
30 Mart yerel yönetim seçimlerine çok az bir zaman kaldı. Mevcut durumda Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de siyasetin temel gündemi bu yerel seçime odaklanmış durumda. Siyasetin nabzı daha çok bu yerel seçim ekseninde atıyor. Şimdiden seçim sonuçlarına yönelik bazı tahminler yürütülüyor; bu konuda yapılan bir dizi anket araştırması kamuoyu ile paylaşılıyor.
Yapılan bir anket araştırmasına göre, Türkiye ve Kuzey Kürdistan genelinde BDP-HDP ittifakı geçmiş seçimlere kıyasla oy oranını arttırmış olup bunu yüzde 10’nun üzerine çıkaracaktır. Bu yerel yönetim seçimi somutunda söz konusu demokratik ittifakın oy oranını arttırması elbette önemli bir gelişmeyi ifade edecektir. Ancak bu durum Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de demokratik siyasetin yakalaması gereken başarı düzeyi anlamında tek başına bir gelişme ölçütü sayılmamalıdır. Aksi durum düzen partilerinin derekesine düşmek olur ki, bu durumda halklar açısından gerçek anlamda alternatif bir siyaset seçeneği de sunulamaz.
Örneğin her zaman olduğu gibi tüm düzen partileri açısından bu yerel seçimlerin tek bir anlamı vardır: Kazanılan belediyelerin birer rant alanı olarak görmek ve daha çok da bir yıl sonra yapılması öngörülen genel seçimler için bunu bir başarı basamağı olarak değerlendirmek. Halka hizmet ve demokratik siyaset perspektifi iddiasındaki BDP-HDP ittifakı açısından ise, eğer bir başarıdan söz edilecekse, o da düzen partilerinin bu yaklaşımından fersah fersah uzak durmak olacaktır.
Yerel seçimlere ‘özgür belediyecilik’ perspektifinden bakılmadığı sürece oy oranında bir artış olmasının veya bir iki belediye daha arttırmış olmanın uzun vadede hiçbir değeri yoktur. Özellikle özerk yerel yönetimler bağlamında model bir belediyecilik anlayışını geliştirip oturtmak ve bunu kalıcı hale getirmek, iktidarcı ve devletçi siyaset karşısında başarılı olmanın olmazsa olmaz gereğidir. Bu konuda belediyecilik anlayışında alternatif oluşturma anlamında başarılı bir örnek sergilendiği söylenemez. Hiç şüphesiz tamamen düzen partileri gibi olunmadı; ancak onların çok ötesinde bir belediyecilik modeli de ortaya konulamadı.
Gerçekten de Kuzey Kürdistan ve Türkiye zemininde klasik devlet ve parti siyaseti tümüyle tıkanmış ve iflas etmiştir. Siyaset kurumu toplumun hiçbir sorununa çözüm üretememektedir. Buna rağmen toplum halen düzen partilerine oy veriyorsa, bu durum gerçekten de güven duyabilecekleri alternatif bir siyaset ve çıkış bulamadığı içindir. Yerel seçimlerle kazanılan yerel yönetimlerin önemi tam da burada açığa çıkmaktadır. Topluma gerçekten güven veren bir model sunmanın yolu en çok da bu yerel yönetimler zemininde mümkün olabilmektedir.
Bu yerel seçim bağlamında üzerinde önemle durulması gereken bir konu Dêrsim’in bu seçim karşısındaki tutumu olmaktadır. Bilindiği üzere son milletvekili seçimlerinde BDP Dêrsim’de kazanamadı. BDP yerine CHP daha fazla oy aldı. Bundan hareketle Dêrsim’e dair daha şimdiden bir takım kaygılar öne çıkmaktadır. Hatta bunun da ötesinde, var olan parçalı durum bu kaygıları daha da artırmaktadır.
Salt bir takım kaygılar beslemek, “Dêrsim kıyıdadır” demek elbette hiçbir şeyi değiştirmez. Önemli olan, BDP başta olmak üzere ‘demokratik ulus’ esprisinde olan tüm devrimci-demokratik kesimlerin kendi farklılıklarını mesele yapmadan düzen partileri karşısında ortak çıkarlar temelinde ortak politik bir duruşu gösterebilmeleridir. Sisteme muhalif olan, devrimci-demokratik bir kimlik taşıdığı iddiasında olan hemen herkes, ister bireysel ister gurupsal kimlikle hareket etmiş olsun, Dêrsim’de sistem partilerinin kazanmaması için ortak politik bir ittifak temelinde hareket etmek durumundadır.
Dêrsim’in tarihsel direnişi ve muhalif kimliği, geleneği adına anlamlı politik bir duruş olacaksa, tam da bu konuda sisteme karşı birlik olma ve birlikte hareket etme olmalıdır. Sistem ve devlet kaynaklı olmayan hiçbir farklılık birlik olmamanın ve birlikte hareket etmememin gerekçesi değildir ve olamaz. Tam tersine birlik farklı olmanın da bir gereğidir. Bu yüzden hiçbir siyasi gerekçe sisteme karşı ortak bir politik zeminde buluşmamanın ve ortak bir politik duruş göstermemenin meşru nedeni değildir. Birlik olmamaktan kaynaklı olarak, Dêrsim’de CHP ya da AKP gibi sistem partileri Dêrsim merkezi başta olmak üzere herhangi bir yerelin belediyesini kazanacak olursa, bu durum kesinlikle Dêrsim’in tarihsel itibarına gölge düşürme ve Dêrsim üzerinde 1938’lerden bu yana mütemadiyen uygulanan her tür özel savaş politikasına hizmet etme anlamına gelecektir.
CHP’nin özellikle de Kılıçdaroğlu figürü üzerinden Dêrsim’in Alevi kimliğini istismar ettiği son derece açıktır. Oysa Kılıçdaroğlu hem etnik kimliğe hem de Alevi kimliğine ihanet etmiş bir devşirmedir. Alevi inancında aslını inkar eden haramzadedir. Bu haramzadeliği Kılıçdaroğlu kadar derinlikli ve açık bir şekilde yaşayan benzer bir örnek bulmak hakikaten çok zordur. Kaldı ki CHP’nin siyasi kimliği ortadadır. CHP Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Kürtlere yönelik geliştirilen inkar ve imha siyasetinin bir numaralı uygulayıcısıdır; Dêrsim Katliamı’nda bizzat rol oynamış bir partidir. Seyit Rıza’nın idamında temel rol oynamış olanlardan biri de o dönemde CHP’nin başında duran İsmet İnönü’dür. Bu tarihsel gerçeklikler bilinmiyor mu? Buna karşın “Kılıçdaroğlu nasıl olsa Dêrsimli’dir” deyip CHP’ye oy vermek kadar gafil ve kendi tarihsel gerçekliğinden bihaber bir tutum olamaz.
Başta CHP olmak üzere her hangi bir sistem partisine oy vermek bir Dêrsimli açısından kendini aşağılamak, kendi soy değerlerine en büyük hakareti yapmakla eşdeğerdedir. Bu tutum tüm Kürtler için geçerli olan bir durum olsa bile, Dêrsimliler için daha fazla böyledir. Çünkü Dêrsim 20. yüzyılda Kürtler üzerinde uygulanan katliamlar serisinin tarifi zor acıları ve trajedisinin son tanığı, son direniş halkası ve son destanını yazanıdır. Bu acı tarihin en derin izleri tüm canlılığıyla onda dile gelmekte ve en son ifadesini onda bulmaktadır.
Tüm bu bakımlardan Dêrsim’in tarihsel soy değerlerine sahip çıkmanın güncel plandaki tavrı sistem karşısında yekvücut olmak ve birlik oluşturmaktır. 1938 direnişinde tüm aşiretler direnişe katılmayıp ortak birlik tutumunu gösteremediler. Sistem aşiretler arasında birliğin sağlanmaması için parçalayıcı olan her tür yöntemi kullanmaktan geri durmadı. Bugün de benzer bir politika izlenmektedir. Dêrsim halkının kişilikli ve onurlu ortak politik iradesinin gelişmemesi için her şey yapılmaktadır. Kılıçdaroğlu ve Hüseyin Aygün gibi devşirmeler kullanılmakta, bu yetmiyorsa ‘sol’ gibi değerler eğer birleştirici olmayıp olumsuz bir işlev görecekse onlar bile kullanılmaktadır.
Bu nedenle tüm Dêrsimliler demokratik ulus esasının da bir gereği olarak Dêrsim halkının ortak değerlerini gözeten ve temsil değerinde olan adayları desteklemeli ve oylarını bu temelde kullanmalıdır. Dolayısıyla 30 Mart yerel seçiminde ortak politik duruş ve birlik olma önünde engel olan her tür oyun ve politikalar bu temelde boşa çıkarılabilir ve tarihi Dêrsim mizacına da bu temelde sahip çıkılabilir.