2017’ye sayılı günler kala, 28 Aralık'ta Roboskî katliamının beşinci yılını geride bıraktık. 34 insan, savaş uçaklarından atılan bombalarla parçalanarak katledilmişti. ‘Emri ben verdim’ diyen bir başbakan vardı ama bunu suç olarak kabul edip soruşturan, suçluları cezalandıran bir yargı ya da idare yok. Katledilenlerin yakınlarına, insan hakları savunucularına düşense, klişe bir söylemle; unutmamak, unutturmamak ve adalet arayışını sonuna kadar sürdürmek.  

Roboskî katliamının üzerinden tam beş yıl geçmişti ama yüreğimiz 28 Aralık 2011'de atıyordu. 24 Aralık 1978 de Maraş'ta, 19 Aralık 2000’de hapishanelerde, 20 Temmuz'da Suruç'ta, 10 Ekim 2015'te Ankara, 1938’de Dersim'de, Malatya'da, Sivas'ta, Diyarbakır’da, Lice'de, Cizre'de, Sur'da, Nusaybin'de, Şırnak'ta, Soma 'da...Yüreğimiz bunca yaralı, bunca ağır, bunca eskide.  

Tümü ve burada yazamadığım bütün katliamlar için adalet arıyoruz. Nedir adalet? 34 insanın parçalanarak öldürülmelerine karşılık olabilecek, çekilen acıları dindirecek bir yol var mı? Yok. Ölümün telafisi mümkün değil çünkü. Hiçbir şey gideni geri getiremez çünkü. Bu yüzden dün yapılan anmada, parçalanarak katledilen her bir can için uçurduğumuz balonların rengi karaydı. Yasın, matemin karası... Bir de vatandaşını bombalayarak vahşice katleden, katilleri de cezasız bırakan bir devletin utancının karası. 

Diyeceksiniz ki "utanacak olan bunu yapar mı?  Bir yandan;  haklısınız. Öte yandan; utanılacak olan utanılacak olandır. Arsızlık bir yere kadar maskeler utancı. 

Anımsarsınız; 19 Aralık hapishaneler katliamı sonrasında arsızlık tavan yapmış, zamanın Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü’ne üstün hizmet madalyası vermişti devlet. "Ne güzel yıktın, yaktın, katlettin, aferin" deyip sırtını sıvazlamışlardı. O zaman, bir grup insan hakları savunucusu bu olaya tepki göstermiş ve aynı zata utanç madalyası göndermiştik. Maske parçalanınca nasıl öfkelendiklerini iyi anımsıyorum. Bu eyleme katılanlara soruşturma açıldı, dava yıllarca devam etti ve ceza verdiler her birimize. Devlet katında suçumuz büyüktü, utançlarını yüzlerine çarpmıştık çünkü. 

Yeni bir yıla adım kala, alıştığımızdan mı bilmem, yine muhasebe sofrasındayız. Neydi, nasıldı, ne olacak diye sorup duruyoruz.  Biliyoruz oysa; tarih 2017’yi de gösterse yüreğimiz acılarımızın tarihlerine takılı. Devlet yüzleşse acılarımızın kaynağı suçlarıyla, toplum yüzleşse, yüzleşsek. Suçlu cezalandırılsa, bu katliamlar artık olmaz inancı gelişse, zararlar kısmen de olsa telafi edilse, belki yasımız biter ve gerçekten yeni bir yıla girebiliriz.  

Ve yine alıştığımızdan mıdır bilmem, her şeye rağmen, bir yıla yetecek kadar umut büyütüyoruz inadına. Yüreğimizde bunca ağırlıkla ayakta kalabilme enerjisinin yegane kaynağı, iyi şeylerin de olabileceğine dair umut çünkü. Bir de "henüz hayallere bile düşmemiş güzellikler"e olan inanç.... Acıda kaybolduğum bir zamanda, beni o karanlıktan çekip çıkarmıştı bir arkadaşımın bu hatırlatması. Okuduğum anda o zifiri karanlık parçalanmış, henüz hayallerime düşmemiş güzelliklerle, bu düşüncenin sihriyle heyecanlanmış, zafere gülümsemiştim yeniden. 

Yeni bir yıla girerken yine yükümüz ağır. Yakın zaman güzellikler vaad etmiyor. Barış uzak ama savaş, ölüm, yıkım, zulüm her yanda. Kürdistan yangın yeri ve ülke;  kapalı, açık ve ap açık olmak üzere koca bir cezaevi kampüsü. Belli ki; daha da yakacaklar canımızı. Belli ki daha da mücadele edeceğiz faşizme karşı... Zalim istiyor ki biz karanlıklara hapsolalım, ama nafile. Çünkü; henüz hayallere bile düşmemiş güzelliklerimiz var bizim. Ve onlara kurşun işlemez.