Amerika ve İran neden zafer kazanamadan savaşmaya devam ediyor?
- Çatışmanın sona ermesine daha çok var. Savaşın iki başlıca tarafı istedikleri hedeflere ulaşamıyor, ancak ikisi de askeri ve ekonomik araçların bir bileşimiyle savaşa devam etmenin, yeterince hedeflerine ulaştıkları için, buna değdiğini düşünüyor.
- Savaş devam edecek. Kapsamlı bir çözüm ve kalıcı bir barış anlaşması olmayacak. Ancak statüko her iki taraf için de sürdürülebilir olduğundan ve taraflar üstünlüğü ele geçirecek güce sahip olmadığından dramatik bir tırmanma da olmayacak. Tahran ve Washington yenilmeyecek. Ama kimse kazanmayacak.
- Washington, İran’ın askeri kapasitesini sürekli olarak aşındırabilir ve ekonomisini sıkıştırabilir. İran ise dünyanın tek süper gücünü Ortadoğu’dan çıkaramıyor. Buna karşılık ABD’nin bölgedeki üslerine zarar vermeyi, ABD’nin bölgesel müttefiklerini bombalamayı ve uluslararası ticareti sekteye uğratmayı sürdürebiliyor.
- Arap Körfez ülkeleri güvenlik doktrinlerini yeniden şekillendiriyor. ABD’nin bölgeden çekilmesinin kendilerini savunmasız bırakacağından korktukları için onlarca yıl boyunca Washington’ın bölgede kalmasını sağlamaya çalışan Körfez ülkeleri, şimdi ABD’yle yakın ilişkilerin kendilerini hedef hâline getirdiği sonucuna vardı.
ALI VAEZ* - Çeviri: Yeni Özgür Politika
İran’daki savaş ne zaman sona erecek? Amerikalı yetkililer bunun yakında gerçekleşeceğini söylüyor. ABD Başkanı Donald Trump, “Bence savaş [kasım] seçimlerinden hemen sonra sona erecek” dedi. İranlı liderler de savaşın sonunun yaklaştığını düşünüyor. İslam Devrim Muhafızları Ordusu Başkomutanı Ahmed Vahidi ağustosta, Tahran’ın “dünya tarihindeki en ağır silahlı orduyu dizlerinin üzerine çöktürdüğünü” ilan etti. Dışarıdaki pek çok analist ise çatışmanın daha uzun süreceğini ve net bir kazanan olmaksızın, müzakereler sonucunda sona ereceğini düşünüyor.
Bu düşünce anlaşılır. Bütün savaşlar er ya da geç sona erer ve aylar boyunca yükselen enerji fiyatlarının ardından dünya özellikle bu savaşın durmasını istiyor. Ne var ki, çatışmanın sona ermesine daha çok var. Savaşın iki başlıca tarafı istedikleri hedeflere ulaşamıyor, ancak ikisi de askeri ve ekonomik araçların bir bileşimiyle savaşa devam etmenin maliyetine katlanıyor.
ABD İran rejimini deviremiyor, füze programından vazgeçiremiyor, nükleer programını terk etmeye zorlayamıyor veya bölgesel ortaklarını desteklemeyi bırakmasını sağlayamıyor. Ancak Washington, İran’ın askeri kapasitesini sürekli olarak aşındırabilir ve ekonomisini sıkıştırabilir. İran ise dünyanın tek süper gücünü Ortadoğu’dan çıkaramıyor. Buna karşılık ABD’nin bölgedeki üslerine zarar vermeyi, müttefiklerini bombalamayı ve uluslararası ticareti sekteye uğratmayı sürdürebiliyor.
Daha da önemlisi, her iki devlet de süresiz savaşmak için gerekli kaynaklara sahip ve ikisi de bunları kullanmaktan başka seçenekleri olmadığına inanıyor. Kendi tarafları geri adım atarsa karşı tarafın, saldırmaya devam edeceğini düşünüyorlar. Dönem dönem görüşmeler yapıyorlar, ancak karşılıklı güven yok. Hatta düşmanlarının ateşkesi yalnızca yeniden toparlanmak için kullanacağından şüpheleniyorlar.
İran hükümeti, Hürmüz Boğazı, füze cephaneliği veya nükleer programı üzerindeki kozlarından vazgeçmenin kendisini ileride baskıya açık bırakacağından korkuyor. Washington ise kapsamlı yaptırım gevşetmesinin Tahran’a kapasitesini yeniden oluşturması için ihtiyaç duyduğu kaynakları ve zamanı vereceğinden endişe ediyor. İsrail de bugün gösterilecek bir itidalin yalnızca yarın daha güçlü bir İran yaratacağından korkuyor. Savaştan çıkmak için atılması gereken adımların tehlikeli görünmesinin nedeni tam da bu: Her iki tarafın da geçici olarak kendisini daha savunmasız hâle getirmesi gerekiyor.
Dolayısıyla savaş şimdiye kadar olduğu gibi devam edecek. Kapsamlı bir çözüm olmayacak. Kalıcı bir barış anlaşması olmayacak. Ancak statüko her iki taraf için de sürdürülebilir olduğundan dramatik bir tırmanma da olmayacak. Tahran ve Washington yenilmeyecek. Ama kimse kazanmayacak.
Çıkış yolu yok
ABD açısından savaşın böyle gitmemesi gerekiyordu. Washington, 28 Şubat’ta İsrail’le birlikte İran İslam Cumhuriyeti’ne saldırdığında hızlı bir zafer kazanacağını öngörüyordu, çünkü Haziran 2025’te İran’ın nükleer tesislerinin çoğunu havaya uçurmuştu. İsrail onlarca üst düzey İranlı bilim insanını ve iki düzineden fazla askeri lideri öldürmüş, Lübnan’daki Hizbullah’ı etkisiz hâle getirmişti. İran’ın uzun süredir müttefiki olan Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad iktidarını kaybetmişti ve İran hükümetinin kendisi kitlesel protestolarla sarsılmıştı. ABD ve İsrail, İran hava sahasına rakipsiz erişime sahip görünüyordu. Rejim uçurumun eşiğinde görünüyordu.
Çatışmanın ilk günlerinde İsrail ve ABD, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’i ve üst düzey askeri komutanlarının çoğunu öldürdü. Ancak tahminler doğru çıkmadı. Rejim kaybettiği yetkililerin yerini hızla doldurdu ve düşmanlarına karşılık vermeye başladı; Basra Körfezi’ne dağılmış üslerde Amerikan uçaklarını, füze rampalarını ve radar sistemlerini vurdu. Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü ele geçirdi ve bu su yolundaki ticari akışı sıkıştırdı. İran güçleri Körfez bölgesindeki sivil altyapıya saldırarak Washington’ın bölgedeki ortaklarını, ABD-İsrail saldırısına imkan sağladıkları için bedel ödemeye zorladı.
Amerikalı yetkililer bu gerilemeleri küçümsedi ve bir saldırı ya da yaptırım daha uygulanmasının yeterli olacağını öne sürdü. Ancak İsrail ve Washington’ın Tahran’ı taviz vermeye zorlaması son derece düşük bir ihtimal. Rejimin yöneticilerini ve askeri programlarını defalarca bombalayarak ortadan kaldırmaya çalıştılar, ancak Tahran bunları hızla yeniden inşa etti. Gelecekteki hava saldırılarının geçmişte başarılmayan şeyi nasıl başarabileceğini görmek zor.
İran’ın güney kıyısındaki ablukaya yaptırımları da ekledi. Bu önlemler İran’ın küresel piyasalara erişimini petrol gibi temel ürünleri ihraç etme kapasitesi kısıtladı. Ancak bunun da rejimi ikna etmesi pek olası değil.
Kara yolları ve Hazar Denizi, bu güzergahların deniz yollarının kapanmasını ve giderek azalan hava bağlantılarını telafi etmesi mümkün olmasa da İran’ı tamamen dış dünyaya kapatma girişimlerinin önünde engel oluşturuyor. Çin ve Rusya çeşitli malların yanı sıra değerli askeri istihbarat sağladı.
ABD’nin uyguladığı kesintilerin ekonomik etkisi gerçek. Ancak hükümet, askeri ve güvenlik hizmetlerine yönelik harcamaları kısmak yerine sübvansiyonları azaltarak bu zararı halka yansıtacak; çünkü dış düşmanlara ve iç muhalefete karşı koyabilmek için bu harcamalara ihtiyaç duyuyor. Halk ise çöken bir para birimi ve kontrolden çıkan enflasyonla doğrudan yüzleşmek zorunda. İran toplumu için sürdürülemez olan bir durum devlet açısından pekala sürdürülebilir olabilir. İslam Cumhuriyeti’nin kendi varlığını sürdürebilmesi için gerekli kurumları ve toplumsal kesimleri koruması yetiyor.
ABD’li yetkililer, İran halkı yoksullaştıkça Tahran’ın fikrini değiştireceğini umabilir. Ancak İranlı liderler varoluşsal bir tehditle karşı karşıya olduklarına inanıyor ve ekonomik sıkıntının herhangi bir düzeyini kırılma noktası olarak görmesi pek olası değil. Üstelik rejim geçmişte daha kötü bir duruma gözünü kırpmadan dayanmıştı.
İran 1980-1988 yılları arasında Irak’la savaştı; bu savaş yüz binlerce İranlının ölümüne ve devlete yüz milyarlarca dolarlık zarar verilmesine yol açtı. Hatta İran, Irak güçlerini kendi topraklarından çıkardıktan sonra bile düşmanını işgal etti ve altı yıl boyunca Saddam Hüseyin’i devirmeye çalıştı. Çatışmayı sona erdiren şey, Irak’ın savaş alanındaki ilerlemeleri, ABD’nin Körfez’e giderek daha fazla müdahil olması ve bölgesel güç dengesinin Tahran’ın aleyhine keskin biçimde değiştiği yönündeki algı oldu.
ABD elbette bütün kartlarını oynamış değil. Karaya asker gönderebilir. Ancak böyle bir operasyon çok daha fazla Amerikan kaybına yol açar ve enerji fiyatlarını daha da yükseltir. Bu nedenlerle böyle bir adım siyasi açıdan uygulanabilir değil. Washington büyük altyapı hedeflerine hava saldırıları düzenleyerek İran’ın enerji şebekesine, ulaşım ve iletişim sistemlerine zarar verebilir. Ancak Tahran da Körfez’deki Amerikan ortaklarına aynı şekilde karşılık verir ve enerji maliyetlerini yeniden yükseltir.
İran rejimi ABD saldırıları karşısındaki dayanıklılığını öne çıkarıyor. Ancak ABD’yi yenme ihtimali de aynı ölçüde zayıf görünüyor. İran baskıyı kolayca artıramaz, çünkü ekonomik sıkıntıları stratejik açıdan pervasız davranabileceği alanı daraltıyor. İran liderliği uzun süreli sıkıntılara dayanabileceğine inanabilir, ancak ABD’yle yeni bir büyük çatışmaya girmek, zaten zorlanmış olan toplumsal sözleşmeye daha fazla zarar verme riski taşıyor.
İranlı yetkililerin dramatik bir tırmanmanın Washington’ı geri çekilmeye zorlayacağına inanması için neden yok. Böyle bir adım, bunun yerine, fevri davranmaya yatkın bir ABD başkanının çok daha yıkıcı bir karşılık vermesine yol açabilir. Bu nedenle Tahran şimdilik ABD’ye ölçülü maliyetler yüklemeyi, elindeki kozları korumayı ve yoğun saldırıları tetikleyecek bir eşiği aşmadan Amerikan kararlılığını sınamayı tercih edecek gibi görünüyor.
Tahran çatışmayı dramatik biçimde tırmandırsa bile İslam Cumhuriyeti’nin zafer kazanması pek olası değil. İran ABD’nin bölgedeki varlığını zayıflatabilir ve şimdiden Washington’ı çatışmaya 40 milyar doların üzerinde harcamaya zorladı. Ancak ABD’nin toplam bütçesi trilyonlarca dolar ve Washington’ın gelişmiş bombaları tükendikçe karşılık vermek için kullanabileceği, daha az gelişmiş bombalardan oluşan büyük bir stoku var.
Denge boğazı
Tarihte taraflar zaferin imkansızlığını anladığında uzlaşsa da İran ve ABD’nin, savaşarak ulaşabileceklerine inandıkları ikincil hedefleri var.
Washington, dönemsel saldırılarla Tahran’ın askeri kapasitesini ve nükleer gelişimini sınırlayabileceğini düşünüyor. Rejim belirli bir eşiği aştığında, örneğin özellikle kaygı verici bir silah sistemini yeniden inşa ettiğinde veya nükleer zenginleştirmeye yeniden başladığında İran’ı vurmak istiyor. Böylece ABD, İran’ı dönüştürmeye çalışmanın siyasi ve askeri risklerini üstlenmeden İran’ı zayıf tutabileceğine inanıyor.
İran ise savaşın sürmesinin kaybettiği caydırıcılığı geri getireceğine inanıyor. Irak’taki milisler ve Yemen’deki Husiler gibi bölgesel ortaklarını harekete geçirerek düşmanlarını birden fazla cepheden ateş altında tutuyor. Rejim ilk saldırıyı gerçekleştirmeye de daha istekli; temmuz ayında, hemen öncesinde herhangi bir Amerikan saldırısı olmamasına rağmen Ürdün’de ABD askeri personelinin bulunduğu bir üsse füze saldırısı düzenledi.
İran Hürmüz Boğazı’na hâkim olmaya çalışıyor. İranlı yetkililer daha önce su yolunu kapatmayı yalnızca aşırı koşullarda başvurulacak son çare olarak görüyordu. Bu nedenle topyekûn savaş patlak verene kadar beklediler. Ancak Tahran bir gün içinde, gemileri insansız hava araçları ve füzelerle hedef alarak boğazı kontrol edebileceğini gösterdi ve böylece yeni bir koz elde etti.
İran ayrıca savaşın, azalan nüfuzunu genişletmesine yardımcı olacağını düşünüyor gibi görünüyor. Savaştan önce İran rakiplerini caydırmakta defalarca başarısız olmuş, bölgesel ortakları da nüfuz kaybetmişti. İsrail ve ABD şubatta İran’a saldırdığında Tahran’ın savaş alanını derhal tüm Ortadoğu’ya, son yıllarda Tahran’la ilişkilerini yeniden kurmaya çalışan Körfez ülkeleri de dahil olmak üzere, genişletmesinin nedeni bu.
İran Ortadoğu’da bir düzineden fazla ülkeye saldırdı. Bu ülkeleri, ABD’yle ortaklık kurmanın kendilerini savunmasız bıraktığını kanıtlayarak Washington’dan uzaklaşmaya ikna etmek istiyor.
İranlı yetkililer, ABD’nin İslam Cumhuriyeti’ni yok etmeye kararlı olduğuna inanıyor. Bu nedenle isteseler bile savaşmayı bırakamayacaklarını düşünüyorlar. Washington aynı şekilde korkmuyor, ancak o da geri adım atmayı göze alamayacağına inanıyor. ABD yetkililerinin gözünde, Washington İran’ın en çok istediği şeyleri-kapsamlı yaptırım gevşetmesi ve rejimin Hürmüz Boğazı üzerindeki kozunun tanınması-verirse düşmanını güçlendirmiş ve askeri zorlamayı ödüllendirmiş olacak.
Teoride İran ve ABD bu endişeleri diplomasi yoluyla çözebilir. Ancak pratikte iki taraf da kalıcı tavizler verecek kadar birbirine güvenmiyor.
Örneğin haziran ayındaki mutabakatta Washington, anlaşmanın gemilerin boğazdan istedikleri şekilde geçebileceği anlamına geldiğini savunurken Tahran, geçiş biçimini hâlâ kendisinin belirleyebileceğini ve ücret uygulayabileceğini savundu. Bunun üzerine İran, kendi kıyıları boyunca seyreden gemiler yerine Umman kıyısı boyunca seyreden gemilere ateş açtı ve ABD’li yetkilileri öfkelendirdi.
İran ise Washington’ı ülkenin dondurulmuş varlıklarını derhal serbest bırakmayarak ve İsrail’in Hizbullah’a saldırmasını durdurmayarak anlaşmayı ihlal etmekle suçladı. Her iki taraf da diğerinin anlaşmaya iyi niyetle uymadığı sonucuna vardı ve çatışma yeniden başladı.
Bu başarısızlık Tahran ve Washington’ın müzakere etmeyeceği anlamına gelmiyor. Büyük ihtimalle diyaloğu sürdürecekler ve zaman zaman yeniden toparlanmak için çatışmaya ara verecekler. Taraflar birbirlerine zarar verme kapasitesine sahip oldukça savaş sona ermeyecek.
Mahalle gözetimi
İran’a karşı savaş bir tür donma noktasına ulaşsa da çatışma bölgeyi dönüştürüyor. İran; din adamları, seçilmiş kurumlar ve güvenlik elitlerinin bir arada olduğu karmaşık bir otokrasiydi. Ancak Hamaney’in ölümü mevcut dengeyi bozdu ve savaş, güvenlik elitlerini öne çıkarıyor.
Sürekli çatışma, üniformalı İranlıları takım elbiseli ve din adamı kıyafetli olanların önüne geçirecek. Askeri ve güvenlik elitlerinin gücü, teokratik örtünün altında kalacak. Sivil siyasetçilerin fikirleri, caydırıcılığı önceliklendiren silahlı elitin kararlarına bağlı olacak. Telekomünikasyon, yabancı yatırım, üniversiteler, medya ve ekonomi gibi alanlar güvenlik meselesi sayılarak güvenlik aygıtının denetimine giriyor. Bir zamanlar yönetimi güçlendiren dinî kurum, sonunda orduya tabi olabilir.
Bu arada Arap Körfez ülkeleri güvenlik doktrinlerini yeniden şekillendiriyor. Bu düşüncelerin bir kısmı İran’ı memnun edecek: ABD’nin bölgeden çekilmesinin kendilerini savunmasız bırakacağından korktukları için onlarca yıl boyunca Washington’ın bölgede kalmasını sağlamaya çalışan Körfez ülkeleri, şimdi ABD’yle yakın ilişkilerin kendilerini hedef hâline getirdiği sonucuna vardı.
Bunun yerine bu ülkeler denge gözeten bir politika izleyecek. İran’ı kendilerine saldırmayı bırakmaya ikna etmek umuduyla Tahran’la daha güçlü diplomatik ve ekonomik bağlar kuracaklar. Ancak Washington’la güvenlik ve ekonomik ilişkilerini koruyacaklar.
Aynı zamanda daha güçlü yerli füze savunmaları geliştirmeye, altyapılarını güçlendirmeye, alternatif enerji ihracat güzergahları oluşturmaya ve daha büyük stratejik petrol, gaz ve silah rezervleri oluşturmaya başlayacaklar. Bölge ayrıca hem İran’la hem de ABD’yle olan ilişkilerini çatışmada arabuluculuk yapmak için kullanmaya çalışabilir.
Bir savaşın ardından diğeri
Savaşlar tanım gereği kaotiktir ve gelecekte yaşanacak bir saldırı ya da olay mevcut dengeyi bozabilir. Her iki ülke de statükoya daha fazla alıştıkça savunmalarına gereğinden fazla güvenebilir ve tırmanmaya karar verebilir.
Washington örneğin rejimi daha ağır bir askeri saldırıyla boyun eğmeye zorlamaya kalkışabilir; bu da İran’ın piyasalarda daha büyük bir çalkantıya ve Körfez’e daha fazla zarar vermesine yol açabilir. Bir İran füzesi çok sayıda Amerikalıyı öldürürse veya İran’ın bir saldırısı Körfez’deki kritik altyapıyı devre dışı bırakırsa ABD nihayet kara birliklerini kullanmayı veya İran’ın elektrik şebekesini yok etmeyi seçebilir ve böylece rejimi tehlikeye atabilir.
Tahran da halkına çok büyük acılar çektirmeye devam edebileceğini düşünmekte yanılıyor olabilir. Mallardaki zincirleme kıtlıklar yeni kitlesel huzursuzlukları ve rejim içindeki kopuşları tetikleyebilir. Bu da rejimin iktidarını korurken ABD’yle savaşmaya devam etmesini zorlaştırabilir. Görünüşte yönetilebilir bir kötüleşme çok daha tehlikeli bir şeye dönüşebilir: yalnızca savaşma kapasitesinin azalması değil, yönetme kapasitesinin de zayıflaması.
Ancak şimdilik savaş sürdürülebilir görünüyor. Washington ilan ettiği hedeflerin hiçbirine ulaşamadı ve pahalı mühimmatını tüketti. Yine de ABD savaşmaya devam edebilecek kaynaklara sahip ve geri adım atmanın maliyetinin savaşı sürdürmenin maliyetinden daha yüksek olduğuna inanıyor.
İran toplumu ise yıllarca sürebilecek yoksullaşma ve güvensizlikle karşı karşıya. Buna rağmen İslam Cumhuriyeti’nin kendisi istikrarlı ve anlamlı tavizler vermeyi göze alamayacağını düşünüyor.
İşte bu, çatışmanın paradoksu. Her iki taraf da daha zayıf hâle geldi. Hiçbiri kazanamıyor. Ancak yine de savaşmaya devam ediyorlar; çünkü alternatifleri tamamen kabul edilemez buluyorlar.
* Ali Vaez, Uluslararası Kriz Grubu’nun Ortadoğu ve Kuzey Afrika Program Direktör Yardımcısıdır.
Kaynak: Foreign Affairs Magazine'de yayımlanan analiz, çevrilip kısaltılarak yayına hazır hale getirildi.
Kaynak link: https://www.foreignaffairs.com/iran/new-forever-war-america-ali-vaez