15 Temmuz gibi Türkiye’ye kendi yarattığı bir depremi yaşatan AKP’nin karşısında hakiki muhalefet partileri olsaydı Türkiye’nin, Kürtler’in ve Ortadoğu’nun yakın geleceği bambaşka bir biçimde şekillenebilirdi. Ama yok. AKP’nin kendi eliyle devletin tüm kademelerine yerleştirdiği Gülen Cemaati, ardına kayda değer oranda Erdoğan karşıtı Kemalist askeri kadroları da alarak hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bir gözü karalılıkla “modern bir Yeniçeri ayaklanması” örgütledi. Bu ayaklanmanın objektif koşullarının hepsini AKP iktidarı kendi elleriyle yarattı. Cemaat’in yargı, sivil ve askeri bürokrasi içerisinde kemikleşmesinin birincil faili AKP idi. Ortada, ucu Erdoğan’ın iktidarını yıkmaya kadar rahatlıkla varabilecek muazzam bir muhalefet alanı varken MHP ile CHP’nin bugün yaptığı şey, sol örgüt jargonunda “kuyrukçuluk” olarak addedilen şeyin ta kendisi. Peki bu iki siyasi parti neden bu şekilde davranıyor? Bu soru, cevabı bizleri kurulmakta olan ittifakın temel ilkesinin ne olduğuna götüreceği için oldukça kilit bir soru. 

MHP için hem parti içi karşılıklar hem de liderliği ile alakalı çok şey sayılabilir. CHP içinse liderlik karakteristiği ve örgütsüz tabanının AKP’nin sokağı domine ederek yarattığı korku üzerine de sözler söylenebilir. Ama tüm bu gerekçeler bu “kenetlenme” halini açıklamaya yetmiyor. CHP ile MHP liderlerinin katılacaklarını duyurdukları bir AKP mitinginden bahsediyoruz. Daha net söyleyelim: Varoluş nedenleri muhalefet olan bu siyasi partilerinin Erdoğan’ın elinde oynattığı kuklalara dönüşmesinden bahsediyoruz. Bu kenetlenmenin tek açıklaması var: Tam anlamıyla bir yıkıntıya dönüşmüş devleti kurtarmak. Tanzimat’tan bu yana ilmek ilmek kurulan, başındaki değişse de kodları baki kalan bir devlet makinasının dişlileri kırıldı. Daha da önemlisi, ordu-millet tezi boğazı kesilen askerle son nefesini verdi, her ulus-devletin kendi toplumuna vadettiği o zamandan münezzeh “ilahiyat” kalmadı. 

Bu yüzden, AKP’nin ardına dizilen CHP ile MHP’nin hali, Türk siyasetinin yeni bir Milliyetçi Cephe Koalisyonu çerçevesinde birbirlerine tutunma refleksidir. Cepheden bakıldığında, çöken bir devlet-toplum maneviyatını toparlama gayreti olarak görülen bu ittifakın arkasından dolaşıp baktığınızda bu ittifakın sürebilmesinin yegane yolunun Kürtlerin siyaset alanından tasfiyesi olduğu apaçık görülüyor. Yoksa çatırdama tüm hızıyla devam edecek. Daha da önemlisi, dünyanın hiçbir yerinde çökmekte olan bir askeri bürokrasi kışlalarda tutularak yeniden diriltilemez. O yüzden Erdoğan’ın planının kabaca şu olduğu söylenebilir: OHAL’in ilk üç ayını “yeniden yapılanma” süreci, kış aylarına denk gelecek olan ikinci faslını ise Kürt Özgürlük Hareketi’nin külliyen tasfiye etme süreci… Eğer toparlanma hızlı olursa OHAL’in ikinci dönemini beklemeye gerek dahi duyulmayabilir. Aynen Osmanlı’daki her başarısız Yeniçeri isyanı sonrasında olduğu gibi; önce isyancılar tasfiye edilir, yerleri dolduruluğu gibi mutlaka sefere çıkılır. 

Oldukça berrak duran bu katmanlı tasfiye planın işleyip işlemeyeceği Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve Türkiye solunun nasıl bir siyasi performans ortaya koyacağına göre belirlenecek. AKP’nin 15 Temmuz’dan hemen sonra Roboskî Katliamını Cemaat’e yıkmaya çalışmaları oldukça akıllıca bir taktik. Bu söylemi canlı tutmak adına benzer girişimlerin devam etmesi kuvvetle muhtemel. Önce kent şimdi de kırsaldaki savaşla yorgun düşmüş Kürt mahallesinde, güvercinlerin uçmasının koşulları olmamasına rağmen altta alta ötmeleri için oldukça elverişli bir ortam yaratılıyor. O yüzden Kürt mahallesinin reelpolitik durumu tüm berraklığıyla görebilmesi için öncelikle herkesin içindeki güvercini öldürmesi gerekiyor.

Dokunulmazlıklar kaldırılmış olmasına rağmen hala tek bir HDP’li vekilin bile zorla ifade vermeye götürüldüğünü görmedik. AKP, bunun sonuçlarından çekiniyordu, bundan sonra çekinmeyecek. DBP’li belediyelere el konulmasının önünde aslında hiçbir yasal engel olmamasına rağmen aylardır “kayyum yasası ha çıktı ha çıkacak” haberleri yayarak top çeviren AKP’nin henüz belediyelere el koyduğu görmedik. Bundan sonra görebiliriz. 90’lı yıllarda devletin muhaliflere uyguladığı tavizsiz işkence rejimini, olası sonuçlarından ürktüğü için son 1 yılda tam anlamıyla uygulamadığını, işkencenin görece daha düşük bir seviyede seyrettiğini biliyoruz. Bundan sonra uygulayabilir. Çünkü artık Türkiye’de kolektif şiddet algısına dair perde kalktı.

En önemli devlet kurumlarının havadan bombalanması, yüzlercesi insanın sokak ortasında öldürülmesi sonrası askerlerin alenileştirilerek cezaevlerine sürekli işkence gördüğü ya da infaz edildiği bir süreç yaşanıyor. Bu iplerin kopmuş, medeniyet dediğimiz olgu ile hiçbir alakası olmayan Ortadoğulu yeni bir şiddet dalgası artık Türkiye’nin “normali”dir. Yeni denklemde HDP’nin uzattığı barış elini keyif duyarak kale dahi almayan bir rejim varken insanların içlerindeki güvercine temelsiz şekilde güvenmeleri için hiçbir rasyonel gerekçe yok.

Son pencereyi de kapatalım: ABD ve AB ile Türkiye’nin kısa vadede devam etmesi öngörülen ciddi sürtüşme hali devam etttiği sürece yeni bir çatışmasızlık sürecine önayak olabilecek dışsal bir dinamiğin de olmadığı görülüyor. Milliyetçi Cephe Koalisyonuna muhalefet edenler için pek seçenek yok gibi: Ya içlerindeki naif barış umutlarını kendileri susturacak ya da yeni Milliyetçi Cephe Koalisyonu bunu keyifle yapmaya çalışacak. Sonucu ise hangi cephenin daha fazla kenetlenebildiği belirleyecek. En hümanist duygularımızla ve vicdanımızla hala içimizde tutup gözümüz gibi baktığımız güvercinler fırtına yaklaşırken kenetlenmeye yardımcı olmuyor. Gelip gelmeyeceğini kimsenin bilmediği bir gemiyi öylesine beklemeye benzer bir naifliği örgütlüyor.