Devletçi sistemin siyasal, toplumsal ve ekolojik krizine paralel Türkiye’ de katı merkeziyetçi, ulus devletin tek adam diktatörlüğünün neden olduğu derin bir siyasal kriz yaşanmaktadır.

Militarist bürokrasinin kurucu iradesi ile kurulan Türk ulus devletinin Bonapartist rejimi, yüzyıldır otoriter, militarist ve milliyetçi zihniyeti ile halklar üzerine karabasan gibi çökmüş, toplumun çoklu kimliğine ve çeşitliliğine, tekçiliği ve merkeziyetçiliği dayatan savaş ve güvenlikçi politika ısrarı ile ülke halklarının geleceği karartılmıştır.

Sistem, çözümsüzlükte ısrar anlamına gelen jeo-stratejisi ile toplumun yüz yıllık biriken sorunlarını çözemediği gibi savaşı tek çıkar yol olarak topluma dayatmaktadır. Bu nedenle Kürt siyasal hareketinin çözüm perspektifini kabul etmediği gibi, görüşme masasını da her seferinde devirmiş, çözümü savunan, çözümden yana olan Kürtlere savaş ilan etmiştir.

Devletin yüz yıllık stratejisi gereği Kürdistan’ı yeniden işgal ve ilhak etmesi, kentleri yakıp yıkması, insanları diri diri yakması karşısında halk, hem Kürt statüsü için hem de Türkiye demokrasisi için direniş içinde olmuştur. Bu direnişe topyekün savaşı dayatan iktidar bloğu geçmişten farklı olarak kırsalın yanı sıra orta ölçekte kent merkezlerinde sürdürdüğü savaş ile ağır siyasal ve sosyal travmaya neden olmuştur. Devletin her tür askeri teknoloji ile donattığı ordunun hava ve kara gücü yanında özel güvenlik güçlerine karşı gençlerin eşit olmayan koşullara rağmen kendilerini ve kentlerini savunma direnişleri, Kürt sorununu Kürdistan sorununa evirmiştir. Kürtler, özyönetim direnişleri ile hem statüleri, hem de işgalci güçlere karşı hakları için nasıl mücadele edileceğini, kendi çözüm alternatifleri ile faşizmi alt ederek, demokratik toplum inşasının mümkün olacağını göstermişlerdir.


Devlet Kürdistan statüsünü engellemek istemektedir

Devletin isteyerek özgürlük ve haklarını vermeyeceğini tarihi mücadelelerden bilen Kürtler, devletten ve egemenlikçi sistemden beklemeden, toplum dinamiklerinin öz-güçlerine dayalı örgütlü mücadelesi ile toplum kendi özgürlüğünü ve adaletini kazanacağı inancıyla direnişte olmuşlardır. İktidar emeğe, sermayeye olduğu kadar özgürlüklere de el koyarak büyümeye, el koyduğu toplum değerleri üzerinden çepere ve çevreye doğru kanser hücresi gibi yayılmak, yaygınlaşmak ister. 

Vekalet savaşları ile devam eden Üçüncü Dünya Savaşı’nın yol açtığı fiili durumdan her küresel güç gibi Türkiye’ de azami fayda için çevreye yayılmak ve yaygınlaşmak istemektedir. Gerek askeri ve siyasal faaliyetleri ile gerekse sosyal politikaları ile bir yandan kürsel ve bölgesel güç olduğu için yayılmak, yeni toprakları ilhak ve işgal etmek istemekte, öte yandan şafağın-da olduğumuz Kürdistan statüsünü engellemek istemektedir. Kürtstatüsünü engelleme amacı ile kimi bölgesel ve küresel güçlerle ittifak içinde olsa da, bölgenin paylaşılmasında ve geleceğinde söz sahibi olmak istemesi nedeni ile bu güçlerle çelişmekte, onların vekâlet savaşçıları ile çatışma durumunu yaşamaktadır.

Başur’da birçok yere konumlandırdığı işgalci kuvvetlerinin yanı sıra, Bakur’da da teyakkuza geçirdiği askeri güçlerle Kürdistan’ı yeniden ilhak ve işgal etmek istemektedir. Lozan’ı kabul etmeyişi, Misak-i Milli hevesi ile Kürdistan’ da yayılmak, yaygınlaşmak istemesi bundandır.

“İkinci Kurtuluş Savaşı” söylemiyle Erdoğan etrafında kenetlenmiş milliyetçi, cinsiyetçi ve mezhepçi devlet bloğunun yol açtığı savaş, siyasi partilere indirgenemeyecek kadar derinlikli ve stratejiktir. Üçüncü Dünya Savaşı’nın neden olduğu fiili durumdan yararlanmak isteyen bu güçlerin Kürt Özgürlük Hareketini çöktürme amaçlı Bakur’da yürüttükleri savaşı Rojava’ya ve Başur’a da yaymak istemeleri bundandır. Kandil, Rojava ve Sincar’ı hedef göstererek, bir bütün Kürdistan’ ı işgal etmek için bir kısım Kürt siyasal yapılarını yanlarına çekmek isteme-leri bu stratejinin sahadaki güçlerini tahkimi içindir.

Fars egemenlikçi sistemi de benzeri bir stratejiyi uygulamak istediğinden, Kürdistan statüsü karşısında ittifak halinde olsa da, zaman zaman Türkiye ile karşı karşıya gelmektedir. Fars egemenlikçi sistemi de, Rojhilat üzerinden Başur ve Rojava’ya yayılmak, buraları ilhak etmek istemektedir. Kürt karşıtlığında bir olan ve birlikte hareket eden bu iki bölgesel güç, Irak ve Suriye’ de devam eden savaşın yol açtığı fiili durumdan yararlanmak, egemenlik alanlarını yaygınlaştırmak için karşı karşıya gelmelerinin yol açacağı bölgesel aktörler arası savaş, yeni dengeler ve yeni statüleri yanında ağır siyasal, sosyal sonuçları olacaktır.


Faşizme karşı birleşik cephe örgütlenmesi yürütmeliyiz 

Ortadoğu da devam eden savaşı durdurmak, demokrasiyi inşa etmek bugün üstesinden gelinmesi gereken en temel görev olmaktadır. Kürdistan’ın ilhak ve işgaline karşı tüm Kürdistan’i güçler ve birlikte yaşadığımız halklarla işgali kırmak, ilhaka karşı özgür ülke mücadelesini yürütmenin yanında Türkiye’ de faşizme karşı birleşik cephe örgütlenmesi ile demokratik toplum mücadelesini yürütmek günümüz mücadelesinin asgari müşterekidir.

Bunun için ilk elde yapılması gereken şey; toplum dinamiklerinin tümüne yönelmiş olan faşizme karşı demokrasi cephesi ile karşı durmaktır. Egemenlikçi sistem sömürü ve baskı alanlarının tümünde farklı kesimlere dönük saldırıda birleşmiş, demokrasi karşıtı saflarda bloklaşmış bulunmaktadır. Türkiye gibi katı merkeziyetçi devlet geleneğinin ve onun kurucu ideolojisinin Kürt statüsüne razı gelmeyeceği açıktır. Darbe anayasasını değiştirememiş, değiştirilmesini dahi teklif edemeyen iktidar zihniyetinden beklemek yerine, Türkiye ve bölgenin demokratikleşmesi için toplumsal ve siyasal ihtiyaçlardan hareket eden demokratik siyaset, çözüm perspektifi geliştirmeli, demokratik toplum inşası çalışması içinde olmalıdır.

Savaşı, yoksulluğu, işsizliği, kadın ve iş cinayetlerini nasıl aşacağımızı, mülke ve ticarete nasıl yaklaşacağımızı, toplumun zenginliğini ve mutluluğunu nasıl sağlayacağımızı dert edinmekle kalmamalı, siyasal ve sosyal sorunlara çözüm alternatiflerini de geliştirmeliyiz.

Hem Türkiye’ de hem de Avrupa genelinde demokrasi hareketini geliştirmek, örgütlemek, meşru ve demokratik talepleri için toplum dinamiklerinin yan yana gelmesini sağlamak bugünün temel görevi olmaktadır.

Devletçi sistem yüz yıllardır yürüttüğü ideolojik aygıtlarla toplum dinamiklerini birbirinden uzaklaştırmış, iktidar ve sistemin yedeğine düşürmüştür. Toplum dinamiklerinin birbirine mesafeli, kuşku ve kaygılarla yan yana gelememesini, ayrıksı durmasını fırsata dönüştüren ulus devlete dayalı, parti-devlet bütünlüğü ile işleyen, otoriter disiplinli neo-liberal serbest piyasa kapitalizmi ve muhafazakâr İslam kombinasyonu iktidar bloğunun sürdürülebilirliği mümkün görünmemektedir.

İktidar bloğu arası çelişkiler yeni siyasal, toplumsal yıkımlara yol açarak süreceğinden derin bir siyasal ve ekonomik kriz ve kaosun yaşanma ihtimali yüksektir. Toplum çokluğun ve çeşitliğin fonksiyonu olarak canlı organizma gibi faşizme karşı itiraz edecek ve direnecektir. Bu nedenle sistemin yaygınlaşan, çoğalan ihtiyaçları ile toplum dinamikleri arası çelişki derinleşerek sürecektir. Faşizmin hukuk tanımaz baskı ve sömürüsü karşısında geniş toplumsal kesimlerde yükselen tepki ve öfkenin büyüklüğünün neden olacağı yeni arayışlar gündemleşecektir. Faşizm parlamenter sistemi tasfiye ederek, anayasa ve yasaları çiğneyerek kanun dışılığa savruldukça daha çok suça bulaşacak, iktidar bloğu arası çelişkiler daha da keskinleşerek devam edecek, siyasal ve uluslararası alanda da tecrit yaşayacaktır. 


Sorunların çözümü 

örgütlü güce bağlıdır

Devlet gücü ve olanaklarını ele geçirerek halk kesimleri arasında ideolojik, politik ve örgütsel ilişkiler geliştirerek kendi sürdürebilirliğine alan açan faşizm, sorunları çözemeyerek derin bir kaosun nedeni olacaktır. Bugün yaşanan siyasal ve toplumsal sorunların çözümü, gerçek ihtiyaçlara, bu ihtiyaçların karşılanması için konumlanmış politik güçlerin örgütlü gücüne bağlıdır. İçinde bulunduğumuz süreçten çıkışın iki yolu vardır. Biri sağ popülizm ve faşizm ise, diğeri ise demokrasidir.

Faşizm, kimliklerin, kültürlerin, emekçilerin ve ezilenlerin ihtiyaçlarına bakmaksızın, her neye mal olursa olsun iktidarı elde tutmanın, daha çok kâr, daha çok sömürü ve baskı ile toplumun ekonomik, siyasal, kültürel ve tarihsel değerlerine el koymanın rejimidir. Buradan da çözüm değil, olsa olsa toplumsal alt üst oluşlarla kaos yaşanacaktır.

Hâlbuki toplumun öz-güce dayalı demokratik siyaset mücadelesi ile hem halklarımızın ekonomik refahı ve politik ihtiyaçlarının karşılanması, hem kültürel ve sosyal değerlerin kazanımı, hem de halklarımızın nitelikli ve onurlu barışı mümkün olacaktır. Demokrasiyi yaşamsal kılma; faşist blok dışındaki tüm toplum kesimlerinin kendi adaleti ve özgürlükleri kadar komşu ülke halkları için de umut olma karakterindedir.


HDK-A’da mücadeleyi büyütelim

Birbirimize esirgediğimiz birlikte olma, tarihi ve siyasal sorumluğun gereği olmuştur. Bu anlamda, demokratik toplum asgari müştereki ile HDK-A’da olmak insani olduğu kadar vicdani bir görevdir. HDK-A, bileşenlerin hiçbiri kendi programını bir kenara bırakmadan, kendi parti tüzel kimliğinden vazgeçmeden, stratejilerini terk etmeden, parça bütün ilişkisi içinde özgün ve özerk olacaklarından tüm kimliklere, tüm inanç ve düşüncelere açık olan toplumun sivil demokratik örgütlülüğüdür. 

Siyasi partiler genel ilkelerini terk etmeden, emek hareketleri kendi ekonomik ve demokratik taleplerinden vazgeçmeden, çevre hareketleri, ekoloji hareketleri önceliklerini ötelemeden, kadın ve gençlik hareketleri adalet, özgürlük taleplerini baskılamadan demokraside yan yana gelmenin ortak mücadele hattı olan HDK-A’da mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.

On yıllar boyu inadına bir kararlılıkla yürüttüğümüz mücadelenin değerli birikimleri üzerinden asgari müştereklerimiz bilinci ile HDK-A‘da hareket ettiğimizde, insanlığın evrensel değerlerini yaşamsal kılabiliriz. Bizleri kimliklerimizle ayrıştıran, kimliksel karşıtlığımızdan fayda umanlara inat hep biriz ve birlikte varız deme zamanıdır.   


 * HDK-A Eş sözcüsü