Paris komünün bu yıl yeniden gündemde daha fazla yer etmesinin bize gösterdiği önemli şeyler oldu. Biri de şu ki ezilenlerin bir tarihi ve bu tarihin bir kolektif hafızası var. Kimse asırlar önce meydana gelmiş bir olayın bugünkü bir fenomene birkaç yıl önceki bir olaydan daha fazla benzeyemeyeceğini iddia edemiyor. Örneğin Rojava savunmasıyla başlayan süreç olmasaydı dünyanın dört yanından desteğe gelen enternasyonalist savaşçıları 1936’lar İspanya’sındaki iç savaşta bırakmış olacaktık.

Kristin Ross, Paris Komünü’nü işlediği Ortak Lüks(*) adlı kitabında New York Times’ın 2011 yılındaki bir eylemde bir aktivistin adını istemsiz bir hatayla Louise Michel (Paris Komününde etkin roller almış kadın komünar) olarak anons etmesinin ne anlama gelebileceğini sorgularken manidar bir benzerliğe dikkat çekiyor. Dünyada toplumsal sistemlerin aşındığı, işgücü piyasasının çöktüğü, zamanın büyük çoğunluğunu çalışarak değil iş arayarak geçiren ondokuzuncu yüzyıl emekçi ve zanaatkarlarının oluşturduğu resmin bugünkü dünyaya tarif edecek kadar bugüne benzediğinin altını çiziyor. Futuristlerin tekno-ütopyalarda resmettiklerinin aksine bitimsiz yarı zamanlı çalışmalar, eğitimini aldıkları iş ile geçinmek için kendilerini yapar buldukları iş arasındaki arafta ikamet etmeler, iş bulmak için ya tamamen göç etmek ya da uzun mesafeler aşmak  zorunda kalmalar gibi hallerin bize ‘komünarların zamanı’nın ana babalarımızın zamanından çok daha yakın olduğunu gösteren haller olduğunu belirtiyor. Çünkü biliyoruz ki tarihte daha önce bastırılmış öyküler bugünkü şartlarda yeniden ve bu kez daha da serpilmek üzere ortaya çıkabiliyorlar. Bu yüzden bu tür hatırlatmaları küçük nostaljik hazlar gibi görmek yerine geleceğin geçmişte saklı anahtarlarının izlerini sürmek diye görmek ve onlardan beslenmek daha akla yatkın olanı.

Bu noktada rehberimiz ‘emek mücadeleleri tarihçisi’ Dario Azzellini olacak. Bu yazı boyunca kendisi ile Ulus Atayurt’un gerçekleştirdiği röportajdan(**) besleneceğiz. İlk alıntı gelsin:

“Öncelikle, feodal sistemin farklarını hatırlamak gerek. Toprakta çalışırsın, ürünün bir kısmını derebeyine verirsin. Bir efendi ve baskı vardır, ancak efendi emek sürecine komuta etmiyordur. Aynısı kentlerdeki zanaat atölyeleri için de geçerliydi. Fabrikayla beraber patron emek sürecinin, emekçinin zamanının efendisi haline geldi. Bir açıdan bu, saçmalığın daniskasıydı. Zira emek süreçlerini örgütlemeyi en iyi emekçi bilir. Post-fordist dönemde bu durumdan faydalanmanın yolu bulundu, çalışanlar üretim süreçlerinin organizasyonuna dahil edildi. Özyönetim deneyimleri bu emir-komuta zincirine tepki olarak başladı. (…) Bugün insanlar sosyal sistem ya da refah diye bilinen şeyi devletin kurduğu gibi yanlış bir kanıya sahip. Bunların hepsi emekçilerden çalınarak inşa edildi. Sadece tüketim kooperatifleri, kreşler değil, sağlık sigortasından defin hizmetlerine, okullardan dispanserlere bütün kolektif ihtiyaçlar işçi kooperatifleri ve özyönetimleri tarafından sağlanıyordu. Bismarck’tan itibaren (1860’lar) devletler bu alanları temellük edip tekeline geçirdi. Devlet merkezli sosyal demokrat ve komünist partilerse bu hikâyeyi unutturdular, lafını bile açmak istemediler.”

Devrimler kendine özel sorunlarla gelen meşakkatli süreçler. Önceden belirlenmiş katı programlara uymuyor, uydurulamıyorlar. İşte tam da bu nedenle devrime ilişkin tahayyülümüzde bir sorun olarak beliriveren devletin anlamı daha da bir önem kazanıyor. Devletin göstermekte istekli olduğu nitelikleri onun zaten görebildiğimiz yüzünü oluşturuyor. Bize düşen daha çok diğer yüzünü görebilmek. Burada bizim için mühim kısımsa gelirlerle birlikte tüm sermayenin de “çalışanlar”ın emek gücünden doğuyor olması. Sermayeye satmak için emeğinden başka bir şeyin sahibi olamama hali, dönemine göre donmuş demode bir kalıp bazen de güncel bir güç diye algılanabiliyor. Bunu belirleyense konjonktür oluyor. Yukarıdaki alıntıda sosyal dayanışmamızın çalınarak  “sosyal devlet” adıyla yeniden vergiler yoluyla bize satılışını hatırlatmıştık. Aslında bu bağlamda birçoğumuz için bugün bile, kendi ömrümüzün hafızasından süzebileceğimiz yargılar mevcuttur. İrili ufaklı tüm hak kazanımlarımız birlikte güçlü karşı koyuşlar organize edebildiğimiz süreçlerde gerçekleşir. Eğer bunu sürdürebilme potansiyelini gösterebilirsek de devletler tarafından sosyal reformlar gerçekleştirildiğini gözlemleriz. Fakat rüzgar terse dönmüş, mücadelelerimiz bastırılmış veya zamanla kaybolup gitmişse, tüm kazanımlarımız geri alınmaya başlanır. Tüm o “sosyal devlet” hizmetleri ya kesilir ya da zamanla belirli bedellerle satılmaya başlanır. Kamu hizmetleri, yardımlar minimum seviyelere çekilir. Karşı bir tepki organize edilene dek hizmetler için ya daha fazla bedel alındığı ya da maaşların değerinin düşürüldüğü süreçler işler. Bu devletin bize göstermekte mahir olduğu yüzüdür. Mühim olan diğer yüzü unutmamak.

Her devletin yaşamı kapitalizmde içkin varlığına bağlı. Ekonomiyi teşvik etmesi, yaşamasının temel koşulu. Teşviğin finansmanını da vergiler vd gelirlerden elde edebiliyor (savaşta ve barışta). Bu anlamda egemenlik alanlarını yatırımlar için cazip kılacak düzeydeki yüksek kar döngüsüyle pazarlanabilir kılmakla mükellef oluyor. Bu süreklilikte mülksüzleştirdiği kitleleri işçileştirerek egemenlik alanlarını ucuz işçi diyarlarına dönüştürerek karı teşvik etmek de var, kooperatifler yoluyla üretim açığını kapatarak buna bağlı gelirlerini yükseltmek de. Bu noktada yine Dario Azzellini’nin uyarısına kulak verelim:

“Sınıfsal mücadeleyle bağlantılanmak elzem. Bu yüzden işçi işgal fabrikası ile kooperatif arasındaki farkı koymak lâzım. Elbette kooperatif iyi, patronsuz hayat güzel. Ancak, işçinin fabrikayı ele geçirmesi, emek ile sermaye arasındaki çelişkiden kaynaklanıyor. Fabrikayı ele geçirip arkadaşlarıyla beraber üretime geçen işçi kendini işçi olarak tekrar teyit ediyor. Fabrika sonra kooperatife dönüşebilir, çünkü devlet nezdinde bundan daha uygun hukuki form yok. Ancak, işçiler işçi olmaktan kaynaklanan sermayeyle mevcut çelişkiyi hissediyorlar. ‘İşçi olarak’ galip geliyorlar. Oysa birtakım “bilinçli” insanların bir araya gelip kurdukları kooperatifte bu his mevcut değil, o insanlar kendilerini öznel bir yerde konumlandırıyor.”

Günümüz “kurtuluş” tahayyüllerine de sirayet eden yaygın bir yanılgı var. Kudret sahibi bir devlet olmasa idealize edilen haliyle bir “demokratik hukuk ve refah toplumu” ne ortaya çıkabilir ne de yaşayabilir diye düşünülüyor. Elbette toplumsal ve ekonomik idare, devletin temel varoluş mantığını oluşturuyor. Fakat burada atlanmaması gereken asıl husus, toplumsal ve ekonomik kudretin devletçe üretilmediği, bilakis ele geçirildiği bilgisiyle beraber asıl sahibinin kim olduğunu da hatırlamak. Umarım bu satırların bu yolda az da olsa bir faydası olmuştur.

https://www.metiskitap.com/catalog/book/6225

https://birartibir.org/a-dan-x-e/57-o-yesil-agacin-soyledikleri