Dört kadın… Dördünün de yaşadığı zorluklar birbirinden farklı. Çalışma yaşamında var olabilmek için verdikleri mücadele bile takdire şayan. Çünkü o tarihlerde bir şirkette çalışmak, çalışabilmek bir özgürlük göstergesi.

ZABEL MİRKAN / İSTANBUL

“Çocukluktan itibaren yalanın kötü olduğunu öğreniriz, sizi kötü biri yaptığını… Ama size söylenen ilk yalan budur.’’ Netflix’in ilk İspanyol yapımı orijinal dizisi olan Las Chicas del Cable (Cable Girls) bu cümlelerle açılıyor. Yıl 1928, konumuz İspanya’da kadın olmak.

Lidia (Blanca Suárez), Carlota (Ana Fernández), Marga (Nadia de Santiago) ve Ángeles (Maggie Civantos). Hikâyede bizi en çok ilgilendiren dört karakter, dördü de kadın. Ortak noktaları ise aynı telekomünikasyon şirketinde çalışmaları. Dizinin Brezilya pembe dizilerini andıran pek çok yanı olsa da nihayetinde bir dönem dizisi ve bence dizide esas olan bu.

Kadınlara seçme ve seçilme, boşanma hakkı erkeklerden çok sonra verildi. Hatta bazı ülkelerin tarihine birer utanç kaynağı olarak işlendi bu tarihler. Örneğin insan hakları konusunda son derece özgürlükçü olduğunu düşündüğümüz Fransa’da, 4 Ekim 1944’de yapılan yasa değişikliğiyle kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi. 1944! 29 Nisan 1945’te ilk defa belediye seçimlerine katılan kadınlar, 21 Ekim 1945’te de ilk defa parlamento seçimlerinde oy kullandılar. Bir başka gelişmiş ülke, İngiltere. 1918 yılında Süfrajetlerin yürüttüğü devasa mücadele sayesinde kadınlar seçme haklarını kazanabildi. Bir şartla: Oy kullanacak kadınlar 30 yaşın üstünde ve mülk sahibi olmalıydı. İngiltere’de ancak 1928 yılına gelindiğinde 21 yaşın üzerindeki tüm kadınlar oy kullanma hakkına sahip olabildi. Türkiye’de rejim değişse de 1934 yılında bu haklarını kazanabildi kadınlar. Bizi ilgilendiren son örnek ise İspanya. Kadınlar, devrimlerin ülkesinde ancak 1931’e gelindiğinde kazanabildiler bu haklarını.

 

1928 günümüzden farksız

Las Chicas del Cable tam da bu zorlu dönem İspanyası’nı anlatıyor bizlere. 1928 yılındayız. Kadınların seçme ve seçilme, hür iradeleriyle eşlerinden boşanma hakları yok. Eşinizden boşanmak istiyorsanız onun ölmesi veya sizi ‘boşamak’ istemesi gerekiyor. Artık onunla evli kalmak istemiyorsanız, şiddet görüyorsanız eşinizin ölmesini beklemekten başka çare yok.

Bir diğer konu kürtaj. Bittabi yasal değil. Bu nedenle merdiven altı dediğimiz sağlıksız koşullarda ve kaçak bir şekilde yapılan kürtaj yaygın. Fakat yine parası olanlar için… Kürtaj yasal olmadığı için pek çok kadın istemese de doğum yapmak zorunda ve/veya boşanma hakları olmadığı için her gün o sevgisiz, şiddet dolu ortama katlanmak zorunda ya da son bir seçenek: Yaşamını iradeleriyle sona erdirme ‘hakları’ var.

Ángeles rolündeki Maggie Civantos eşinden boşanamayan kadınlardan biri. Eşi onu sürekli aldatmasına rağmen Ángeles’ten ayrılmak istemiyor. Ángeles kaçmaya çalışsa da tren istasyonunda yakalanıyor ve eşi onu çocuğunu bir daha ona göstermemekle tehdit ediyor. Ángeles, evine dönüyor...

Carlota rolündeki Ana Fernández, zengin bir asker babanın kızı. Ancak hiçbir şekilde babasının boyunduruğu altına girmeyi istemiyor ve kendi parasını kazanmakta kararlı. Telekomünikasyon şirketine girebilmek için bir yıl gizli gizli daktilo kursuna gitmiş ve nihayetinde şirkete alınmış. Küçük bir pansiyonun küçük bir odasında kalıyor şimdi. Carlota özelinde şahit olduğumuz ise İspanya’daki feministlerin ve LGBTİ+’ların yaşadığı zorluklar ve feminist hareket üzerindeki devlet ve toplum baskısı. Keza cinsel devrim yıllarıyla aynı döneme tekabül eden dizide bunun ayak izlerini sürmek de mümkün, yine Carlota sayesinde.

 

Pembe dizi olmanın ötesine geçemiyor

Bir dönem dizisi olarak ele alınmadığında ise tüm bu gerilimlerin dışında, başta da belirtildiği gibi, pembe dizi olmanın ötesine geçemiyor. ‘Yasak’ bir aşk üçgeni, sürekli söylenen yalanlarla başrol oyuncumuz Alba ya da şimdiki adıyla Lidya, dizideki kadın karakterleri ne kadar güçlendirse de yaşadıkları bir noktadan sonra gerçekçi gelmemeye başlıyor. Bu da şüphesiz ki dizinin olay örgüsüne heyecan katılmak istenmesiyle alakalı. Dizideki diğer büyük sorun ise İspanya Kralı’nın anarşistler tarafından rehin alındığı kurguda, anarşistlerin sağa sola saldıran bir avuç ‘dengesiz’ olarak gösterilmesi...

 

1-0 yenik başlattılar bu maça!

Dört kadın, dördünün de yaşadığı zorluklar birbirinden farklı. Çalışma yaşamında var olabilmek için verdikleri mücadele bile takdire şayan. Çünkü o tarihlerde bir şirkette çalışmak, çalışabilmek bir özgürlük göstergesi. Ancak diziyi izlerken şu hisse kapılmamanız imkânsız: Daha başarılı ve daha zeki olsak bile varolduğumuz andan itibaren hep erkeklerin gerisine mi atılacağız? Onlar bir iş yapıp göklere çıkarılırken, biz aynı övgülere mazhar olmak için beş iş yapacağız ve bunlarda da hiçbir kusur olmayacak mı? ‘Mükemmel’ olsak bile günün sonunda “dırdırcı” mı olacağız? Ya da çağlar boyu süren bu özgürlük mücadelelerine kulak verip, kendimizden önceki kadınlara inanıp önümüze mi bakacağız? Bence inanalım ve önümüze bakalım. Çünkü bizi bir kez 1-0 geride başlattılar zaten bu maça!