NATO’nun geçen hafta gerçekleşen Londra zirvesi ittifakın geleceği açısından bir yama olmanın ötesinde bir işlev görmedi. Her ne kadar bir uzlaşma havası hakim görünüyor olsa da sadece daha büyük krizler ötelendi.

NATO harcamalarına ayrılacak bütçe başta olmak üzere NATO gücünün nereye, neye karşı konumlanması gerektiği tartışma konusu olmayı sürdürüyor. Güney Avrupalı ülkeler, “terör ve göç tehditleri”ni öne alırken ittifakın Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya odaklanması gerektiğini savunuyor.

Orta Avrupa ve Baltık ülkeleri ise asıl tehlikenin hala Rusya olduğu konusunda ısrarlı. Sonuç bildirgesinde “ittifak için olası bir tehlike” diye adı geçen Çin’i ise ABD’den başka anan yok. Fakat Trump yönetiminin ve NATO içinde onu destekleyen kesimlerin bugünden sonra “asıl düşman” olarak Çin’i seçeceği ve Rusya-Çin yakınlaşmasını baltalamayı önceleyecekleri söylenebilir.

Emperyalist hiyerarşi içindeki bu çekişmenin nasıl sonuçlanacağını şimdiden bilmek zor fakat bunun daha önceki çatışma düzeyini artıran bir seyir izleyeceği muhakkak. NATO’nun Çin’i öncelikle hedefleyen politikaları hayata geçtiği takdirde olasılıklardan biri bunun Çin-Rusya yakınlaşmasını artırması olabileceği gibi NATO içinde ayrışmanın tırmanması ve AB ülkelerinden bir kısmının Çin’e, Rusya’ya daha fazla yakınlaşmasıyla da sonuçlanabilir. Hali hazırda hem AB içinde hem AB-ABD arasındaki rekabet ayrıca Çin’in Avrupa ve dünyanın genelinde artan etkisi, Rusya’nın özellikle Almanya ile artan ticari ilişkileri buna meyil veriyor. Her ne olursa olsun net olan şey postmodern karakterli mevcut paylaşım savaşının kısa zamanda sonuçlanmayacağı ve bu zeminde kurulan ittifakların, ilişkilerin fazlasıyla “geçicilik” arz edeceği.

Bu çekişmede Trump’ın Çin’e karşı Rusya’yı yanına çekmek istediği çok da gizlediği bir hedef değil. Putin’in de “Çin’e karşı” kısmı büyük bir sorun olmakla birlikte ABD ile eşit statüde diyalog kurabilecek bir zeminde olmayı arzuladığı rahatlıkla söylenebilir. Nitekim dün (ben yazıyı hazırlarken) Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov uzun bir aradan sonra Washington ziyaretini gerçekleştirdi. Mevkidaşı Pompeo ile görüşecek olan Lavrov’un tartışma başlıklarının Suriye ve Ukrayna olması bekleniyor. Bu ziyaretin Ukrayna-Donbas gündemli Almanya, Fransa, Rusya ve Ukrayna liderlerinin yaptıkları toplantı sonrası olması önemini artırıyor. Putin’in Ukrayna’ya federalleşme ve Donbas bölgesine “özel statü” isteyen ısrarlarına karşı Trump’ın nasıl yaklaştığı meçhul. Bu durum iki ülke yönetimleri arasındaki yakınlaşma olasılığının Suriye ile birlikte pekâlâ sınandığı bir zemin olabilir…

NATO’nun ne yapacağını bilemediği bir diğer sorun ise “gerçekten tuhaf” buldukları TC’nin politikaları. Son olarak 738 milyar dolarlık ABD savunma-militarizm bütçesi konusunda uzlaşan Temsilciler Meclisi ve Senatosu’nun Silahlı Hizmetler Komisyonları’nın “Rus S-400 füze savunma sistemini satın aldığı için Türkiye’ye yaptırım uygulanması” çağrısı yapması en azından yönetimin bir kanadının TC’ye karşı daha sert politikaları bir kez daha savundukları göstermesi açısından önemli. Yaptırımlar kapsamında “F-35 savaş uçaklarının Türkiye’ye transferinin yasaklanması, ayrıca TC’nin Rusya’yla her tür askeri iş birliğinin engellenmesi ve Türkiye’ye, Kuzey Akım-2 ve Türk Akım projeleri nedeniyle de yaptırımın gündeme alınması” yer alıyor. Şimdilik Trump’ın aleyhine yürümekte olan azil süreci nedeniyle bağlayıcılığı olmayan bu çağrıya karşı Trump görece zayıf gibi gözükse de Putin-Erdoğan ikilisiyle bağının gücü ne yapacağı konusunda daha belirleyici olacak.

Bütün bu hikayelerin ortasında, “herşey yolunda, güçlüyüz…” diye kendine propaganda yapan TC, Erdoğan’ın “Libya’ya asker gönderebiliriz” efelenmesiyle kendini sahnenin ortasına atmaktan yine geri durmadı. TC’nin bu sözlerle daha çok Rusya ile panik havasında pazarlık alanını artırmak istediği düşünülebilir. Çünkü TC’nin Libya sahasındaki düşmanı Hafter, Rusya’nın da askeri desteğiyle başkent Trablus’a doğru ilerliyor. Fakat burada TC’nin karşında sadece Rusya yok, başta ABD ve Fransa olmak üzere bölge ülkeleri de var ve onlar için de bu ciddi bir sınav. Rejim şimdilik her ne kadar içeride muhalefeti bastırsa da daha açıktan saldırgan politikalara özellikle Libya’da sarıldığı takdirde dışarıda yaşayacağı bozgunlar kaçınılmaz olarak onu yeni girdaplara sokacaktır…