Cevabının çok basit olduğunu bildiğimiz kimi soruları sormayız, çünkü sorduğumuz zaman basit olanın bilgisinden mahrum olmuşluğun utancını yaşamak istemeyiz. Kadın nedir sorusu da bu sorulardandır. Pek fazla sorulmaz bu soru da. Çok basittir. Su nedir gibi bir sorudur belki de. Belki de evren nazarında daha başka değerler taşımaktadır. Ama ne yazık ki bu soru sorulduğunda verilecek cevaplar da pek fazla hakikate yakın durmamaktadır. Kadın nedir sorusunun cevabı, basit olduğu kadar en fazla karmaşıklaştırılan cevaplardan biridir. Öyle basittir ki sorulmaya gerek dahi duyulmaz. Belki de gerek duymamaktan değil de cesaret etmemektendir soramamak… Ne de olsa sadece istemediklerimiz değil gücümüzün yetmedikleri de vardır yapmadıklarımız arasında.
‘Ben neyim?’ derken insan tanımından başlamaktayız. Evren içinde insanın konumu, evrenle ilişkisi ya da doğa-toplumla ilişkisi tanıma yaklaştırıyor bizleri. Bunun yanında insan tanımını biz kadınlar şahsında tamamlayan bir gerçek olan kadın tanımına ulaşma zorunluluğunu da fark ediyoruz. Neyiz biz, nelerden oluşuruz, görünen bizi bir formda toplayanın ötesinde neyiz, nasılız, nasıl duyumsarız..?

İmge ve bir tutam saç…

Bir tutam saç nerde olursa olsun bir kadını anımsatır, anlatır. Kadına ait bu imge erkeklerin saçlarını kesmeye başladığı zamanlardan bu yana oluşmuş bir imge olabilir mi? Aslında imgelerin oluşmaya başlamasının cinsler arasına giren uçurumla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Toplumsal şekillenişler algıları belirlemekte ve imgelere sıkışan algılar da insanları yönlendirerek hazır bilgiler-yargılar ve hedefler oluşturmakta, hatta merkezi hegemonyanın oluşturulup sağlamlaştırılmasında en büyük hizmet araçlarından biri haline getirilmektedir. Kadınların saçlarına ilişkin dinsel, toplumsal, sektörel kurallarla birlikte uğruna ne kadar kan döküldüğü, acı çekildiği, savaşların çıkarıldığı konularına ilişkin veriler de nesneleşen beden parçalarının yarattığı sonuçları göstermektedir.
İmgenin oluşması ortak anlamların inşa edildiğini anlatırken diğer yandan da ortak anlamlar kamuflesi altında nesneleşen soyutlamalara işaret etmektedir. Ortak güzellik duygusu, toplumsal iletişimin en anlamlı yanlarından biridir. Ortak ahlaki değer yargıları, ortak doğru ve estetik anlayışı da aynı biçimde kolektiflerin ifadesini oluşturmaktadır. Kişinin kendisi olarak varlığını duyumsamasının güzelliği ve kişide yarattığı anlam derinliği tartışmasızdır. Bunun yanında kendi topluluğunun diğer üyeleriyle birlikte duyumsadığı varlık ve anlamın kolektifliğinin, toplumsal yaşamda kişinin yerini oluşturduğu da bir gerçektir. Bu gerçek kişiyi bir tanımın sınırlılığına çeker. Kişi bu sınırlılığı kendisi olarak yaşayacağı formun kuralları olarak belirler ve bu belirleme anından itibaren bu belirlenmişliği idealleştirir.
Bu sınır kiminde kişinin sınırsızlık içinde yaşama ihtimali olan anlamsızlığı gidererek belirlenmiş bir form içinde anlam derinliği yaratmasına yardım eder. Bu durum, topluluğun, toplum olmanın ve bir arada yaşamanın gücünü gösterir. Kolektif ve komünal yaşamın güç kaynağı burasıdır. Kişilerin enerjilerinin evrenin sonsuzluğuna dağılması yerine topluluğun sonluluğunda disipline olmasıyla oluşur bu güç. Bu durum, evrenin sonsuzluğuna rağmen toplumun sonluluğunun tercih edilmesini de açıklamaktadır. Tabi ki o sonsuzluğu derinlik içinde yaşama gücü olanlar ve buna cesaret edenler sonsuzluk yaşamını tercih edeceklerdir. Yine de bu tercih toplumdan kopuk yaşanması mümkün olmayan bir durumu doğurmaktadır.

Sınırlar ve form

Çoğunlukla kişiler özgürlük tercihlerinde dahi sonsuz özgürlük yerine bir topluluk içindeki sınırlandırılmış, daha doğrusu kuralları belirlenmiş özgürlük biçimini tercih ederler. Bunun sebebi özünde şudur: İnsanlar, toplumsal kurallar tarafından sınırlandırıldıklarını bilseler de bu sonluluğu severler. Sonsuzluk adına gelecek olan sınırsızlıktan korkarlar. Uçmayı isteyen, düşleyen ve sürekli bu isteminin rüyasını gören biri, ayakları bir an yerden kesildiğinde korkar. Ayakları yere bastığında kendini güvende hisseder. Hatta sağlam olmayan, kabul görmeyen ya da ciddiye alınmayan birçok şey için ayakları havada denirken, tam tersi sağlam, kabul gören, ciddi durumlar için “ayakları yere basıyor” denir. Buradaki kabuller sınırsızlığın ürkütücülüğü karşısında sınırlılığın belirlenmişliğine yöneliktir. Bu korku kişiye sonsuzluk yerine sınırlılık tercihi yaptırır.
Ayrıca insanlar denizlerin ya da akarsuların sahibi olmaktansa, bir tas suyun sahibi olmayı daha somut ve olasılık dahilinde bulurlar. Ve bu elle tutulur gerçeği kendi gerçekleri bilirler. Bununla birlikte her bireyin sınırlanmış ya da belirlenmiş gücünün bir araya gelerek, yani toplum olarak bireye vereceği gücün, evrenin dağınıklığının onlara vereceği güçten daha fazla olduğuna inanırlar. Bu güç, insanın yarattıklarının birleşerek oluşan kolektif gücü anlatır. Hatta kimi zaman bu güç karşısında savaş açar, bu güce direnirler. Sellerin gücü karşısında barajlar yaparak sınırlanmışlıklar yaratır ve doğaya meydan okurlar.
Bölünmek her zaman güçsüzleşmek değildir, bazen bölünmek, gücüne form kazandırmak olabilmektedir.
Kimi zaman da form-şekil, kendinde topladığı enerjiyi hapsetmekte, sınır koyarken ya da enerjiye kendi çizdiği sınırla bir belirlenmişlik yaratırken onu somurmakta-sömürmekte, yok etmektedir. İktidarın kendine model seçtiği erkeklik, kadındaki enerjiyi kendi egemenlik formuna sıkıştırarak sınırlanmışlığın derinliğini yaratmayan, tam tersine hapsederek körelten ve çürüten bir durum yaratmaktadır. Sınırlar her zaman form kazandırmaz, kimi zaman deforme eder. Bu belirlemelerin ışığı olan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, “Kürt Sorunu Ve Demokratik Ulus Çözümü” adlı son savunmasında evreni çözümlediği felsefi derinlikle kadın tanımı yapmaktadır. Bununla birlikte iktidarı ve mikro iktidarı da çözümleyerek egemen erkek kişiliğine sıkıştırılan deforme olmuşluğu ortaya koymaktadır.

Kadın nedir?

Akışkan haldeki bir enerji hangi tanımın sınırlarında kendini ifade edebilir? Sadece akışkan haldeki enerji konumunda özgür olabilen kadın hakikati toplumsal yaşamın sınırlı gerçeğine kendisi olarak nasıl katılmalıdır?
Kadın, çeşitlenmek isteyen evrenin kendinde yarattığı ilk formdur. Toplumun tüm diğer öğelerini kendi gerçeğiyle bütünleştirerek evrensel anlamı açıklayan, çoğalmayı, çeşitlenmeyi, güzelliği, tınıyı, özgür akışı kendinden başlayarak tüm diğer toplum üyelerine anlatan akışkanlığını değişim ve uyuma dönüştürmüş haldeki bir formdur. Kadın formunda kendini gerçekleştiren evren, çeşitlenmenin bir adımını bu yolla atmıştır. Bölünerek çoğalan canlıların kendilerinde barındırdıkları özellikleri zenginleştirdiği iki cinsiyetle forma kavuşturan evrensel zeka, kadını bu zekanın taşıyıcı formu yapmıştır.

Duygusallık ve duyarlılık

Kadın, duygusallık olarak dile gelen ve bir eksiklik-sakatlık gibi algılanan özelliğiyle evrenin tüm edimlerini anlama eğiliminden vazgeçmeyen varlıktır. Bunu başaramayabilir, başarıp da bu başarısını bildiğimiz dillerle söyleyemeye de bilir. Ama önemli olan kadının eşsiz duyarlılık gücüyle evrensel zekanın bir yansıması olduğu gerçeğini hala yitirmemiş olmasıdır. Kadındaki bu duyarlılık, ona, evrendeki her şeyin sebebinin kendisiyle bağlantılı olduğunu düşündürecek bir algı kapasitesi kazandırır. Bilip eleştirdiğimiz tarzdaki ben merkezlilikten apayrıdır bu. Bu algı biçiminin kadın kişiliğine kazandırdığı en temel özellik de evrendeki hiçbir hareketi, hiçbir devinimi kendisinin dışında ya da uzağında görmemektir. Ve bu yönüyle kadın, kendi algı biçimiyle tüm evrensel edimleri kendi kimliğinde yaşayarak kadının evrenin bir izdüşümü olduğunu ortaya koyar.
Kadın nedir?
Evren içinde kendisi olarak nasıl tanımlanmaktadır? Kadını tanımlamaya meyleden ya da bu iddiada bulunan semboller, imgeler, imalar ya da eylem-algı biçimleri neye göre ortaya çıkarılır? Bu yönelişler kadını gerçekten tanımlar mı?
Doğadaki cinsiyet farklılaşmasının ortaya çıkışını evrenin farklılaşma, çeşitlenme ve karmaşıklaşma yoluyla kendi zekasını yansıtması olarak yorumlayabiliriz. Evrensel zekayı görmek için mevcut akıl sınırları içinde mucizeler aramaya gerek yoktur. Bu zekayı başta kendimizde görmeliyiz. Başta kendimizde, kendi cinsimizde ve bununla birlikte doğadaki tüm varlıklarda evrendeki çeşitliliğin, karmaşıklığın, soru-cevap içiçeliğinin, renkliliğin izlerini görmeliyiz. Bunu görmek, çok mucizevî bir anlam yüceliği yakalamak olmayabilir ama yakalayamamak anlamsızlık sığlığına düşmek olur. Bazen bazı şeylerin varlığı fazlalık değildir ama yoklukları eksiklik olur. Evrensel zekanın fark edilirliği de bu minvaldedir. Evrensel tüm oluşları dişi ve eril olmak üzere çeşitlendirmek, kendini çoğaltmak, çeşitli ve farklı kılmak isteyen evrenin bir eylemidir.

Baskın olan analitik zeka mı?

Varlıklardaki cinsiyet farklılaşmasının nedenini sorgulamak bir cevap yaratmayabilir. İki cinsin anlamlı bir araya gelişlerinin kendilikleri olarak bir oluş meydana getirdikleri bilinir, hissedilir. Evrensel zekanın kendinden parçaların her birinde, her bir zerrede ve her oluşumda kendisinde bütün şeklinde mevcut olan zekanın mikro yansımalarını görmesi, kendisi ile varlıklar arasındaki bütünlüğü de sağlamlaştırır. Evrensel zekanın duygu olarak ortaya çıktığı, duygusal zekanın da bu evrensel zekayı yansıttığı bilinmektedir. Duygusal zeka, kesinlikle çeşitlenen, farklılaşan, kendi varlığını koruyan ve yaşam süresince sezgi gücünü üst düzeyde açığa çıkaran bir zeka türüdür. Duygusal zekada varlığı koruma ve süreklileştirme esastır. Günümüzde kadının duygusallığı olarak eleştirilen, gerilik, eksiklik ya da zayıflık olarak görülen bu özelliğin kesinlikle duygusal zekanın henüz ölmediğine işaret ettiğini ve bunun güçsüzlük, eksiklik ya da benzer negatif bir yan değil tam tersine pozitif bir yan olduğunu kabullenmek gerekir. Tabi mevcut dünya-sistem gerçekliği analitik zekayı tüm alanlarda hakim konuma getirerek bir işgal gerçekleştirmiştir.
Analitik zeka, duygusal zekanın bir üst aşaması olarak, duygusal zekanın kendini farklılaştırması sonucu ortaya çıkan bir zeka türüdür. Ama ilginçtir ki, analitik zeka duygusal zekayı reddedecek, katledecek düzeye gelmiştir. En naif söyleyişle analitik zekanın baskın durumu, duygusal zekayı hor görmekte, aşağılamakta ve hatta bunların da ötesinde, duygusal zekayı katletmektedir. Egemen erkeği temsil ettiği söylenen analitik zeka karşısında kadını temsil ettiği söylenen duygusal zekanın horlanması, ikisinin dengesinin sağlanmaması gibi bir sonucu doğurmaktadır. Duygusal zeka, evren gerçeğinde var olan kendini koruma, varlığını yaşatma ya da sürekliliğini sağlama amaçlarını gerçekleştirmenin temel itici gücünü oluşturur. Kiminde bencildir. Analitik zeka, bazen bu bencilliği gemleyecek optimal dengeyi oluşturacak düşünce biçimini oluşturur. Bunun karşısında hegemonya zihniyetini ortaya çıkaran düşünce sistematiğinin de ortaya çıkmasına analitik zeka öncülük eder.

Öz savunma esas olmalı


Buradan yola çıkarak duygusal zekayla özdeşleştirerek kadın tanımını yapmak yerinde olur mu? Bugünkü kadın somutlaşması, duygusal zekanın ağırlığından çok analitik zekanın ağırlığından kaynaklanmaktadır. Kadının kendine özgü kadınlık değerlerinden kopması, sıyrılması, özgürlüğünden uzaklaşması ya da kölelik modlarına girebilecek bir zemini kendi somutunda yaratması, bir anlamda analitik zekanın kadın üzerindeki ağırlığını göstermektedir.
Duygusal zeka yok edebilir ama köle etmez. Analitik zeka ise hem öldürebilir, hem de köleliği reddetmeyecek bir düşünce biçimi ortaya çıkarır.
Köle etmeyi de edilmeyi de kabul edebilen bir zihniyet kesinlikle analitik zekanın ürünüdür. Duygusal zekada ise var olan kendi ölümü pahasına da olsa özgür yaşamaktır. Kölelikten kaçışın bedeli bir uçurumdan yuvarlanmak da olsa verilir duygusal zekada. Önemli olan, yaşamsal olan, kendilik denilen özsel varoluşun korunarak varlığın sürdürülmesini sağlayan özgürlüktür. Özünü, kendini savunmaktır. Öz savunmanın esas olmasıdır. Tüm bu konular, yaşanan kölelik (köle-efendi) ilişkilerinde egemen erkeklik kadar tüm erkeklerin ve kadınların da analitik zekanın sömürüye açık olma durumuna hazır hale getirilmeleriyle ilintilidir.
Bu anlamıyla kadın, ona ait olduğu sürekli vurgulanan duygusal zekanın derinliğine yeniden dönmelidir. Bugün yapılacak kadın tanımının içinde her hangi bir zeka biçiminin reddi yoktur. Analitik ve duygusal zekanın optimal dengesi bugün özgür kadın tanımında başat bir özellik olarak yer almaktadır.
Kadın tanımını yaparken erkeğe göre ele almak, bunu aşan kavramlaştırmalara ulaşamamak ya da kadını sistem içindeki kadının statüsüne, bu statünün ilerisine gerisine göre anlatma-tanımlama çabası, kadın özünü anlatmaya yetmemekte ve kadının eksikli kimliğini onaylamak anlamına gelmektedir. Eksiklik merkezli tanımlar eksikli sonuçları doğurur. Verili olanın reddi yeninin hayalini kurabilme olasılığını oluşturur. 


DILZAR DÎLOK