Çeteler, devletler ve narko-devlet -1-

  • Uyuşturucu ticareti yalnızca örgütlü suç çeteleri için bir kâr kaynağı değil, aynı zamanda toplumu kontrol altında tutmak için şehirlerde her sokağa nüfuz etmenin şiddetli ve etkili bir yoludur. Dünyanın çoğu ülkesinde varlık gösteren uyuşturucu ticareti, bir devletin gücüne ve erişimine ulaşmış mıdır?
  • Öcalan, “ulus-devlet ile faşist devlet arasında ayrım yapmak zor” olduğuna dikkat çekerken, devletin temelde toplumun giderek artan sömürüsünü yönetmek üzere oluştuğu şöyle açıklar “devlet, artı ürün ve değerin, ideolojik araçlarla, zor araçlarıyla ve yönetim sanatıyla toplamıdır.”
  • Matt Weiner narko-devleti “uyuşturucu ağlarının, narkotik üretim, rafinaj ve kaçakçılığı kolaylaştırmak için devletin zor aygıtlarını, mali aygıtını ve hükümetin yürütme organını ve politikasını kontrol edebildiği ve düzenleyebildiği devlet” olarak tanımlar. Dolayısıyla bu uyuşturucu karteli gücünün devletin farklı alanlarına bir tür tam nüfuzudur.

Martín Elgueta Pinto* - Çeviri: Yeni Özgür Politika 

Arjantinli feminist antropolog Rita Segato, Abya Yala’da ortaya çıkan faşist devletlerin kısmen, “yaşamın kontrolünün para-devletsel alanı” dediği şey sayesinde mümkün hale geldiğini söyler. Ona göre sokak köşelerinde gerçekleşen uyuşturucu ticareti, bu yeni “toplum karşıtı yönetişim” biçimlerinin şehrin her sokağına ulaşmasını sağlayan örgütsel yapının bir parçasıdır. Bu bağlamda ve son birkaç on yılda olası bir narko-devlet fikri ortaya çıkmıştır. 1970’lerden bu yana Kolombiya gibi uyuşturucu üreten ülkelerde, Meksika gibi uyuşturucu kaçakçılığı yapan ülkelerde ve hatta Avrupa refah devletlerinin banliyölerinde örgütlü karteller ve sendikalar giderek daha güçlü ve daha geniş etkili hale gelmiştir. Uyuşturucu ticareti yalnızca örgütlü suç çeteleri için bir kâr kaynağı değil, aynı zamanda toplumu kontrol altında tutmak için şehirlerde her sokağa nüfuz etmenin şiddetli ve etkili bir yoludur. Dünyanın çoğu ülkesinde varlık gösteren uyuşturucu ticareti, bir devletin gücüne ve erişimine ulaşmış mıdır? Yoksa Ekvador ve Afganistan gibi bazı devletlere, onları birer narko-devlete dönüştürecek kadar derinden mi nüfuz etmiştir?

‘Uyuşturucuyla savaş’ılıyor mu?

Uyuşturucu kartellerinin dünya çapındaki bu hızlı yükselişi, sözde “Uyuşturucuyla savaş” yoluyla küresel uyuşturucu ticaretini durdurmaya yönelik devasa çabalarla karşılaştırıldığında şaşırtıcı olabilir. Bu savaş, ABD Başkanı Richard Nixon’ın 1971’de bu fikri genel kamuoyunun bilincine yerleştirmesinden beri sürmektedir. ABD’de Baltimore’dan Kürdistan’da Amed’e kadar büyüyen sorun ve giderek sertleşen uyuşturucu bağımlılığı gerçeği ile, kapitalist modernitenin artan askeri kapasitesi ve uyuşturucu sorununu askeri araçlarla ortadan kaldırmaya yönelik sözde çabaları arasında büyük bir çelişki vardır.

Uluslararası uyuşturucu ticaretinin yükselişe geçtiği ve geliştiği bu yıllarda, narko-devlet şeklindeki gizemli fikir siyasi hayal gücümüzde ortaya çıkmıştır. Abdullah Öcalan’ın devletin tarihi ve gerçekliğine ilişkin analiziyle ilişkili olarak, kartellerin giderek güçlendiği ve hegemonik devletlerin Amerika Kalkanı gibi girişimlerle yeni bir “Uyuşturucuyla savaş” başlattığı bu anda, narko-devletin ne olduğunu açıkça anlamak önemli görünmektedir. Bu, önce Avrupa’da, daha yakın zamanda da Abya Yala’da sağcı devletlerin artan egemenliği gibi son gelişmeler açısından özellikle önemlidir; çünkü bunların hepsi ABD’nin geliştirdiği yeni dünya egemenliği stratejisiyle ve bu hedefe ulaşmanın aracı olarak yeni ‘Uyuşturucuyla Savaş’a verdikleri öncelikle tamamen uyumludur.

Narko-devlet, ulus-devletin bir evrimi, hatta bir devlet türü müdür; yoksa muhalif devletleri etiketlemek ve onlara saldırmak için uydurulmuş bir kavram mıdır? Uyuşturucu ticaretinin hızla kâr biriktirmesi, toplumlar üzerinde büyüyen terör rejimi ve kartel üyelerinin belediye resmi görevlerinden cumhurbaşkanlığı makamlarına kadar artan varlığı, karteller tarafından yönetilen yeni bir devlet türünün gerçek temeli midir? Demokratik modernite paradigması ve devlete ilişkin panoramik analizi aracılığıyla, sözde narko-devletin kökenlerini ve mevcut gerçekliğini anlamaya çalışacağız.

foto:AFP

‘Devlet’i yeniden değerlendirmek

Devletin özüne dair en kapsamlı çağdaş betimlemelerden biri, Kürdistan Özgürlük Hareketi lideri Abdullah Öcalan tarafından hapishane koşullarında geliştirilmiştir. Devleti yalnızca kaynakların ve yasaların yönetildiği bir aygıt olarak tanımlamanın ötesine geçerek devletin ne olduğunun psikolojik ve sosyolojik boyutlarına ve onun ortaya çıkmasını mümkün kılan insani etkenlere uzanan Öcalan, ataerkil zihniyetin ve toplumun kalıcı biçimde sömürülmesinin temeldeki önemini tutarlı biçimde açıklar. Olası bir “narko-devletin” gerçekte ne anlama gelebileceğini araştırmak için Öcalan’ın devlet açıklamasındaki ana tezlerden bazılarını gözden geçireceğiz.

Avcı çetelerinden ataerkilliğe

Bir toplumsal olgunun (örneğin devletin) tarihine dair herhangi bir açıklama, o olgunun gelişimini ortaya çıkışı sırasında toplum, birey ve zihniyet düzeylerinde yaşananlarla bağlantılandıramıyorsa, o tarihin soyut ve eksik bir betimlemesi olarak kalma riski taşır. Bugünkü devasa haliyle dünya sisteminin sosyolojik bir ifadesi olan devletin kökeni son derece “insani” ve toplumsaldır.

Öcalan, toplumsal sorunun ve ilk baskıcı toplumsal yapıların kökenini şöyle açıklar: “İnsanları baskı altına almak ve sömürmek için toplumsal doğa üzerinde otorite kurmaya yönelik ilk çabanın, avcılık geleneğinden gelen ‘kurnaz bir güçlü adamın’ analitik düşüncesinin ve eyleminin sonucu olduğunu varsaymak gerçek dışı değildir.” Baskının kökenini bir grup güçlü adamın konumuna ve onların analitik düşünceyi nasıl geliştirip bir ahlak geleneğiyle bağını kopararak kendisini besleyen toplumu manipüle etmek ve egemenlik altına almak için kullandığına yerleştirir. “Esasen otoritesini iki kilit grup üzerinde kurmaya çalışıyordu: yanındaki avcılar ve eve kapatmaya çalıştığı kadınlar.” Bu, devletin bugün de yapmaya devam ettiği şeyden çok uzak değildir: Askeri güç yoluyla toplumun geri kalanına egemen olmak için erkekleri bir araya getirmek ve devletin üretim kapasitesini güvence altına almak için kapitalist sistemin en değerli metaları olan kadınları ve çocukları köleleştirmek.(*)

Öcalan, yazıları boyunca toplumsal sorunun ortaya çıkışında ataerkilliğin önemini açıklar ve yeni arkeolojik bulgulara dayanarak ataerkilliğin sınıf yapılarından ve hatta devletin kendisinden binlerce yıl önce var olduğunu gösterir. Bu, devletin hayal edilebilmesi ve tasarlanabilmesi açısından ataerkilliğin önemini vurgular. “Kadının konumunu cinsel nesne düzeyine indirirken kendi konumunu çocukların babası - daha doğrusu efendisi - düzeyine yükseltmek ve tüm maddi ve manevi kültürel birikimi kontrol etme hakkını kendinde görmek, güçlü adamın iştahını kabarttı. Avcılık yoluyla elde ettiği gücün örgütlenmesi, ilk toplumsal hiyerarşinin kurulmasını mümkün kıldı.”(**)

Sümer rahip devleti ve “Ziggurat”

Hiyerarşinin zaman içinde kademeli gelişimi ve bu hiyerarşinin artan erişimi, biriken kaynakları ve köleleri yönetecek bir yola duyulan ihtiyacı artırdı. Bu yönetim ihtiyacı zamanla sözde “Ziggurat modeli” içinde sistemleştirildi. Ziggurat, Sümer uygarlığı döneminde ortaya çıkan ve bu yeni güç yönetimini içeren piramidal bir tapınaktı. Öcalan şöyle der: “…Ziggurat, az ya da çok, sonraki uygarlıklar için bir model işlevi gördü. Bu ilk model, artık milyonlarca insanı aşan bir kentsel topluma yol açtı. Aslında tüm devlet benzeri örgütlenmelerin rahmidir. Zigguratlar o dönemde yalnızca şehrin merkezi değil, şehrin kendisiydi. Bugünün şehirleri de üç ana bölüme ayrılır: meşruiyetin türetildiği tapınak (tanrının evi), kentsel yönetim için daha büyük bir bölüm ve en büyük bölüm - işçilerin konutları.” Şehir bu yapıyı üç katmanlı tapınak binasının kendisinden devraldı; alt kat görevliler içindi, köleler ya da işçiler ise dış çevrede barındırılıyordu. İkinci katta avcı çetelerinden doğmuş ayrıcalıklı rahipler vardı. Bu rahipler artık tanrıları temsil eden üçüncü ve en üst katla ayrıcalıklı bir ilişki içindeydi; dolayısıyla tanrıların emirlerini yorumlayıp iletebilecek tek kişiler onlardı.

Sömürücü rahip sınıfının, toplumu köleleştirildikleri bu korkunç koşulların var olmanın tek gerçek yolu olduğuna ikna edebilmesi için tanrısallığa ve ilahi bilgiye el koyması gerekiyordu. Öcalan şöyle açıklar: “…tarih boyunca yöneticiler ve sömürücü tekeller hedeflerine ulaşmak için her şeyden önce ‘zihniyet üzerinde hegemonya’ kurdular; örneğin Sümer rahiplerinin önce Sümer toplumunun üretkenliğini artırmak, yani onu sömürüye açmak için tapınağı (zigguratı) inşa etme biçimi gibi.”(*)

Bu güç yapıları, kendi kabilelerine egemen olan bir avcı erkekler grubuyla başladı ve ardından biriktirdikleri gücü diğer kabileleri sömürgeleştirmek için kullandı. Zamanla sistem şehirlere ve şehir-devletlerine dönüştü; bir süre sonra öyle bir ölçeğe ulaştı ki gücü artık aile yapısı ya da hanedan sistemi içinde tutmak mümkün değildi. Gücün erişimi o kadar genişlemişti ki, gücü aktarmak ve süreklileştirmek için aileden daha büyük bir şeye ihtiyaç duyuldu: sınıf yapısı doğdu ve bu da devletin en yeni ve çağdaş biçimine, yani ulus-devlete yol açtı. 

Ulus-devlet, devletin son biçimi

Devletin tarihine dair bu yoğunlaştırılmış betimleme bizi devletin en yeni ve en güçlü biçimine getirir. Öcalan, Özgürlük Sosyolojisi kitabında ulus-devleti şu sözlerle tanımlar: “Bu, tek bir ulustan oluşan ve ulusun tüm üyelerinin milliyetçilik dinine dayanarak devletle bütünleştiği bir devlettir. Ulus ile devlet neredeyse bir olmuştur. Kapitalist uygarlığın temel devlet biçimidir. Faşist devlet, ulus-devletin kapitalizm içinde aldığı karşı-devrimci biçim ya da sürekli kriz rejimidir. Dolayısıyla ulus-devlet ile faşist devlet arasında ayrım yapmak zordur.”(*) Devlet temelde toplumun giderek artan sömürüsünü yönetmek üzere oluştuğu için, varoluşunun içine yerleşmiş bir imkânsızlık vardır; tıpkı yılanın kendi kuyruğunu yemesi gibi. Devletin faşizme yönelme eğiliminin bu kadar güçlü olmasının nedeni budur.

Özetle Öcalan devleti şöyle tanımlar: “…devlet, artı ürün ve değerin, ideolojik araçlarla, zor araçlarıyla ve yönetim sanatıyla toplamıdır.”(**) Peki buna göre narko-devlet kavramını nasıl anlayabiliriz?

 

foto:AFP

“Narko-devlet”in yaygın tanımları

Bir tanım denemesine başlamak için “narko-devlet” kavramının yaygın kabul gören bazı versiyonlarını bir araya getirmek faydalı olabilir. Adı kötüye çıkmış Uluslararası Para Fonu (IMF) bunu denemiş ve narko-devletin “tüm meşru kurumların kaçakçıların gücü ve zenginliği tarafından nüfuz edildiği” yer olduğu sonucuna varmıştır; burada devletin her alanında uyuşturucu ticaretiyle bağlantılı ya da ondan etkilenen kişilerin veya kaynakların varlığını kilit etken olarak anlayabiliriz. [Amerikalı felsefe profesörü] Matt Weiner’ın tanımında mesele yalnızca varlık değil; aynı zamanda uyuşturucu ticareti güçlerinin devlet aygıtını kendi işlerinin hizmetine sokması faktörü de vardır. Weiner narko-devleti “uyuşturucu ağlarının, narkotik üretim, rafinaj ve kaçakçılığı kolaylaştırmak için devletin zor aygıtlarını, mali aygıtını ve hükümetin yürütme organını ve politikasını kontrol edebildiği ve düzenleyebildiği devlet” olarak tanımlar. Letizia Paoli, Victoria A. Greenfield ve Peter Reuter Paoli ise [Dünya eroin pazarı: Arz kesilebilir mi? çalışmalarında] bir adım daha ileri giderek narko-devleti “ekonomik olarak yasa dışı uyuşturucu ekonomisine bağımlı bir ülke” olarak tanımlar; bu da temelde narko-devleti uyuşturucu ticaretinden elde edilen fonlarla var olan bir devlet haline getirir.

Kolombiya, Meksika ve Ekvador örnekleri

Denilebilir ki bu tanımlarda narko-devletin ortak özelliği, uyuşturucu karteli gücünün devletin farklı alanlarına bir tür tam nüfuzudur. Peki en yaygın biçimde narko-devlet olarak sınıflandırılan bazı devletlere baktığımızda bu tanımlar tutarlı mı? Kolombiya, Meksika ve son olarak Ekvador örneklerinde, devlet aygıtının neredeyse tüm alanlarının narkotik endüstrileriyle bağlantılı ya da onların kontrolü altında olduğu doğru mu? Bunu değerlendirmenin önemli bir yolu sermayedir. Örneğin söz konusu ülkelerde uyuşturucu pazarı, ekonominin hâkimi denebilecek kadar büyük bir pazar mı?

Kolombiya’da yasa dışı uyuşturucu pazarı 2022’de yaklaşık 5 milyar ABD doları üretti; aynı ülkedeki yasal ilaç pazarı ise 2024’te yaklaşık 7,2 milyar ABD doları üretti. Dolayısıyla yasa dışı uyuşturucu pazarının yasal muadilinden daha fazla üretim yapmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz; Kolombiya’nın toplam ekonomisine bakarsak (2022’de GSYH 345,6 milyar ABD dolarıydı), bu anlamda hâkim bir pazar olmaktan çok uzaktır.

Öcalan’ın demokratik modernite paradigmasındaki önemli bir tezden, yani “kapitalizm ekonomi değil, iktidardır” tezinden yola çıkarak - ki bu, bir ülkede uyuşturucu ticaretinin önemini ölçmenin muhtemelen daha gerçekçi bir yoludur - şunu sorabiliriz: Örneğin Kolombiya’da ya da Meksika’da uyuşturucu ticareti, yasal endüstrilerden daha mı güçlü? İlaç endüstrisinin, hatta silah endüstrisinin siyasi karar alma süreçlerini yönlendirmek için ürettiği etkiye bakarsak, bunlar hâlâ bu devletlerin herhangi birinde uyuşturucu ticaretinin siyasi karar alma üzerindeki etkisiyle karşılaştırılabilir düzeyde olabilir. İktidarın daha da önemli bir boyutu, narko endüstrisinin genel nüfusun gündelik yaşamı üzerindeki etkisidir ve bu muhtemelen en ilginç etkendir.

Uyuşturucu ticareti Bogota, CDMX ya da Quito’nun her köyünde ve her mahallesinde varsa ve bu, orada yaşayan insanlar için riskler doğuruyorsa, bunun bu yerlerde yaşamı belirleyen bir boyut olduğunu kabul etmek gerekir. Umutsuz uyuşturucu bağımlıları tarafından soyulma riskinden çeteler arasında üretilen şiddete, bu bölgelerde toplumsal açıdan aktif bir kişi olarak kartellerden görebileceğiniz siyasi baskı riskine ve mahallelerde ve kırsal alanlarda yarattığı militarizasyona kadar her şey çok gerçektir. Bu anlamda ilaç endüstrisi uyuşturucu pazarı kadar mevcut ya da güçlü değildir… ama silah endüstrisinin etkisi tartışılabilir. Ancak öte yandan, akıllı telefonların sağladığı yakınlık ve bunların tüm nüfusların bilişsel kapasitesine verdiği zarar da aynı türden bir incelemeye tabi tutulabilir. Sonuçta bu, ölçülmesi zor bir etkidir ve şu soruyu doğurur: Bir devleti, toplum üzerinde en fazla etkiye sahip olan ve en fazla zarara yol açan pazara göre sınıflandırırsak, o zaman hangi endüstriyi seçeriz? ABD bir “doymuş yağlar devleti” midir?

Narko-devletin daha derin analizi

Herhangi bir ülkede uyuşturucu endüstrisinin etkisinin önemi gibi sosyolojik doğruları değerlendirirken pozitivist bir tuzağa düşmekten kaçınmak isteriz. Her sosyolojik analizde olduğu gibi, yaklaşımımızda daha bütüncül olmak ve incelediğimiz olguların toplum üzerindeki gerçek etkisini anlamak için anlamının peşine düşmek zorundayız. Demokratik modernite paradigmasının önemli katkılarından biri, toplumsal sorunları bu şekilde analiz eden bilimsel yaklaşımdır.

foto:AFP

Narko-devlet yeni bir devlet türü müdür?

Öcalan, beş ciltlik “Demokratik Uygarlık Manifestosu” dizisinde devletin tarihini ve tipolojisini betimlemek için büyük çaba harcar; devleti örneğin artı ürünü elinde tutan toplumsal sınıf üzerinden çözümler: köleci devlet, feodal devlet ya da kapitalist devlet - ya da yönetici elit üzerinden: rahip devleti veya ulus-devlet (burjuva) - ama aynı zamanda “faşist devlet” gibi kavramları da eleştirir; çünkü bu, bazı devletlerin faşist, bazılarının olmadığı anlamına gelirdi; oysa faşizme yönelik derin eğilim devlet kavramının kendisinde yatar. Hatta “sosyalist devlet” gibi fikirleri de eleştirir; çünkü devlet gibi toplum karşıtı bir organ asla sosyalist olamaz. Öyleyse devletleri “narko-devlet” olarak sınıflandırmak anlamlı mıdır? Örneğin bu, ulus-devletten açıkça farklı mıdır? Bu terim, etiketlenen devletler hakkında bir şeyi gizler mi yoksa açığa mı çıkarır?

Elbette uyuşturucu ticaretinin ve onun yarattığı şiddet ve kaosun etkisinden daha fazla zarar gören bazı ülkeler ya da bölgeler vardır - bu anlamda çözüme doğru adımlar atmak için bu gerçeklikleri açığa çıkarmak önemlidir. Ancak başka devletleri kendilerinden daha yozlaşmış olarak sınıflandırmaktan çıkar sağlayan birçok devlet de vardır ve günümüzün siyasi bağlamında “narko-devlet” terimi, herhangi bir toplumu narko egemenliğindeki bir devletin teröründen kurtarmaktan çok bu devletlerin amaçlarına hizmet ediyor görünmektedir. Ayrıca bu terim, suç çeteleri gibi bazı kapitalist örgütlerin yalnızca belirli bir endüstriye, bu durumda narko endüstrisine odaklandığı fikrini yaratır - ama bu, kapitalizmin fırsatçı doğasını gizler; kapitalizm o anda amaçlarına hangi endüstri hizmet ediyorsa ona yönelme eğilimindedir. Örneğin Meksika’da kartellerin artık insan kaçakçılığından yasa dışı uyuşturuculardan daha fazla kâr elde ettiğine dair işaretler vardır ve avokado endüstrisine ve gayrimenkule yönelik girişimleri artık en önemli sektörlerinden bazılarıdır. Bir kapitalist örgütü karakterize eden şey, mutlaka o anda içinde bulunduğu endüstri değil, daha çok kâr güdüsü ve almaya razı olduğu risk düzeyidir.

Kapitalist devlet ayrıca, hukukun ya da meşruiyetin hiçbir zaman varoluşunun önkoşulu olmadığı gerçeğini gizlemeye çalışır. Diğer kapitalist birimler ve devletlerle rekabette, kendi yasalarını en çok çiğneyip yırtan her zaman avantajlı olacaktır; bu yüzden onları sürekli olarak kendi yasalarının sınırlarında çalışırken buluruz. Dolayısıyla bazı devletleri “suçlu” diye bir kenara atmak da yanıltıcı olabilir. Suç çeteleri bile işlerini yürütmenin temel aracı olarak hem yasal hem de yasa dışı alanlarda çalışır. Yasa dışı pazardan kazandıkları milyonlarla, yasal pazarda hiçbir şey satın alamıyorlarsa ne yapabilirler? Sermaye de büyümeye devam etmek için yeni pazarlardan çekilme ya da yeni pazarlara yatırım yapma eğilimindedir. Yasa dışı pazardaki risk faktörü ve salt büyüklük faktörü, serbest sermaye büyümesinin önündeki engellerdir.

Rekabetçi ve fırsatçı zihniyet ile kâr güdüsü, suç örgütleri için de yasal kapitalist işletmeler ve onların yönetimini üstlenen devlet için de aynıdır.

Alıntılar:

(*) Abdullah Öcalan, Demokratik Toplum Manifestosu, 2. Cilt: Kapitalist Uygarlık.

(**) Abdullah Öcalan, Demokratik Toplum Manifestosu, 3. Cilt: Özgürlük Sosyolojisi.

DEVAM EDECEK