Ermeniler ve Süryaniler ve Keldaniler ve Asuriler ve Nasturiler ve sonrasında Dersimliler ve Aleviler ve Kürtler... Hep beraber birbirimize itina ile öldürüldüğümüz zamanların bir asırlık zamanındayız. Sustukça büyüyen, iç içe geçmiş halklar gibi kilitlenen ve yüzlerimize baktığımızda, neresinden sorulacağı belirsiz hesaplar içindeyiz. Hepimiz çokça acıya batmışız, az bir yanımız da kirli ve kibirli.
O kibirli yanımız derin sessizliği besler durmadan. O kirli yanımız kibirli başımızı bitler ha bire. Derin bir iç çekiş olmaktan çıkmış, itiraf ve yüzleşme çağına geçmiş ama hala birbirimize bakarken çakılı kalmışız bir yerde. O yer, yerin altı. Oraya her türlü öldürme, yok etme biçimiyle zamansız gömdüğümüz çoluk çocuk yüzbinlerce insanın yan yana geldiğinde ettiği birden fazla milyonun tıkılı kaldığı yer. Çığlıklarının üstüne beton, betonun üstüne kamelya, kamelyanın altına bir masa, masanın etrafına üç beş renkli sandalye ve birkaç şen şakrak bardak koyunca çay bahçesi oluyor, evet.
Yerin kulağı öksüz seslerin babası...
***
Muhammed Ali Cemalzâde, ünlü bir İranlı yazar. İran’da kısa hikayeciliğin piri imiş. İranlı öykücünün, can çekişen o zaman diliminde tesadüfen denk geldiği tehcir yolcuları ile Halep’te karşılaşmış, gördüklerini bir güncede toplamış. Günce kayıpmış ve BBC Farsça'dan Khashayar Joneidi tarafından İstanbul'da bulunmuş günce.
İlginç tabii. Bu günceyi önemli kılansa bulunduğunun haber edildiği tarih: 24 Nisan 2015, Ermeni Soykırımının 100. Yılı.
Günce’den bazı bölümler seslendirilmiş, ordan duydum:
"1916’nın yazıydı. İstanbul’dan Halep’e yaklaştığımda çok zalimce ve korkunç sahnelere şahit oldum. Bu Ermeniler’in kıyımıydı ve mallarının yağmalanmasıydı. Osmanlılar gençleri öldürüp; erkekleri, kadın ve çocukları sonlarına doğru yürütmeye başlamıştı. Silahlı askerler yürüyenleri kırbaçlıyordu. Yol boyunca pek çok ceset vardı. Fırat’ın batısında ilerlerken nehirde yüzen pek çok ceset gördüm. Bir akşamüstü askerlerin kamp kurduğu ve yaklaşık 400 Ermeni’nin dinlenmesine izin verdiği bir yere geldik. Erkekler, kadınlar, çölün kumlarını kazıp, karınlarının açlıklarını bastıracak kök ve kuru otlar arıyordu. Yanıma bir kadın yaklaştı. 18-19 yaşlarındaki kızlarını gösterdi. Etraftaki erkeklerin dikkatini çekmemek için saçları kazınmıştı. İki elmas karşısında allah rızası için yiyecek bir şeyler vermem için yalvarmıştı. O kadar utanmıştım ki, yanımda olan biten her şeyi verdim ve elmasları da kendilerine saklamalarını istedim."
Devam ediyor günceden anlatımlar… Ben susayım şimdi.
İran öykücülüğü deyince akla ilk gelen Sadık Hidayet. İlle de Kör Baykuş! Diğer öyküleri de güzel ama bu Kör Baykuş’ta başka bir şey var. İnsanın kıyameti kokuyor kitap. Cemalzâde, hiçbir öyküsünü tanımadığım bir başka İranlı yazar. Ama edebiyat otoriteleri, İran edebiyatına yakından bakanlar Cemalzâde’nin modern hikayeciliği ve romancılığıyla İran edebiyatında bir devrin kapısının açıldığını söylerler. "Cemalzâde, kendi tarzıyla, karmaşık tasvirlerden ve çok sayıda terimlerle örülü binlerce yıllık Farsçayla, Avrupa edebî nesir geleneğini karıştırmak gibi oldukça zor bir görevi üstlenmiş ve başarılı olmuştur."
1998 yılında İsviçre’de öldüğünde Ermeni kırımını anlatan güncesi neden yayınlanmamıştı, neden kayıptı bu da ayrı bir soru. Ama işte bulunmuş. Hızlıca çevrilmesi ve Ermeni Soykırımı külliyatına İran dolaylarından katkı yapması elzem.
Zamanın kulağını kapamaya doğa bile muktedir değil. Artık tüm sesleri herşey pahasına duymak, okumak, hissetmek isteyen bir kuşak var.
Daha fazla saklanamayacak sözlerin peşinde bu obur kulaklar…