
Günümüz yerel yönetim sorunlarının temelini devlet-yerel ilişkileri oluşturmaktadır. Bu da pek çok sorunla iç içedir. Ama en temelinde iktidar olgusu vardır. Kentler, kıra-köye göre daha büyük ve karmaşık örgütsel yapıları gerektiren toplumsal yaşam mekanlarıdır. Kentleşmenin en büyük yükselişinin gerçekleştiği, bu nedenle de kent kaynaklı sorunlarının toplum gündemine en çok girdiği uygarlık aşaması kapitalist modernite aşamasıdır. Burjuvazinin kendi sistemini yaratmada kentleri temel alması aynı zamanda kentleri kendi yaşamının mekanı seçmesi, kentlerin yeni özellikler kazanmasına neden olmuştur. Sanayileşme ile kentleşme iç içe gelişmiştir. Kapitalist sanayileşmenin büyük iş gücü gerektiren özelliği kırdan koparılan halk yığınlarının kentlerde yoğunlaşmasına ve kentlerin aşırı derecede büyümesine yol açmıştır. Bunun yanı sıra kentler iktidarın doğduğu ve büyüdüğü mekanlardır. Tarih boyunca da iktidar mücadeleleri hep kentlerde cereyan etmiştir.
Kent yaşamının ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel bir bütünlük içinde kurgulanıp geliştirilmesi, kapitalist modernizmin kent anlayışını oluşturur. Ulus devlet nasıl ki, ulusal pazar hakimiyetinin siyasal iktidar aygıtı olarak kurgulanmışsa, kapitalist kent de sanayileşmenin, endüstriyel gelişimin merkezi olarak kurgulanmıştır. Kapitalist modernitenin ticaretiyle, zor aygıtlarıyla, ideolojik mekanizmalarıyla, iktidar organları, üniversiteleri, medyası ve hukuk sistemiyle kurgulanıp bütün ülkeye taşırıldığı yerler olarak kentler; hem yönetim merkezi, hem iktidarın temel temsil organlarının konumlandığı mekan olmuştur. Bunların yanında Kapitalizmin sanayileşmeyi gelişme ve ilerlemenin temel ölçüsü olarak alması, doğayı da sanayileşmenin ham madde deposu olarak görmesi, bunu bir felsefe haline getirmesi kır-kent çelişkisini alabildiğine derinleştirmiştir. Kentin bu temelde planlanması, geliştirilmesi ve yaşatılması her şeyin önüne konulmuştur. Kır-kent ilişkisi “kent-taşra” adlandırmasıyla “yenilikçilik ve uygarlaşma” ile “gerilik ve geleneksellik” ikilemine dönüştürülmüştür.
Kent planlamacılığı ve belediyecilik bu yaklaşım temelinde geliştirilmiştir. Kent planlaması, burjuvazinin tüm kent yaşamına hakim olması mantığına dayandırılmıştır. Bunun için sanayi kuruluşları, ulaşım sistemi ve teknikleri, bunların düzenlenmesi, işgücü ihtiyacının kente çekilmesi ve yerleştirilmesi bu planlamacılığın özünü oluşturmuştur. Kentlerin aşırı büyümesi bu yaklaşımın sonucu olmuş ve beraberinde pek çok sorunu getirmiştir. Alt yapı sorunları, kültürel ve sosyal yozlaşma, yabancılaşma, yeşilin tüketilmesi ve hava kirliliği gibi ekolojik ve çevresel sorunların zirve yapması kapitalist kentleşmenin kaçınılmaz sonuçları olarak ortaya çıkmıştır. Günümüzde de kentin dokusuyla bütünleşmeyen büyük bir insan kitlesi kentlerin sadece mekan olarak değil sosyal-kültürel ve ahlaki olarak da kenarında durmaktadır.
Öz itibariyle kapitalist kentlerin sorunları aslında köklü anlayış sorunları durumundadır. Beş bin yıllık egemenlikçi zihniyetin ürettiği, temelinde topluma ve doğaya yabancılaşmanın yattığı büyük ve köklü sorunlardır. Demokratik mücadelenin yükselmesine paralel bu dengenin yerelin lehine değişmesi gündeme gelmiştir. Ancak devletçi güçler, yerel-merkez ilişkisini, yetki ve inisiyatif, imkan ve temsil düzeyi konularında sistemi zorlamayacak, dahası sistemi restore edecek adımlara dönüştürme yada bazı sıradan reformlarla geçiştirme çabasındadır. Yerel yönetim anlayışının demokratik uygarlıksal gelişmenin özelliklerine uygun bir biçimde yeniden ele alınması bir zorunluluktur. Bu değişimin, açık ki zihniyet dönüşümüne dayalı olarak gerçekleşmesi ve alternatif bir duruşu ifade etmesi gerekecektir.
Kentlerin erkek karakteri dönüşmeli
İnsanlık tarihinde yerleşik yaşama geçiş, köy-tarım devrimiyle olmuştur. İnsan yaşamının sürekliliğini güvenceye kavuşturan bu devrimsel sürecin yaratımlarının sağladığı ürün bolluğunun o zamana kadar görülmemiş boyutlarda olduğu da bilinmektedir. Bu gelişmeler Anatanrıça kültünün özgürlükçü, paylaşımcı ve eşitlikçi toplumsal ilişki ortamında gerçekleşmiştir. İnsan yaratıcılığının o koşullarda hayranlık uyandıracak düzeyde gerçekleşmesi bu özgürlükçü, eşitlikçi ve paylaşımcı komünal kültürün ve yaşamın sonuçlarıdır. Köy yaşamının bu derin tarihsel temele dayalı komünal, eşitlikçi ve özgürlükçü yapısı bugün kent yaşamı karşısında nicel olarak zayıflamış da olsa nitel olarak aynı konumunu sürdürmektedir.
Bugünün kentsel yaşamı ise sadece kent-kır ilişkilerini değil, insani varoluşun renkliliğini ve farklılığını öğüten bir yapıdadır. İster modern kent diyelim, ister metropol ya da megapol günümüz kentleri adeta insani, toplumsal ve doğal ne varsa parçalayıp tüketen bir canavar gibidir. Bu özelliği kentin doğuşundan bu yana bağrındaki doğa ve toplum karşıtlığının ürünüdür. Dolayısıyla kenti bu insanı, doğal çevreyi, umudu, ütopyayı son hızla tüketen yapısından kurtarma çabası; kentle kırın barıştırılması anlamına gelmektedir. Bu aynı zamanda insanın kendi doğasıyla, kadının erkekle, çocuğun yaşlıyla barıştığı ve herkesin, her şeyin olması gereken yerde olduğu bir toplumsal düzenlenişin gerçekleşmesi demektir.
Kent-devlet ilişkisi ise günümüzde toplumların çözülmeyi dayatan en ağır sorunlarının kaynağını oluşturmaktadır. Neolitiğin kadın karakterinin ağır bastığı köylere karşı kent erkek karakterini öne çıkaran özellikte gelişmiştir. Bu nedenle de insanlığın gündeminde biriken ve gittikçe daha büyük bir yer kaplayan sorunların çözümünde kentlerin erkek karakterinin ehlileştirilip, tüketicilikten çıkarılması ve yaşamın üretildiği mekanlar haline getirilmesi önem kazanmaktadır.
Toplumun tek tipleştirildiği potalar
Ticaretin, zanaatçılığın çeşitli mesleklerin ortaya çıkıp örgütlenmesinin merkezi olan kentler iktidar erkinin de merkezleri, yönetim karargahları olmuşlardır. Modernite yanlısı çevreler ve kişiler her zaman kent üzerine iyimser değerlendirmeler yapmışlardır. Modernleşmenin mekanı olarak kent kutsanırken, kır-köy yaşamının çağrıştırdığı değerler küçümsenmiş, modernleşme önündeki aşılması gereken engeller olarak görülmüştür. Köy yaşamı ve ilişkileri modernleşmede aşağılanan, kurtulunması gereken bir gerilik düzeyi olarak sunulmuştur. Oysa ki kapitalist modernitenin yeniden yapılandırdığı kentler gasp temelinde sermayenin biriktirildiği, iktidarın yoğunlaştığı, toplumsal değerlerin pazara döküldüğü, kırdan göçertilen milyonlarca insanın emeğinin istismar edildiği, doğanın ve toplumun sınırsız sömürü ve talana açıldığı alanlardır.
Bunun yanı sıra kapitalizmin “ulus” yaratma sürecinde kente, yerelliğin eritildiği, sisteme ters düşen bütün değerlerin, kültürel ve folklorik özelliklerin eritildiği tek tipleşmenin yaratıldığı bir ulusal pota rolü yüklenmiştir. Kent bu rolünü günümüzde de kesintisiz sürdürmekte, bir kültür ve toplum kırım merkezi olarak işlemektedir.
Kapitalist modernitenin ulus devlet inşasını kentten başlatması, kentin siyasal işlevini uluslaştırma olarak belirlemesi kent-kır, merkez-yerel çatışmasının temel nedenidir. Modernist kentleşme, yerel özgünlüklerin kapitalist pazarın ve ulus devletin ihtiyaçlarına uygun olarak yok edilmesi demektir. Merkezileşmenin en fazla gerçekleştiği dönemler ise ulus devletlerin kuruluş süreçleridir. Bu süreçler kültürlerin, dillerin, yerel kimliklerin eritilerek ulusal potada tek tipleştirildiği süreçlerdir. Ulusal ekonomilerin geliştiği dönemlerde kimlik ve kültür farklılıklarının modernleşme adına ortadan kaldırılması şeklindeki ideolojik argüman kapitalist sermayenin sınır tanımayan karakteri sayesinde adeta zirveleşmiştir. Her şeyi pazara göre ayarlayan kapitalist mantık, kültürel homojenleşmeyi doğalında geliştirmiştir. Toplumun, tıpkı doğadaki çok renkli ve çok türlü var olması gerektiği, farklı dilleri, inançları, kültürleri bir arada yaşatarak gerçekleşebileceği görmezden gelinmiştir.
Kentlerin yükselişi, toplumun düşüşü
Kentler kapitalist uygarlığın idari, siyasal, kültürel ve entelektüel merkezleri olma yanında endüstrisinin de yoğunlaştığı alanlardır. Doğaya hükmetme hırsının sınır tanımazlığına paralel kentler büyüdükçe sorunları da derinleşen bir hal almıştır. Sermayenin merkezileşmesine paralel yönetim anlayışındaki merkezileşme günümüzde kentlerin karşı karşıya kaldığı en büyük handikaplardan biridir. Gündeme gelen sorunlar, modernizmin yapısal ve köklü zihniyet sorunları olarak ortaya çıkmaktadır.
Mevcut kentleşme anlayışının burjuva sınıfın iktidar sahipliğinden kaynağını alması, sorunların çözümünün de yine burada aranması gerektiğini göstermektedir. Kapitalist endüstrileşmenin kendisine kentleri seçmesi, burjuva sınıfın da kendi iktidar ve yaşam mekanı olarak buraları esas alması, kır-kent dengesizliğinin temelidir. Doğayı bir tüketim alanı gören ve bunun için endüstriyel gelişmede doğanın iç dengesini hiç hesaba katmayan kapitalist sistem, yol açtığı ozon tabakasının delinmesi, hava ve suların kirliliği, kimyasal ve radyo aktif artıkların canlıları yok eden etkileri ile insanlığın geleceğini büyük tehlikelerle karşı karşıya getiren bozulmalara yol açmıştır.
Son otuz yılda dünya nüfus yerleşiminin dengesinde önemli değişime yol açan ve beraberinde büyük yaşam sorunları da getiren metropoller ve magapoller oluşumu kapitalist sistemin toplumsal gelişim modelinden kaynağını alan, sınıf egemenliğinin dar çıkar anlayışına dayalı sürdürülmesinde ısrarın sonucudur. Bu sadece bir ülkede iç dengeleri veya bir kentteki toplumsal dokunun bozulmasını getirmemekte, dünyada büyük gelişim dengesizliğine ve ayrışmalara yol açmaktadır. Bu durum dünyayı neredeyse köy ve şehir diye ikiye ayırmıştır. Güney-Kuzey diye ikiye ayrılan dünya şimdiden kıtalar olarak da ayrılmaktadır.
Toplumların demokrasi ve özgürlük talepleri ulus devlet yapılanmasının ve bunun yol açtığı bütün kurumsal işleyişlerin aşılmasını dayatmaktadır. Bu da yerele yeni bir rol yüklemekte, bu zamana kadar geri, denetime gelmeyen, ulus örgütlenmesinin zayıf tarafı olarak görülen yerelin, bir aidiyet ve temsil düzeyi olarak öne çıkmasını getirmektedir. Bu durum, yerel yönetim mantığının, inisiyatifinin ve imkanlarının yeniden belirlenmesini ve ihtiyaca cevap verecek kapsamlı ve derinlikli düzenlemelerin yapılmasını dayatmaktadır.
Kent başlangıcında doğasında bulunan yönetim, din, ticaret ve hiyerarşi merkezi olma özelliğini kapitalizmde daha da pekiştirmiştir. Sadece ekonomik, ticari kültürel ve siyasal yaşamın merkezi olmakla kalmamış, yükselişini ve egemenliğini katsayısı artan gökdelenleriyle de pekiştirmiştir. Gökdelenler, tıpkı Zigguratların köleci sistemin, kilise ve camilerin feodalizmin sembolleri olması gibi kapitalist-emperyalizmin sembolleri durumundadır. Kentlerin bu yükselişi, toplumda bir düşüşe ve alçalmaya karşılık gelmektedir. Kent-kır dengesizliği geliştikçe sonuçlarını kent varoşlarına yansıtmaktadır. Metropol-megapollere ayak uyduramayan sosyo-kültürel-etnik-dini yapılar dayatılan asimilasyon ve tek tipleşmeye karşı birer isyan odağı olarak birikmekte, zaman zaman da patlamaktadır.
Kent-kır barışı ve uygarlıksal gelişme
Belki de modern kent küreselleşen ekonominin ihtiyaçlarına kısmen de olsa bir süre daha cevap olabilir. Ancak toplumsal bilinç düzeyinin yükseldiği günümüzde, büyük emekçi kesimlerin sorunları, maddi anlamdaki ihtiyaçların karşılanmasıyla sınırlı değildir. Esas sorun kendini ifade imkanlarının ve kendini kültürel olarak var etme ve geliştirme koşullarının yok edilmesidir. Kentlerin yükselişi nasıl ki kapitalist uygarlığın ve kimliğinin yükselişi olmuşsa; kentlerin sorunlarının büyümesi ve çözülüşü de kapitalist uygarlığın kimlik sorunlarının büyümesi ve sistemin bir kimliksel çözülüşü anlamına gelmektedir.
Kapitalist-emperyalist sistemin son iki yüzyıllık sürede tahrip ettiği değerler insanlığı kapitalist moderniteyi aşma ve değiştirme zorunluluğuyla karşı karşıya getirmiştir. Küreselleşme gerçeği ulus devlet örgütlenmesinin aşılmasını dayatmaktadır. Bu aynı zamanda uluslaşma-uluslaştırma faaliyeti olan modernizmin tek renklileştiren zihniyetinin de aşılmasıdır. Doğaya hakimiyetin kendi alanında tezahürü olan kapitalist kentleşmenin yol açtığı doğa tahribatı sadece suların ve çevrenin kirlenmesi, ozon tabakasının delinmesi, ekolojik dengenin bozulması değil, temelde insan-doğa ilişkisinde büyük bozulmanın ortaya çıkması, insanın kendi hayat kaynaklarına kast eder duruma gelmesidir. Bu gelişmenin daha büyük olumsuzluklara ve tahribatlara yol açmaması için kent-kır ilişkisinin derinlikli ele alınması, doğaya yaklaşımda köklü bir dönüşümü öngören yeni bir bakış açısının benimsenmesi zorunludur.
Kentlerin büyük yükselişinin temelindeki zihniyetin gelinen aşamada değiştirilmesi en temel demokrasi görevidir. İnsanlığın kendisini demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi bir biçimde konumlandırması toplum, doğa ve tarihiyle ilişkilerini yeniden tanımlaması demektir. İnsanlığın bu temelde ahlaki politik özelliklerini kazanarak özüyle barışması, insan-doğa kadın-erkek uyumunu sağlayacağı gibi kent-kır barışını da getirecektir. Bu da demokratik uygarlıksal gelişme demektir.
Sonuç olarak son sınıflı uygarlık sistemi olarak bilinen kapitalist sistem diğer alanlarda olduğu gibi kentsel gelişme, bunun yönetim tarzı, belediyecilik ve merkez-yerel ilişkilerindeki sorunlarla da yeni bir çıkışı gerektiren çözülüşü yaşamaktadır. Bilimsel-teknik gelişme, dünyayı bütünsel algılama, gözetme ve bu temelde adaletli bir yaklaşım sergileme imkanlarını sunmaktadır. Buna karşın sınıf egemenliklerinin ve bunu besleyen dar ulus, grup çıkarlarının korunması amacıyla sistemin kendini devam ettirmek istemesi demokrasi mücadelesini öncelikli sorun haline getirmektedir.
Yeni özgürlükçü, eşitlikçi ve doğayla dost bir uygarlıksal gelişmenin koşulları olgunlaşmıştır. Maddi zemin elverişlidir, insanlığın arayışı büyüktür, geriye kalan bu gelişmenin önünü tıkayan zihniyet ve vicdan devriminin gerçekleşmesidir.
Kır kentin istila alanı yapıldı
Yerinden yönetim denildiğinde ilk akla gelen belediyelerdir. Ancak belediyeler günümüzde devletin idari sisteminin parçalarıdırlar ve gerek kır zemininde gerek kent zemininde yerinden yönetimin ya da aynı anlama gelmek üzere doğrudan demokrasinin esas kurumları meclisler ve komünlerdir.
Kapitalist modernite sürecinde adeta kır kentin işgal ve istila alanı olarak görülmüş ve bu temelde kentin kırı sömürgeleştirdiği bir süreç başlamıştır. Bu sömürgeleştirme çok boyutludur ve çok yönlü bir soykırımla birlikte hala yürütülmektedir. Kırda temsilini bulan kültürün ve toplumsal ahlakın aşılması amacıyla çok ince bir ideolojik saldırganlık yürütülmektedir. Özellikle on milyonluk kentler kendi ülkelerini sömürgeleştirmiş durumdadırlar. Adeta tüm bir ülke bir kentin hizmetine girmiş gibidir. Buna rağmen yine de bu kentleri doyurmak mümkün değildir. Dolayısıyla kır ve kent ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi insanlığın geleceğinin doğa ve toplumuyla birlikte varlığını sürdürmesinin olmazsa olmazı haline gelmiştir.
Meclisler ve komünler hem doğrudan demokrasinin mekanlarıdır hem de kır kent arasında karşılıklı bağımlılık, birbirini tamamlayıcılık temeline oturtulması gereken kır-kent ilişkilerinin taşıyıcısıdır. Doğası itibariyle kır-kent arasında kurulacak simbiotik ilişkiler ancak bu kurumlar üzerinden sağlanabilir. Doğrudan demokrasi ve doğrudan katılımın öğrenilip uygulanacağı mekanlar olarak komünler ve meclisler gerek yerinden yönetimin demokratikleştirilmesi gerekse de kır-kent ilişkilerinin yenilenmesi için iyi kavranmak ve çok boyutlu ele alınmak durumundadır. Halkın politik sürece doğrudan katılabileceği, öz bilincini ve ahlaki tutumunu geliştirebileceği en uygun politik yapılardır. Bu yapılar halkın öz bilincinin harekete geçtiği, çözüm olarak somutlaştığı, eylemleştiği ve iradeye dönüştüğü kurumlar olarak düşünülmelidir. Halkın öz iradesinin cisimleştiği yerlerdir.
Kır-kent ilişkileri en sağlıklı biçimde bu kurumlar üzerinden yeniden yapılandırılabilir. Birbirini engel, rakip değil, bir zenginlik ve güzellik olarak gören çoğulcu bir kültürün hakim kılınması; kültürler, halklar ve inançlar mozaiği olan coğrafyamızı ulus devletin sürüklediği kültürler mezarlığı konumundan, tekleşmeden, çölleşmeden ve çatışmadan kurtarabilecek yegane çıkış durumundadır.
Bu sadece kır ile kentin ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi olmayacaktır. Tüm bir toplum sistematiğinin yenilenmesi anlamına gelmektedir. Yeni bir toplumsal kültürün ortaya çıkarılması demektir. Yeni bir kadın-erkek, doğa-toplum yeni bir toplum ve birey algısının ortaya çıkarılması toplumsal kültürün bu eksende yenilenmesi demektir. Kır ve kentin yeniden ilişkilendirilmesi bu çerçevede olursa anlam kazanacaktır ve insanlığımızın ihtiyaç duyduğu da budur.
Doğaldır ki kurulacak ilişkiler özgürlükçü ve eşitlikçi olacak, birbirini tamamlayan, dayanışmacı, ortaklaşmacı, kar ve iktidar amacından uzak, toplumsal ahlak ve politikayı açığa çıkarmayı ve toplumu bu temelde yeniden yapılandırmayı esas alan ilişkiler olacaksa -ki olmalıdır- bunun ilişkileri bu amaçlara uygun kurumlar üzerinden geliştirilmelidir. Bu anlamda dile getirilen birçok değerli ve anlamlı görüş vardır. Fakat en anlamlısı bu ilişkilerin doğrudan katılım ve doğrudan demokrasiye imkan veren komün ve meclisler üzerinden geliştirilmesidir. Devletin yereldeki uzantıları sayılabilecek yapılar üzerinden açıktır ki kır-kent arasında yeni toplumsallığın özgürlükçü ilişkileri geliştirilemez. Zira geliştirmek istediğimiz demokratik ilişki sistematiği, kurmak istediğimiz özgürlük diyalektiği kendi ruhuna en uygun enstrümanların seçilmesini gerektirmektedir.
ERDAL ERGİN