Somut durumun somut analizi bizim şu sonucu çıkarmamıza imkan vermişti: Kobanê'de YPG-YPJ güçlerinin destansı direnişi ve Türkiye'de 6-8 Ekim serhildanıyla, dünya da ise 1 Kasım "uluslararası dayanışma" hareketiyle zirveye ulaşan Kobanê'yi savunma hareketi, bölgede kuvvetler dengesini Kürdistan'ın tüm parçalarından yana ciddi olarak değiştirdi; Türkiye uluslararası izolasyona sürüklendi, PKK ise izolasyondan çıktı; AKP hızla zayıflamaya, oy kaybetmeye ve ekonomik dengeleri koruyamaz olmaya başladı; PKK, ise Kürdistan'ın bütün parçalarında güç kazandı, aynı zamanda, Güney'de bir "Kürt oluşumunu önleyemeyince", bütün gücüyle PKK-KDP çelişkisine oynayan AKP'nin bu çizgisi iflas etti, DAİŞ'e karşı mücadelede HPG Güney'e, KDP ve YNK de Rojava'ya yardım ederek, Kürdistan ulusal demokratik güçlerinin birliği sağlandı. Böylece ilk defa, "sınırların silikleşerek korunması" temelinde, tüm parçaların demokratik birliğinden oluşan Kürdistan gerçekliği Ortadoğu'da ve dünya siyasetini etkileyen bir hakikat olarak ortaya çıktı.
Bu gelişmeler, Türkiye'yi şu ikilemle karşı karşıya bıraktı: Türkiye ya "kendi Kürdistan sorununu" kendisi Öcalan'la, Kandil'le, HDP'yle "müzakere" ederek çözecek; ya da bu sorun "küresel ve bölgesel güçlerin" yer aldığı bir uluslararası platformda çözülecek... Birinci yol, "birlikte yaşamaya", ikinci yol ise "ayrı yaşamaya" kapıyı açacak...
Eğer HDP heyetinin Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan'la yaptığı toplantıdan elde edilen "izlenim", bir "yeni hükümet oyalamacası" sonucu doğmadıysa ve örneğin Hükümetin içinden bilgi vermekle tanıdığımız Abdülkadir Selvi'nin iki gün üst üste yazdığı yazılardaki görüşler hükümetin görüşlerini yansıtıyorsa, Türk devleti, yukarıda dile getirilen bölgesel durumu ve bunun doğuracağı sonuçları kavramış demektir. Şu satırları okuyalım:
"Kobani bu süreci bir ölçüde yeniden formatladı. Bu nedenle artık sürece, "Kobani’den önce Kobani’den sonra" diye bakmamız gerekiyor. Kobanê’nin bize dayattıkları var. Elimizi çabuk tutmamızı ve süreci hızlandırmamızı öğretti. Çünkü süreç çok güçlü iki tehditle karşı karşıya. Bunun başında IŞİD’i bahane ederek bölgeye dönen ABD yer alıyor. İkincisi ise silahı elinde bulunduran güç, yani Kandil...
Çözüm demek Kandil’in tasfiye edilmesi demekti. Bu durum çözümün başlarında bir direnç oluşturuyordu. Ama son zamanlardaki direnç bu değil. Daha ileri bir aşamaya geçildi. Kandil’in Kobanê üzerinden ABD ile kurduğu ilişkiler sürecin geleceği açısından en önemli tehdit noktasını oluşturuyor."
Ve Selvi, hükümet cenahının bugüne kadar telaffuz edemediği şu gerçeği de açıkça dile getirdi: "PKK’yı hafife almayın. PKK kurulduğundan bu yana Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 Genelkurmay Başkanı, 20 hükümet ve 6 Cumhurbaşkanı değişti. PKK’yı kuran kadrolar ise Kandil’de ve liderleri hayatta. Ortadoğu gibi bir coğrafyada Irak, Suriye, İran, İsrail, İngiltere, Almanya ve ABD ile ilişkiler geliştirmeyi başardılar.
İki Körfez savaşına, Irak ve Suriye’deki iç savaşa rağmen ayakta kalıp, büyüdüler. Dikkat edin "Türkiye topraklarında" diyorum. Çünkü IŞİD’in Irak’ta Erbil’e ve Mahmur Kampı'na yöneldiği, Suriye’de Kobanê’ye saldırdığı bir "İç savaş" sürecinde Kandil’in silahlı mücadeleyi bırakmasını istemek gerçekçi değil."
Bu arada Selvi, "üçüncü göz" hakkında da yazdı. Hükümet, "ya içeride, ya dışarıda çözüm" ikilemi karşısında, görüşmeleri "kendi gözü"yle yürütme inadından vazgeçmiş, ve "ABD ya da uluslararası bir üçüncü göz" ihtimali karşısında, Selvi'nin tabiriyle "milli üçüncü göz" şıkkına razı olmuşa benziyor.
Son olarak şu noktayı belirtelim. Selvi'ye göre Akdoğan görüşme sonrasında, bir yandan "diyalog" kanallarının açılmasına vurgu yaparken, diğer yandan da, "-Temel zemin eylemsizliğin tüm boyutlarıyla hayata geçirilmesi"dir demiş.  Kuto olsaydı, "Akdoğan'a katiliyem" derdi. Ama şu şartla: "Eylemsizliğin tüm boyutlarıyla hayata geçirilmesi" ancak ve ancak "karşılıklı" olabilir.