKAYA