
Irak Şam İslam Devleti-IŞİD adlı örgütün Musul’dan başlayıp Bağdat kapılarına dayanan ilerleyişi mevcut haliyle Irak’ı üçe bölmüş durumdadır. Artık Irak’ı eski Maliki yönetimindeki biçime veya öncesine döndürmek mümkün değildir. Bu durum Suriye’deki parçalılıkla da birleşince artık eski Irak ve Suriye’nin aşıldığı ve Ortadoğu’da sınırların yeniden çizilmekte olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Peki böyle köklü değişim içeren bir durum bu kadar hızlı bir biçimde nasıl ortaya çıktı? Yeni Ortadoğu hangi esaslar üzerinde şekilleniyor? Oluşan yeni Ortadoğu’da Türkiye’nin yeri ve rolü ne olacak? Bu durumu Türkiye nasıl karşılıyor? Belli ki benzer sorulara doğru ve yeterli cevaplar verebilmek gerekiyor.
Öncelikle şunu belirtelim ki, böyle bir durum bir anda ortaya çıkmıyor. Aslında devletçi ve iktidarcı sistemin oluşum gerçeğiyle ve bugün yaşanmakta olan derin kriziyle bağlantılı bir gelişme oluyor. Yine Birinci Dünya Savaşında çizilen Ortadoğu haritasının yarattığı statükonun içerdiği çelişkilerden kaynaklanıyor.
Daha yakın bir zamanlama olarak Körfez Savaşı ile başlayan Üçüncü Dünya Savaşının günümüzde ulaştığı siyasi-askeri durumu ifade ediyor. Bunun içinde halkların demokratik direnişi var, küresel sistem adına ABD’nin yürüttüğü müdahaleler var. ABD-Irak arasında yaşanan Körfez Savaşı, ABD’nin Afganistan ve Irak’a askeri müdahaleleri ve 2011 başından itibaren gelişen “Arap baharı” süreçlerinin ortaya çıkardığı bir sonuç oluyor.
Peki söz konusu süreçlerin yarattığı sonucun belirleyici özelliği ne? Bilindiği gibi, küresel kapitalizm adına ABD askeri müdahalelerde bulundu, savaşlar yaptı, işgaller gerçekleştirdi, model ülkeler yaratmaya ve ittifaklar oluşturmaya çalıştı, fakat bütün bunların hiç birinden kalıcı sonuç ortaya çıkaramadı. Küresel sermayenin çıkarlarına göre yeni bir Ortadoğu yaratamadı. Restorasyon çabaları sonuç vermedi. En son Mısır askeri darbesi ve Suriye tıkanıklığı bunu açıkça gösterdi.
Bütün bunların sonucunda IŞİD’in yürüttüğü saldırı ve Irak’ın Sünni Arap bölgesini ele geçirmesiyle, küresel kapitalizmin artık Ortadoğu’da sınırları yeniden çizmeye karar verdiği ortaya çıktı. Yeni olan ve bölgenin tüm güçleri açısından ciddi önem taşıyan husus işte budur. En azından Irak ve Suriye açısından artık böyle bir sürece kesinlikle girilmiştir. Bu durumun Irak ve Suriye ile de sınırlı kalmayacağı, tersine bölgenin tümüne yayılacağı söylenmektedir.
Belli ki ABD ve İsrail bölgedeki devletleri yeniden bölmekten ve daha da küçültmekten başka bir çare bulamamaktadır. Yeniden emperyalizmin klasik böl-parçala-çatıştır-yönet politikası devreye konmaktadır. Eğer her şeyi planladıkları gibi yapabilirlerse, bölgenin tümünü parçalayarak ve çatıştırarak yönetmek istedikleri anlaşılmaktadır.
Açık ki IŞİD’in arkasında ABD ve İsrail desteği bulunmasaydı, iki günde Irak’ın orta bölgesinin tümünü ele geçirmesi mümkün olmazdı. Evet, bu alanlarda IŞİD’in önemli bir kitle desteğine sahip olduğu doğrudur. ABD işgali ile Saddam Hüseyin Yönetiminin yıkılması ardından işgale karşı direniş içinde kurulmuştur. El Kaide ile ilişkileri kadar Saddam Hüseyin yönetiminin kalıntılarını da bünyesinde toplamıştır. Kısaca dinci ve milliyetçi bir örgüttür ve belli bir kitle desteğine sahiptir.
Elbette bütün bunlar söz konusu ilerleyişinde önemli etkenlerdir. Fakat uygun bir konjöktür ve dıştan ön açıcılık olmasa, IŞİD’in sağladığı son başarıları gerçekleştirmesi yine de mümkün değildir. Bu bakımdan IŞİD’in gerçekleştirdiği son saldırılardaki ABD ve İsrail desteğini görmemek körlük olur. Nitekim ABD ve İsrail’den ciddi bir tepki gelmediği gibi, İran yönetimi, AKP Hükümeti ve KDP de ciddi bir tepki göstermemiştir.
Şu ana kadar yaşanan gelişmelerden anlaşılmaktadır ki, ABD ve İsrail yönetimleri IŞİD’e dayanarak Irak’ı ve Suriye’yi bölmek ve bu temelde İsrail’in güvenliğini sağlamak istemektedir. Bir yerde İran’ın ve Şia mezhebinin gücünü zayıflatarak kontrol altına almaya çalışmaktadır. Fakat bu seferde Sünni Arap toplumuna dayalı devasa bir iktidar gücü ortaya çıkmaktadır. Peki bu güç ne ile denetlenecektir?
İşte bu soru can alıcı öneme sahip bir konumdadır. ABD ve İsrail’in bunu da Kürt gücüne dayanarak yapmayı planladığı anlaşılmaktadır. Kerkük ve çevresinin Kürt bölgesine katılması bunu göstermektedir. Herhalde bunu yapabilmek için de Kürtlerin birleşmesi temelinde Hewler ve Qamişlo Yönetimlerine statü tanıyacaklardır. En azından KDP yönetiminde bir Kürt Devletinin ilanını gerçekleştireceklerdir. PKK’ye karşı olma temelinde bunu Türkiye’ye de kabul ettireceklerdir. Zaten daha şimdiden çok büyük oranda gerçekleşen de budur.
Kısaca IŞİD saldırıları ülkemiz açısından çok ciddi durumlar ortaya çıkarmıştır. Bir kere Ortadoğu’da sınırlar yeniden çizilmektedir ki, “Toprak bütünlüğünü koruma” üzerine kurulu siyaseti yürütmek artık mümkün olmayacaktır. Ortadoğu ciddi bir mezhep çelişkisi ve çatışması içine çekilmektedir. Türkiye’nin sınırında en azından bir, belki de iki Kürt Devleti ortaya çıkmaktadır.
Peki mevcut politikalarla bu gelişmeler nasıl karşılanacaktır? Ortadoğu’da sınırlar yeniden çizilirken, toprak bütünlüğü söylemlerini kim dinleyecektir? Mevcut Şia-Sünni gerginliğinde ülkemiz ne yapacaktır? En önemlisi de, hala sürdürülmekte olan “Kürt karşıtı” politika ile kurulan Kürt Devletleri karşısında nasıl durulacaktır? Hala Kürtleri inkar ve oyalama politikaları ile mi devam edilmeye çalışılacaktır? O durumda yeni Ortadoğu’ya nasıl girilecektir?
Belli ki mevcut gelişmeler ülkemizi böyle ciddi ve yakıcı sorularla karşı karşıya getirmiştir ve bunlara acil cevap verilmesini istemektedir. Dolayısıyla AKP Hükümeti ve devlet ciddi bir politik karar sürecindedir. Kaldı ki Irak’ı parçalayan söz konusu güçlerin ülkemizi parçalamak isteyip istemedikleri de belli değildir. Bir bölgede sınırlar bir kere ortadan kalkarsa bunun nerede duracağı da belli olmaz. Bu açıdan mevcut ciddi karar sürecinde herkesin katıldığı derin bir tartışmanın yapılması önemlidir.
İşte bu noktada PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümüne ilişkin önerdiği projeler oldukça önem taşımaktadır. Eğer ülkemiz hala “Toprak bütünlüğü” ve “Kürt karşıtlığı” politikalarını devam ettirirse, bunun sonucu güneyden Kürt devletleriyle kuşatılmak ve sonunda bir Kürt devleti daha kurmaya razı olmak olacaktır. Söz konusu Kürt karşıtlığı nedeniyle de Ortadoğu’dan tecrit olma yaşanacaktır.
O halde gerici ve çağ dışı olan bu politikaları artık kesinlikle terk etmek gerekir. Eğer yeni Ortadoğu’da etkin bir biçimde yer alınmak isteniyorsa, bunun yolunun Kürt karşıtı duruşu terk ederek Kürt sorununu demokratik temelde çözen ve kendini demokratikleştiren bir politika olduğu açıktır. Yani PKK Lideri’nin çözüm projeleri üzerinde durarak “Çözüm sürecini” sonuca götürmek gerekir.
Kısaca yeniden yapılanmakta olan Ortadoğu’da Türkiye ancak demokratikleşerek ve Kürt sorununu çözerek yer alabilir. Böyle bir durum ülkemizi tüm Ortadoğu için bir çekim ve çözüm merkezi haline getirir. Bunun aksi ise sonu gelmez bir savaş ve bölünme olacaktır. O halde aklımızı başımıza toplamanın zamanıdır.