Türkiye’nin mevcut siyasal ve idari sistemi, son yıllarda yapılan bütün yasal ve anayasal değişikliklere (onyedinci kez) rağmen, kurumsal ve ideolojik olarak tekil, tekçi ve otoriter temel yapısını korumaya devam etmektedir. Yeni (?) bir anayasa yapım sürecinin yaşanıyor olması ve bizzat hükümet tarafından gündeme getirilen ‘başkanlık sistemi’ne geçiş tartışmaları, esasen mevcut sistemin değişikliğine duyulan ihtiyacın kanıtlarından başka bir şey değildir. Ancak mevcut rejimin değiştirilmesine dönük duyulan ihtiyacın zorunlu hale gelmesi, sorunun hukuk, demokrasi ve demokratik çoğulculuk yönünde çözüleceğine teminat teşkil etmiyor.
Bilindiği gibi Osmanlı’nın son döneminde İttihatçılar iktadarı ele geçirmeden önce desantral ve federal çözüm modellerine karşı sessiz kalmayı tercih edecek, ancak iktidarlarını sağlamlaştırdıkları ölçüde dinsel ve milli türdeşleşmeyi devletin aklı ve temel stratejisi haline getirecekti. Osmanlı İmparatorluğu ırk temelinde zorla dönüştürme politikalarını İttihatçılar bizzat Osmanlı’yı ve onun Türk-olmayan bileşenlerini yok etme pahasına soykırımda dahil olmak üzere her türden şiddet, savaş ve askeri darbe yöntemleriyle uygulamaya koymaktan çekinmediler.
İttihatçıların oluşturduğu ideolojik ve kurumsal zemin üzerinde ve bizzat onların eliyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti, İttihatçı paradigmayla kopuşu yaşamak bir yana, onu Birinci Dünya Savaş sonrası ortaya çıkan yeni güç dengeleri ve jeopolitik şartlar altında yeniden üretme ve uygulamaya yöneldi. Nihayet çok uluslu, çok dinli ve çok dilli bir imparatorluğun halefi olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bu mirası kucaklamak ve korumak şöyle dursun, uluslararası varlığını 1923 Lozan Antlaşmasıyla güvenceye alır almaz, İttihatçıların savaş yenilgisi nedeniyle yarım bıraktığı  homojenleştirme politikalarını İttihatçı metodlarla sürdürdü.

Tekrar eden bir zulüm sistemi

Bundan böyle Kürtler verem ile kolera arasında bir “tercihe” zorlanmak gibi zalim bir ikilemle kuşatılmaktaydı. Asimilasyon ve eliminasyon tedbirleri üzerine inşa edilen devletin Kürdistan politikasının idari ve siyasi düzlemde cisimleşmesi ve rejimin temelini oluşturması çok gecikmedi. Nihayet 1927’den itibaren ‘Umumi Müfettişlikler’ adı altında dosdoğru sömürge bir rejim inşa edildi. Ağrı’dan Dersim’e Kürtlere ve diğer halklara uygulanan sürgün, katliamlar ve baskıların büyük bir kesimi bu rejimlerin yürürlükte oldukları dönemde yapılacaktı. Artık İttihatçı ‘Teşkilatı Mahsus-a’ devletinden ‘Umumi Müfeffişlikler’ aracılığıyla yürütülen “idare-i mahsusa devletine” geçis tamamlanmıştı. Bu özel yapı, daha sonraları periyodik olarak “olağanüstü hal” rejimleri adı altında tekrar tekrar uygulamaya sokulacak ve nihayet 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte yeniden yaygın ve sistematik bir zulüm sistemi olarak zirveye çıkarılacaktı.
Öte yandan, yeni ve demokratik bir anayasa, en başta iki temel görevle karşı karşıya kalmaktadır. Birincisi, yeni ve bu adı gerçekte hak eden bir anayasa sözü edilen politikalarla kesin bir kopuş sağlamaya yarayacak modern normatif / hukuksal düzenlemeler ve anayasal güvenceler içermelidir. İkincisi, şimdiye kadar geçerli olan anayasaların askeri ve bürokratik vesayeti koşullayan ideolojik ve otoriter dünyasını aşmayı gerçekleştirmelidir. Bu da en başta hak, hürriyet, halk ve hükümet konularında yeni yönelimler ve köklü değişiklikler demektir.
Mevcut idari ve siyasi sistemi köklü bir şekilde değiştirmenin neden gerekli olduğu ve bu değişikliklerin hangi düzeylerde olması gerektiği sistemin yapısı ve ortaya çıkardığı temel meselelerle ilişkilendirilerek gerekçelendirilecektir. Amaç, başta Kürdistan meselesi olmak üzere kurulu düzenin yapısından kaynaklanan meselelerin savaş ve şiddet tedbirlerine başvurmak yerine, hukuk ve siyaset düzleminde çözme çabalarına bir katkı sunmaktır.

1. Merkez ve çevre ilişkisinin yeniden düzenlemesi

Modern Türkiye’nin tarihini aynı zamanda merkez ve merkez-kaç kuvvetler arasındaki çatışma tarihi olarak adlandırmak mümkündür. Türkiye, merkezin bütün güç ve yetkileri elinde tuttuğu katı bir yönetsel ve siyasal sisteme sahiptir. Buna karşın Türkiye’nin altında imzası bulunan uluslararası sözleşmeler özerk yerel yönetimleri (desantralisation) demokrasinin ve yurttaşların kamusal hayata daha etkin bir şekilde katılmasının bir gereği olarak görmektedir. Bu yaklaşıma en bariz ve ilk örneklerinden biri 1985 yılında kabul edilen Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı (European Charter for Local Self-Goverment) teşkil etmektedir. Giriş bölümünde Şart’ı imzalayan devletlerin vatandaşların kamu işlerinin sevk ve idaresine katılma hakkının ve bu hakkın en doğrudan kullanım alanının yerel düzeyde olduğuna kani oldukları ifade edilmektedir. Özerklik Şartı, özerk yerel yönetimlerin korunması ve güçlendirilmesinin demokratik ilkelere ve idarede adem-i merkeziyetçiliğe dayanan bir Avrupa oluşturulmasında ayrıca önemli bir katkı sağlayacağı vurgulanmaktadır. Bu nedenle de yerel yönetimlerin, gerek sorumluluklarının kullanılmasını mümkün kılan olanak ve yöntemler bakımından, gerekse sorumlulukların karşılanması için gerekli kaynaklar bakımından geniş bir özerkliğe sahip olmasının gerekli olduğu teyid edilmektedir.
Ancak bu Şart 1991 yılından beri Türkiye’de yürürlükte olmasına rağmen, Şart’ın başta idari vesayeti hafifleten maddeleri olmak üzere yerel yönetimlerin hukuki, siyasi, mali ve örgütsel konumunu güçlendiren bütün maddelerine çekince konulmuştur. Bu çekinceler en başta, merkezi devlet tarafından atanmalarına rağmen valilere; halk tarafından seçilmiş yerel yöneticiler üzerinde Demokles’in kılıcı gibi davranma olanağı sağlamaktadır.

2. Devlet ve demokrasi ilişkisinin yeniden tanımlanması

Türk resmi doktrini ve kamu hukuku devleti, halkın üstünde ve dışında, mutlak, mistik ve organik bir varlık olarak vazetmekte ve dolayısıyla devlete atfedilen toprak, halk ve egemenlik gibi temel sıfatlar mutlaklaştırılmaktadır. Anayasadaki ifadesiyle “Yüce Türk devletinin bölünmez bütünlüğü” anlayışının bir gereği olarak, devletin temel sıfatları totaliter ve baskıcı politikalara gerekçe teşkil edecek şekilde araçsallaştırılarak demokrasi, yurttaşların eşitliği, özgürlüğü ve katılımı gibi temel demokratik süreç ve normlardan soyutlanmaktadır. İkincisi, devlet ırk temelinde, yani Türk etnisitesi temelinde tarif ve inşa edilmektedir.
Bu kutsal ve etnik eksenli devlet anlayışı vahim sonuçlar doğurmaktadır. Zira kutsal devlet telakkisi, egemenlik kavramını demokrasiden ve halkın özgür iradesinin gücün asıl kaynağı olması gerektiği gerçeğinden bağımsız hale getirilerek, her türden vesayetçi rejimin ortaya çıkmasına zemin yaratmaktadır. İkincisi, devlet Türk etnisitesine dayandırıldığı için de Türkiye’nin etnik, dilsel, dinsel ve kültürel çoğulculuğunun kamusal hayata katılımı dıştalanmaktadır. Nihayet başka halkların varlığı, hakları ve eşitliği inkar edildikçe de, asimilasyon ve eliminasyon politikalarına yol açılmaktadır.
Çok uzağa gitmeye gerek yok. Halen yürürlükteki 1982 tarihli darbe anayasasının dibacesinde, “Türk millî menfaatlerine, Türk varlığına, Türk devletinin ve ülkesiyle bölünmezliği esasına, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerine, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliği karşısında olan hiç bir eylemin” koruma göremeyeceği açıkça belirtilmektedir. Hemen belirtmek gerekir ki bu hüküm, Türkiye’nin altında imzası olsun veya olmasın, uluslararası hukukun temel ilkeleri ve sözleşmelerinin ruhuna ve lafzına taban tabana aykırıdır. Zira modern uluslararası hukuk “koruma sorumluluğunu” (responsibility to protect) egemenliğin en temel vasıflarından biri olarak nitelendirmektedir ve bu sorumluluğu yerine getirmeyen ülkelerin meşruiyetini sorgulanmaktadır.
Buna karşın, Türk anayasında ‘Benim resmi ideolojime karşı davranırsanız her türden korumadan yoksun kalacaksınız’ hükmü korunarak, Türkiye’nin, hem AB’ye aday ülke olmasından hem de Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi üyesi olmasından kaynaklanan bütün değer ve yükümlülükler hiçe sayılmaktadır. Mevcut anayasa, sonuç olarak, etnik hakimiyeti meşrulaştıran ideolojik bir buyruk ve belge hüviyetini korumaktadır. Yeni bir anayasa en başta aidiyete, inanca, cinsiyete ve felsefi görüşe bakılmaksızın yurttaşlar arasında eşitliği, özgürlüğü, adaleti ve dayanışmayı esas alan normatif eksenli bir ‘akım’ olabilmelidir.

3. Devlet ile millet/halk ilişkisinin yeniden tanımlanması

Türkiye’nin yaşanan gerçekleri ve tarihten gelen temel problemleri dikkate alındığında, devlet ve halk arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanması kalıcı bir barış ortamı ve kapsayıcı bir demokrasinin zorunlu bir koşulu olarak ortaya çıkmaktadır. Bunun yolu da en başta devletin ideolojik, etnik ve dinsel tarafsızlığının sağlanmasından geçmektedir.
Jürgen Habermas haklı olarak devlet erkinin ideolojik olarak tarafsız bir şekilde icra edilmesini (weltanschauliche Neutralitat der Staatsgewalt) modern bir hukuk devletinin en temel vasıflarından biri olarak görmektedir. Öyle ki Habermas’a göre, eğer bir egemenlik tarafsızlığını haklı çıkaramıyorsa, gayri meşrudur; çünkü bu, bir tarafın kendi iradesini diğer bir tarafa dayatması sonucunu doğurur. Devletin ideolojik ve etnik yansızlığını sağlamanın diğer bir aracı da, yine Habermas’la ifade edersek, “anayasal yurtseverlik” (Verfassungspatriotismus) olabilir. Anayasal yurtseverlik, resmi bir ideolojiye ya da herhangi bir kavmin milliyetçiliği ve bunlardan kaynaklanan baskıcı ve ayrımcı hükümleri yerine, eşitlik, özgürlük ve adalet gibi anayasal prensiplere dayanmayı ve bunları hem vatandaşlar arasında hem de vatandaş ve devlet arasındaki ilişkinin temeli haline getirmeyi ifade eder.

Peki, bu tarafsızlık nasıl sağlanabilir?

Bunun için, bir yandan vatandaşlığın hukuki ve siyasi (etnik olmayan) bir manada tarif edilmesi, diğer yandan Cumhuriyet tarihi boyunca yadsıma ve yoketme politikalarının hedefi haline gelmiş olan Türkiye’nin milli, dinsel, dilsel ve kültürel çoğulculuğunun anayasal güvenceye kavuşması gerekmektedir. İlkiyle (yurttaşlığın hukuki ve siyasi tanımı) egemenliğin kaynağını teşkil edecek olan bütünün ifadesi olarak vatandaşlık kavramı her türden “etnik vurgu”dan arındırılması sağlanabilir. İkincisiyle de (çoğulculuğun tanınması ve onu meydana getiren birimleri eşitliği) Türkiye’yi oluşturan bütün halkların, inanç gruplarının ve farklı kimliklerin yasalar önünde eşitliği ve eşit koruma hakları garanti altına alınabilir.
Özetle, anayasada “etnik vurgu olmasın” yaklaşımı, etnik kökene bakılmaksızın bütün yurttaşların yurttaş olarak eşitliği ve bu nitelikleriyle egemenliğin kaynağı olması telakkisi ve talebini içerdiği ölçüde anlamlı ve demokratik bir önermedir. Ancak, Türkiye’yi oluşturan halkların haklarının anayasal güvenceye alınmasını dıştaladığı oranda da yanlış ve yaşanan gerçekleri yansıtmayan bir tutumdur.
Öte yandan, ‘Anayasa yapım tekniği’nin buna engel teşkil ettiği iddiasi inandırıcı olmaktan uzaktır. Mesela İspanyol Anayasası (1978) “millet” (İspanyol ulusu, bütün yurttaşlar) ve “milliyetler” (kurucu birim ve bölgelerin her biri) arasında bir ayrım yaparak bu meseleye ‘teknik’ açından bir çözüme kavuşturduğu görülmektedir. Gerçekte İspanyol Anayası’nın 2. maddesi, bir yandan İspanyol milletinin çözülemez birliğinden, bütün İspanyolların bölünmez ve ortak vatanından sözederken, diğer yandan İspanya’yı oluşturan milliyetlerin ve bölgelerin öz-yönetim hakkını tanımakta ve onlar arasındaki dayanışmayı garanti altına almaktadır. 3. maddenin ikinci bendinde Kastilya dilinin devletin resmi dili olduğu güvence altına alınırken, 2. bendinde ise diğer İspanyol dillerinin öz-yönetim hakkıyla donatılmış ilgili topluluklar nezdinde ve onların kuruluş kanunlarına uygun olarak resmi dil olmaları gerektiği güvence altına alınmaktadır.
Buradan hareketle, Türkiye Cumhuriyeti’nin amacı, içeriği, görev ve sorumlukları, yurttaşların hak ve ödevleri hukuk devleti ekseninde ve gerçekte bu nitelikleri hak edecek şekilde tarif edilebilir. Ancak bu, mevcut merkezi siyasi ve idari yapının köklü bir şekilde değişmesi demektir.

4. Merkezi siyasi sistemin yeniden yapılandırılması

AKP’nin son 10 yıllık iktidarlaşma sürecinin de bariz ve öğretici bir şekilde ortaya koyduğu gibi, Türkiye’de yaşanan sistem krizi ve bundan kaynaklanan çatışma ve meseleleri, merkezi yapı, demokrasi ve demokratik çoğulculuk ekseninde köklü bir şekilde yeniden düzenlenmeden çözmek mümkün görünmemektedir. Dıştalanmış çevrenin gücünü merkeze taşıma ve merkezi demokratikleştirme/reforme etme misyonuyla ortaya çıkan AKP Hükümeti ise, bu hedefi gerçekleştirmek bir yana, merkezi daha da güçlendiren politikalardan medet umar hale gelmiştir. Başka bir ifadeyle, ister mevcut parlamenter yapı devam etsin, isterse başkanlık ve/veya yarı başkanlık sistemlerinden birine geçilsin, yurttaşların hak ve hürriyetleri tam ve etkin bir şekilde garanti altına alınmadan, farklı inanç grupları, kimlikler ve hayat tarzlarına yönelik ayrımcılık ve dıştalama politikalarından vazgeçilmeden ve nihayet halkların varlığı ve kendilerini yönetme taleplerinin meşruluğu tanınmadan, Türkiye’nin köklü meseleleri çözüme kavuşturulamaz.
Türkiye’de yüzyıllardır yaşanan ve bugün daha çok Kürdistan meselesi bağlamında somutlaşan acıları, problemleri ve çatışmaları mevcut sınırlar bağlamında öz-yönetimlere olanak sağlayacak desantral, demokratik ve çoğulcu bir anayasa ve siyaset sistemiyle çözülebilir. Böyle bir yapıya özerklik ve/veya federalizm ekseninde gerçekleştirilecek düzenlemelerle ulaşmak mümkündür. Bu talep, aynı zamanda mevcut sınırlar içinde siyasi ve demokratik çözüm arayan bütün Kürt partileri ve toplumunun ezici bir çoğunlukla sahip çıktığı makul bir taleptir.

Yeniden kuruluş sürecinin önü açılacak mı?

Bu yazıda, Türkiye’de Kürdistan meselesinin Kürtlerin kendini yönetme taleplerine olanak sağlayacak federal ve/veya özerklik modelleriyle mevcut sınırlar içinde çözülmesinin mümkün olabileceği vurgulanarak, gerek iç gerekse uluslararası ve bölgesel koşulların bu tarz demokratik ve siyasi bir çözüm için olgun ve teşvik edici olduğu dile getirildi.
Türkiye, siyasi haritaların yeniden çizilmesine olanak sağlayan sonuçlara yol açabilecek bölgesel bir krizin hızla en üst noktaya doğru evrildiği bir dönemden geçmektedir. Kriz dönemleri, aynı zamanda alternatif seçeneklerin en yalın biçimde tezahür ettiği; hata, esneme ve geciktirme marjı son derece düşük olan kritik anlardır. Bu, krize taraf olanlar açısından erteleme taktiklerinin ve zamana oynama imkanlarının olağanüstü kısıtlandığı anlamına gelir. Bu saptama, bizi aynı zamanda mevcut siyasi sürecin can alıcı sorusuna götürmektedir: AKP Hükümeti, Kürtlerin özgürleşme / öz-yönetimlerini kurma hareketlerine geleneksel devlet politikalarıyla mı karşılık verecek, yoksa Kürtlerin de eşit ve özgür bir bileşen ve partner olarak yer aldığı sahici bir yeniden kuruluş sürecinin önünü mü açacak?
Hükümetin mevcut politikaları ve bizzat Başbakan’ın açıklamaları bu soruya olumlu bir cevap vermeyi ne yazık ki oldukça zorlaştırıyor. Ancak yapılacak tercihin, bütün bir Türkiye’nin geleceğini ipotek altına alma ile eşit ve ortak yeni bir gelecek kurma arasında olduğu artık iyiden iyiye biliniyor.


DR. NAİF BEZVAN /  Almanya’da Soysal Bilimler eğitimini tamanladıktan sonra Siyaset Bilimi dalında doktora çalışması yaptı. Dr. Bezwan’ın bir araştırması 2008 yılında Nomos Yayınları tarafından Almanca yayınlandı.