
Yazımızın dünkü bölümünde “Demokratik Ulusçuluk, ulus sorununun 21. yüzyılda yeni biçimde çözülmesi demektir” vurgusunu yapmıştım. Bu bağlamda yeri gelmişken bazı yanlış anlaşılmalara da değinelim. Kimilerince küreselleşme çağında ulusal-devlet artık aşılmıştır. Bu yeterince açık olamayan bir anlayıştır. Çünkü bu anlayış, devletin, bir ulusal kimliğe dayanmasının aşılması ile devletin, bir organizma olarak fonksiyonunun aşılması arasında yeterince ayrım yapmamaktadır. Devletin, bir organizma olarak fonksiyonunun aşılması uzun bir süreci alabilir. Ama devletin tek ulusal kimliğe dayanan özelliğinin aşılması mümkün olabilir.
C ) YENİ OLGULAR
Son dönemlerde yeni tip bir gelişme olmaktadır. Yeni gelişmelere eskimiş mantıkla yaklaşmak, yeni sürecin özgünlüğünü anlamayı zorlaştırır.
Yeni olan nedir? Yakından bakıldığında 4 yeni olgu göze çarpmaktadır: Birincisi, Öcalan hakkında önceleri ‘terörist başı’ yaklaşımından, Öcalan’ı muhatap alan bir yaklaşıma geçiş yaşanıyor; İkincisi ilk defa Öcalan, PKK ve Kürtler, eskisinden farklı bir biçimde, Türkiye kamuoyunun gündemine geliyor. Kürt sorunu üzerine daha açık bir tartışma için ortam oluşuyor. Türkiye kamuoyu, PKK’yı ve Kürtleri daha yakından tanıma olanağına kavuşuyor gibi bir durum ortaya çıkmaktadır. Ama bu iki yeni olgu, başka bir şeye dayanılarak açıklanabilir. Yani üçüncü olarak, AKP’nin yaklaşımı, daha önceki yaklaşımlardan çok farklıdır. Bu farklılığın nedenleri önemlidir, ama başka bir yazının konususur. Üç kez peşpeşe seçimleri kazanan AKP, devletin daha önceki ‘Misak-ı Milli’ stratejisinin yerine, ABD ile ittifak temelinde alt-emperyalist ülke olmakta olan Türkiye’ye yeni bir strateji belirliyor. ‘Yeni Osmanlıcılık’ düşüncesi, alt-emperyalist ülkenin yeni devlet stratejisi olması anlamına gelir. Dördüncüsü, Ergenekon operasyonlarıyla yeniden dizayn edilen askeri bürokrasi ile AKP’nin hedefleri, ‘Yeni Osmanlıcılık’ projesinde birleşebilmektedir. Dolayısıyla devlet ve AKP arasındaki stratejik bir ortaklıktan bahsedilebilir.
Bu yeni olguları görmek gerekir. Eski mantıksal yaklaşıma kapılarak, bu yeni olguları görmezlikten gelmek doğru olmaz. Yeni olguları doğru yorumlamak, hayati derecede önemlidir. Kanımca, AKP’nin İslami vurguya dayanan Yeni Osmanlı projesinin en önemli ayaklarından biri Ortadoğu’da bir Türk-Kürt ittifakını kurmaktır. AKP ve Devlet, Türkiye Kürtleri, Öcalan ve PKK ile anlaşmadan Ortadoğu’da bir Türk-Kürt ittifakını mümkün görmemektedir. AKP, zaten Talabani ve Barzani ile ittifak içindedir. Ama Türk-Kürt ittifakı için yetersizdir, dolayısıyla AKP, Türkiye Kürtleriyle ittifak kurmaya çalışacaktır, ama bu ittifak arayışında ilkin Öcalan ve PKK’yı muhatap alıyormuş gibi davransa da, uzun vadede Öcalan’ın etkisini kırmayı ve PKK’yı tasfiye etmeyi düşünmektedir. Yani AKP ve devlet, Öcalansız’ ve PKK’sız bir Türk-Kürt ittifakını amaçlamaktadır.
Barış, çözüm ve demokratikleşme
Akil İnsanlar Komisyonu kurulsa da, genel bir af çıksa, Öcalan ev hapsine alınacak şekilde serbest bırakılsa bile, tüm bu gelişmeler, Kürt sorununun kısa sürede çözüleceği, Türkiye’nin demokratikleşmeye başlayacağı anlamına gelmez. Mevcut devletin ve AKP’nin demokratikleşme çabaları, görüntünün ve biçimselliğin ötesine gidemez. AKP, sistemin uzun vadede çıkarları adına, bazı konularda taviz verebilir. Haluk Gerger, çok doğru bir biçimde ‘barış’ ve ‘çözüm’ arasında ayrı yapıyor. ‘Barış’ ve ‘çözüm’ aynı şeyler değildir. Kanımca bu yeni sürecinin en belirgin özelliklerinden biri, geri döndürülmesi çok zor olan bir süreç olmasıdır.
AKP ve sisteme güvenerek, gerçek demokratikleşmeyi sistemden beklemek, doğru değildir. Zaten savaşan örgüt olarak PKK’nın kendisi, gelişmeleri ihtiyatla karşılayacak kadar politik tecrübeye sahiptir. Bizim, ‘ihtiyatlı olun’ dememiz gereksizdir.
Yeni dönem, Kürtler açısından yeni olanaklar sunmaktadır. Bazıları ‘silahların bırakılmasını‘, mücadelenin bittiği şeklinde anlamaktadırlar. Bu yaklaşım, olaylara politik açıdan değil, olaylara silahın bakış açısından baktıklarını ispat etmektedir. Kimileri ise Kürt davasına ihanet edildiğini ileri sürmektedirler. Bu yaklaşımın politik miyopluğu şu üç eksiklikten kaynaklanıyor: 1) Yeni bir ulus anlayışının, Demokratik Ulus paradigmasının içeriğini anlayamamak; eski etnik ulus anlayışına saplanıp kalmak; 2) Sürece destek veren, milyonları aptal yerine koymak; Kürt Özgürlük Hareketinin, deneyimlerini ve tecrübelerini küçümsemek; 3) Her türlü uzlaşmayı veya reformları reddetmek.
Marksist teorinin, devrim ve reform ilişkisine yaklaşımı, esasen açık ve belirgindir; Sosyalistler elbette esas olarak devrimin ürünü olan reformları savunurlar. Ama bazı sosyalistler, devrimin ürünü olmayan reformları reddelerler, kabul etmezler; bu yaklaşım tek-boyutludur. Devrimin ürünü olmasalar da bazı reformlar ve uzlaşmalar elbette kabul edilebilirler.
Barış, sadece mücadelenin yeni araçlarla sürdürülmesi demektir. Demokratikleşme çabaları ve çözüm ise, yeni araçları ustaca kullanmayı gerektirir. Demokratikleşme ve çözüm, hem açık hedef ve programı, hem örgütlenmeyi, hem de milyonlarca insanın eylemliliğini gerektirir.
D ) ÖCALAN’IN MEKTUBU VE YORUMLAR
Abdullah Öcalan’ın mektubu, çeşitli yorumlara ve eleştirilere maruz kaldı. 22 Mart’ta bütün gazeteler, Öcalan’ın mesajını manşetten verdi: Milliyet (Silahlara Veda), Hürriyet (Silah Devri Bitti), Cumhuriyet (Yeni Döneme Geçiş), Birgün (Öcalan’dan Tarihi Çağrı: Çekilin), Evrensel (Silahlar Susacak, Siyaset Başlayacak), Yurt (AKP-PKK uzlaşması tamam gibi)… Manşetler, Öcalan ve Kürt sorununun Türkiye kamuoyunda farklı bir biçimde gündeme geldiğinin ispatıdır. Bu manşetlerin başka bir anlamı şudur: Öcalan, PKK ve BDP, içinde bulunduğumuz bu süreçte politik gündemi belirleyen aktörlerdir.
Politik gelişmeleri anlayamayanlar veya çarpıtmaya çalışanlar elbette olacaktır. Bazı Aleviler, mektubun özünü dikkatten kaçırarak, kendilerinden bahsedilmediği için Öcalan’ın mektubunu eleştirmektedirler. Alevilerin adının geçmemesi bir eksiklik olarak görülebilir. (Nihayet Öcalan daha sonraki mektubunda bir tek kişi de yanlış anlamışsa bundan üzüntü duyacağını, Alevi kültürüne inancına saygısının sonsuz olduğunu bildirmiştir.) Mektupta bizim de katılmadığımız bazı noktalar vardır, ama mektubun içeriği geleceğin birlikte kurulması için herkesi mücadeleye davet ediyor. Şöyle diyor Öcalan:
“Kadınları, ezilen mezhepleri ve kültürel varlık sahiplerini, işçi sınıfı temsilcileri ve herkesi çıkışın yeni seçeneği olan demokratik modernite sisteminde yer tutmaya çağırıyorum. Ortadoğu ve Orta Asya demokratik bir düzen aramaktadır. Herkesin özgürce ve kardeşçe model arayışı ekmek kadar ihtiyaçtır. Bu modele Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasının öncülük etmesi kaçınılmazdır. Tıpkı yakın tarihte Misakı Milli çerçevesinde birlikte gerçekleşen kurtuluş savaşı gibi.”
Lenin: Hiç uzlaşma olmayacak mı?
Öcalan, Ortadoğu ve Orta Asya’nın demokratik bir düzene ihtiyaç duyduğunu vurgulamaktadır. Kürt hareketinin dinamizmi, Ortadoğu’nun demokratikleşmesi için büyük bir etkendir; öte yandan demokratikleşme çabaları, sosyalistler için muazzam olanaklar sunmaktadır. Politika sanatını kavrayamayan kendini sosyalist sanan bazı insanlar, Öcalan’ın mektubunu, tasfiyecilik, teslim olma ve sistemle uzlaşma olarak görmektedirler. Biçime ve üsluba takılıp kalan, üslubun arkasında yatan devrimci demokratik potansiyeli görmeyen şabloncu sosyalistler az değil.
Lenin, uzlaşmalar arasında farkı görmeyen, her türlü uzlaşmayı reddedenleri, sol komünist çocukluk hastalığına tutulmakla eleştirmiştir. Lenin ‘Hiç Uzlaşma Olmayacak mı?’ başlıklı yazısında, her özel durumda doğru yolu bulabilmek için kafayı işletmek gerektiğini vurguladıktan sonra şunları yazar:
“Kendinden daha güçlü olan bir düşman, ancak en son dereceye varan bir kuvvet gerilimi pahasına ve düşmanlar arasındaki en küçük “yarığı”, ayrı ayrı ülkeler burjuvazileri arasında, her ülkenin içindeki burjuvazinin çeşitli grupları ve kategorileri arasında en küçük çıkar çelişkilerinden ve aynı zamanda geçici bir müttefik olsa da, sallantılı olsa da, koşula bağlı bulunsa da, pek o kadar sağlam ve güvenilir olmasa da, sayıca güçlü bir müttefiği kendi tarafına kazanmak için, en küçük olanaktan en büyük özen ve uyanıklıkla, en ustaca ve en akıllıca yararlanıldığı takdirde, yenilgiye uğratılabilir. Bu gerçeği kim anlamadıysa, ne Marksizmin, ne de genel olarak çağdaş bilimsel sosyalizmin zerresini anlamamıştır.”
Politika, ulaşılmamış, keşfedilmemiş olan yüksek bir dağın tepesine ulaşmanın çetin tırmanışına benzer. Zikzaklar yapmak, geri çekilmek, dolambaçlı yollardan hedefe gitmek demektir. ‘Saf’ bir sosyal devrim bekleyenler, demokatikleşme çabalarını genellikle küçük görürler, oysa politik demokratikleşmenin, sosyal devrimler için en elverişli zemini hazırladığı tarihsel deneyler tarafından doğrulanmıştır.
E ) SONUÇ
Son dönemdeki gelişme, yeni bir başlangıç, bir milat olarak görülebilir. Yeni bir Türkiye’nin tohumları atılmıştır. Sadece tohumlar atılmıştır. Bu tohumların nasıl çiçekleneceği, devrimci-demokrat güçlerle buna karşı olan güçlerin mücadelesi tarafından belirlenecektir. AKP, ilerici ve demokrat bir parti değildir. Dayandığı ideoloji ve savunduğu sistem, AKP’nin demokrat olmasına olanak vermez. AKP’ye güvenmek büyük hata olduğu gibi, barış ortamından yararlanmayı reddetmek de yanlış olur.
AKP ve devlet, PKK’yi tasfiye etme çabasını uzun sürece yayma politikasını izlemekten vazgeçmeyecektir. Yeni Osmanlı projesi çerçevesinde AKP, Öcalan’ı ve PKK’yi ilkin kullanmayı, sonra etkisiz hale getirmeyi hesaplamaktadır. Ama evdeki hesap çarşıya uymayacaktır. Sonuçta, Öcalan’ın bu süreçten daha güçlenmiş olarak çıkması daha büyük bir olasılıktır. Ve Öcalan’ı kullandığını düşünen Tayip Erdoğan’ın, Öcalan tarafından kullanıldığı açığa çıkacağa benziyor. Ama egemen devlet sisteminin gücü olanakları, elinde bulundurduğu kartlar küçümsenmemelidir.
Öcalan’ın “devletin, etnisitesi ve dini olmaz” şeklinde dile getirdiği, etnik ve dinsel kimlikten uzak ulus anlayışı, tüm ezilenlerin politik alandaki özgürlüklerini içerir ve ezilenleri harekete geçirecek bir anlayıştır; ama bu etnik temelden uzaklaşmış bir devlet anlayışı, MHP ve CHP’nin belli kesimlerini, kendisini sosyalist sanan ulusalcıları harekete geçirecektir. Başlayan tartışma, mücadele, sonuçlarını önceden tamamen kestiremeyeceğimiz gelişmelere yol açabilecek niteliktedir. Geriye döndürülmesi mümkün olmayan veya çok zor olan bir süreç başlamıştır.
İttifaktan emekçilerin ittifakı anlaşılmalıdır
Etnik ve dinsel temelden arındırılmış bir ulus anlayışı, yuvarlanan kar topunun büyümesi gibi bir gelişmeye de yol açma potansiyeli taşımaktadır. Türk sözcüğünün Anayasa’dan kaldırılması konusunda bazı yanlış anlaşılmalar olabilir. Türk sözcüğünün anayasadan kaldırılması, “acaba Türklüğümüz elden mi gidiyor?” sorusunu akla getirdiğinden korku ve endişelere yol açabilir ve açacaktır. İlkin şunu söyleyelim, ilk süreçte bireylerin değil, devletin Türk etnik kimliği aşılıyor, etnik ve dinsel kimliği olmayan bir demokratik devlet düşünülüyor. Ama bu durum, bireylerin kendilerini istediği gibi tanımlamasına engel değildir. İsteyen herkes, Türküm, Kürdüm, Ermeniyim, Süryaniyim vb deme özgürlüğüne sahiptir. Uzun vadede ise, bireysel alanda etnik veya milli kimliği aşacak yeni tip üst kimliklerin ortaya çıkması, insanlık için ilerletici bir düşünce olacaktır.
Öcalan program açısından, AKP ve Erdoğan karşısında daha avantajlıdır. Uzun zamandır hazırlanmış bir programdır. Türkiye emekçilerini kazanabilecek bir programdır. Ama AKP, devletin askeri ve otoriter gücü ile medya tarafından desteklenen dezenformasyon ve manipülasyon araçlarına sahiptir. Hangi iradenin üstün geleceği, akıllı ittifaklar politikasına, kararlılığa ve hata yapmamaya bağlıdır.
Kürt Özgürlük Hareketi, Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecinde en demokrat-devrimci gücü oluşturmaktadır. Ama eğer Kürt sorununun çözülmesinden sonraki süreçte, (ki onyılları alabilir) programını yenileyerek, yüzünü sosyalizme doğru çevirmez ise, tutucu özellikler gösterme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Öcalan’ın oluşturduğu çizgi ve program, esas itibariyle Kürtlerin koşulları tarafından belirlenmiştir. Elbette bu program, sosyalizm açısından bakıldığında, sınırlı ve yetersizdir. Çünkü ekonomik sorunlara ilişkin olguları içermemektedir. Ayrıca eleştirilecek bazı yanları vardır; ama programın sınırlarını ve yetersizliklerini aşmak, hem daha derinlikli ideolojik-teorik çabaları, hem de Türkiye işçi sınıfının, Ortadoğu’da ezilen halkların demokratikleşme sürecine katılmalarını gerektirir. Dolayısıyla Türk işçileri, Türk sosyalistleri ile Kürt hareketi arasında birbirini besleyen ve güçlendiren ittifak bugün, her zamankinden daha fazla gereklidir. Sosyalizm açısından bakıldığında, elbette Türk-Kürt ittifakından, emekçilerin ittifakı anlaşılmalıdır. Türk, Kürt, Alevi, Sünni ve benzeri kesimlerden emekçilerinin daha üst düzeyde bir ittifakı gerçekleşmeden gerçek demokratikleşme başarılı olamaz. Sosyalizm ise gerçek bir demokrasi mücadelesi yaşanmadan gerçekleşemez. BİTTİ
YENER ORKUNOÐLU