Türk ordusu ile 1995 yılında Bagok’ta girdiği bir çatışmada yaşamını yitiren Kahraman Bilkay (Delîl)’ın anne ve babası yaşadıkları acıları anlatırken aradan 16 yıl geçmesine rağmen hala o günlerin derin izlerini taşıyor.
Kürdistan topraklarının her karışında acı hikaye saklı... Kürt halkı nice acılar yaşadı ve halen de yaşamaya devam ediyor. Yıllardır süre gelen ve dayatılan savaşın sadece bir hikayesidir Menife ve İsmail Bilkay çiftinin hikayesi. Bilkay çifti, Mardin’in Midyat ilçesinde bulunan Helex (Narlı) Köyü’nde çıkan aşiretler arası kavgalardan dolayı Midyat’a göç etmek zorunda kalır. Sakin bir yaşam sürdüren aile fertlerinden baba İsmail Bilkay ticaretle uğraşırken, anne Menife ise çoğu Kürt kadını gibi ev işleri ve çocuklarının bakımıyla uğraşır, zorlu ve acılı günlerin onları beklediğinden habersiz...
1990’lı yıllara gelindiğinde Kürdistan’ın her tarafına serhildanlar yayılır. Bu serhildanların ardından devreye giren, Türk devletinin zulmü, barbarlığı, kontra, ajan ve faili meçhulleri karşısında Bilkay ailesi de nasibini alır.
Çünkü oğulları Kahraman Bilkay, o yıl Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu (ARGK) saflarına katılmıştır ve aile bir numaralı hedeftir artık. Bu zulme daha fazla dayanamayan Bilkay çifti, 1993 yılında ülkeyi terk ederek, Avrupa’yı sığınak olarak gören birçok Kürdistanlı gibi Almanya’ya sığınma talebinde bulunur. Kısa bir süre sonra bu talepleri kabul edilir. Yaşadıkları zorlu yılların ardından Bilkay çifti Alman vatandaşlığı için başvuruda bulunur fakat Almancaları yeterli olmadığı gerekçesi ile başvuruları reddedilir. Bilkay çiftine sunulan tek yol Türk vatandaşlığına geri dönmeleri olur. Lakin anne ve baba Bilkay bunu hazmedemez. “Oğlum gerillaydı diye bize uygulamadıkları zulüm kalmadı. Hem canımızdan hem malımızdan olduk ve şimdi de bize onca yaşadıklarımızı hiç yaşamamış ve söylediklerimizin yalan olduğunu söylememizi istiyorlar” şeklinde sitem ediyor baba Bilkay. Aile bunu reddederek hep hasretini çektikleri oğullarının mezarına ve ülke topraklarına “ancak barış olursa, Kürtler özgürlüklerine kavuşursa gidebiliriz” diyor.

‘Almanya topraklarında bir tutsağım’


Anne ve babanın acısı bugün halen o günkü gibi taze. Duygularını bizimle paylaşan Baba Bilkay boğazı düğümlenerek anlatmaya başlıyor, “Ne fakirlikten, ne sefaletten geldik buralara. Maddi durumumuz çok iyiydi, ticaretle uğraşıyordum, dükkanlarım vardı. Kürdistan’nın her milimini, her karışını gezdim, dolaştım. Ama gel gör ki, bugün hiç dilini bilmediğim, bir türlü alışamadığım bu Almanya topraklarında, bir tutsağım.”
Oğlu Kahraman’ın gerilla saflarına katıldıktan sonra, devletin onlara yaşattığı zulmün her anını beynine kazımışçasına anlatıyor Baba: “Benim kaçma sebebim bana uyguladıkları işkence değildi, üç kızım vardı. Türk devleti öyle insafsız, öyle namussuz ki, sırf onlara bir zarar veremesinler diye kaçtım, çünkü Türk devletinin zulmünü çok iyi biliyorum. Baldızımın eşi de gerillaydı ve kadına yapılanlara ben şahidim.”

‘Herkes tarafından sevilirdi’


Baba Bilkay oğlunu “Kahraman benim elim ayağımdı. Ben yokken işlere o bakıyordu. İçim rahattı, gözüm arkada kalmıyordu. Kahraman çok küçük olduğu için hiç kimse ondan böylesi işlerle uğraştığını (Özgürlük Mücadelesi’ni kast ederek) ummuyordu. Ben bile babası olarak aklımın ucundan bile geçmedi. Meğerse 90’lı yıllardan beri faaliyet yürütüyormuş, bunu sonradan öğrendim. Kürdistan topraklarını karış karış gezen biri olarak gelin görün ki oğlumun mezarına sarılmayı bile çok görüyorlar. Oğlumla gurur duyuyorum. Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ne her türlü desteği sundum pişman değilim ve sonuna kadar da bu davanın savunucusuyum.” Gözleri dolarak anlatıyor ve tek isteğinin ölmeden önce oğlunun mezarını görüp sarılmak olduğunu dile gitiriyor.
Sözü anne Bilkay alıyor ve eşinin bıraktığı yerden oğlunu anlatıyor: “Kahraman, insanları çok sevdiğinden, halk sevgisi çok gelişkindi. Küçük büyük herkes tarafından sevilirdi. Hele halkın uğradığı saldırılar karşısında, hep büyük kin duyar ve intikam almak isterdi.”

Yuvadan kopuş

17 Mayıs 1992’de Midyat’ın Cumhuriyet Mahallesi’nde bir eve düzenlenen baskın sırasında çıkan çatışmada ev sahibi milis Nusrettin Taran ve o sırada evde bulunan Delîl ve Veysî kod isimli iki özgürlük savaşçısı yaşamını yitirir.
Midyat halkı şehitlerini toprağa verir. Anne Menife mezarlıkta Kahraman’ın bir arkadaşını görür ve arkadaşı anneye, “Dün akşam Kahraman, Delîl arkadaş için çok üzüldü ve çok ağladı” diye bilgi verir. Anne eve gelir ve evin bir köşesinde yerde yığılı duran Kahraman’ın bir gün önceki giydiği elbiselerine gözü çarpar. Büyük kızına, “Kahraman daha dün bu elbiseleri giymişti niye yerdeler, kirlenmemişler ki” diye sorar. Büyük kızının verdiği yanıt, annenin bacaklarında takat bırakmaz. Çoğu zaman beraber olduğu ve sevdiği Delîl’in şahadeti Kahraman’ı çok etkilemiştir. Kahraman yeni elbiselerini giyip, ARGK saflarına katılmak için evden ayrılmıştı ve kız kardeşine, ‘Anneme gittiğimi söyle’ mesajını bırakmıştı. Hiç kimse Kahraman’ın ‘gidiyorum’ mesajından birşey anlamamıştı, annesinin haricinde.

Annenin rüyası

Almanya’ya geldiklerinde çektikleri zorlukları, topraklarından ve evladından uzak olmanın acısını, “yolda yürürken ağlıyordum, duvarlara, taşlara bakıp ağlıyordum, agaçlara bakıp ağlıyordum” şeklinde anlatıyor anne. Bir yıl sonra anne rüyasında, oğlu Kahraman’ın bir çatışmada yaralandığını görür. Güneş daha doğmamıştır ve anne rüyanın etkisinde kalır, apar topar eşini uyandırır ve telefon kulübesine gider. Yüreği ateş topunun üzerinde olan anne Bilkay, annesiyle konuşur ve annesine telefonlar dinleniyor düşüncesiyle rüyasını anlatmadan, direkt rüyada onu görmüş gibi konuya girer. Bilkay, “Anne, Bagok kırsalında bir çatışma çıktı. Sen o çatışmada sağ kolundan ve sağ bacağından yaralandın ve sağ yüzünde de hafiften biraz yanma var, değil mi anne?” diye sorar. Annesi Adüle kekeler ve hemen babası Haci Sait ağlamaklı bir şekilde, annen ‘şimdi iyi kızım’ diyerek bunu onaylar. Anne Bilkay, rüyasında görmüştür oğlunun yaralanışını.
“Kimse bana söylemedi baba, ben senin evinde ve anamın başucundaydım, kendim gördüm” şeklinde konuşur.
1993 yılının kışında, Kurtalan’daki cephanenin getirilmesi için Kahraman ve bir grup arkadaşı yolu tutarlar. Ancak grup, pusuya düşer. Kahraman burada yoldaşlarını kurtarmak için üstün bir çaba sarfeder. Arkadaşlarının hepsi pusudan kurtulur ama Kahraman yaralanır. Ve tedavisi için Midyat’a ninesine getirilir ve daha sonra da Gabar’a geri gider. Aile bir daha Kahraman’dan hiçbir haber alamaz. Ta ki, 3 yıl sonra yani 1998 yılında ellerine Serxwebûn 95-97 sayılı albümü geçinceye dek.

‘İnsan sevgisi taşımayan dağlara gidebilir mi?’

Anne gözyaşları içinde bahçede yetiştirdiği sümbülden bahsediyor. Anne Bilkay, “Geçen sene kızım ülkeye gittiğinde onlara yalvardım, bana Kahraman’ımın mezarından bir avuç toprak getirin diye. Hem toprak, hem de bana mezarından sümbül getirdiler. Mezarına sarılamıyorum ama sümbülüne gözüm gibi bakıyorum” diyor acılı anne.
Türk devletinin çocuklarına “terörist” demesine de tepki gösteriyor anne ve “Yüreğim yanıyor çocuklarıma, o günahsız insanlara terörist dediklerinde. Beynimden vuruluyorum. Oysaki insan olmayan, yüreğinde insan sevgisi taşımayan o dağlara gidebilir mi? Onlar insanlığın devam etmesi için o dağlara çıktı. Terörist dedikleri o insanlar, insanlık tohumlarını serpiyor bu topraklara, bunu ancak insan olan anlar” şeklinde duygularını dile getiriyor.

‘Analar el ele verip savaşı durdurmalı’

Türk devletinin hem karadan, hem de havadan Kürt halkına uyguladığı zulmü, vahşeti kınıyan anne, Türkiye’yi yönetenleri asıl terörist ve cani olarak nitelendiriyor. Türk annelerine seslenen anne Bilkay duygularını şu sözlerle dile getiriyor: “Birgün barış olacaksa bu sadece annelerin eliyle olacak. Biraz cesaretle sadece anneler bu kanı durdurabilir. Türk anneleri korkuyor, devlet gözlerini korkutmuş. Kürt anaları gibi çekseler isyan bayrağını, ‘Artık yeter, biz evlatlarımızı bu vatana feda etmiyoruz, etmeyeceğiz’ deseler, barışın olmaması işten bile değil. Paşalar evlatlarımızın kanını emerek keyif sürüyor ve bizim ise yüreğimiz yanıyor, Türk anneleri bunları nasıl görmüyor? Hiç mi sormuyorlar, neden bu savaşta sadece garibanların evlatları ölüyor diye” sitem ediyor. Anne Bilkay son olarak şöyle sesleniyor: “Hadi analar, daha fazla evlatlarımız ölmeden, el ele verip artık bu savaşı durduralım. Bırakın ben de biran önce mezar taşına hasret kaldığım evladıma kavuşayım.”

Kahraman Bilkay kimdir?


Aslen Helex Köyü’nden (Narlı) olan, ama aşiretler arası kavgalardan dolayı ailesi Midyat’a göç eden Kahraman, 1978 yılında Mardin’in Midyat ilçesinde dünyaya gelir.
İlk okulu birtirdikten sonra hem berber dükkanında hem de babasının yanında çalışarak aileye katkıda bulunur. Daha o küçük yaştan itibaren girişkenliği ve çalışkanlığıyla çevrede sevilen biri olur. 1990’lı yıllara gelindiğinde, Kahraman Midyat’ta faaliyet içinde olan ARGK’lilerle görüşür. Her türlü yardım ve desteğinin yanında, örgütleme çalışmalarını sürdürür. 92’li yıllara gelindiğinde Türk devletinin estirdiği vahşet karşısında ARGK saflarına katılır.
Önce Mava Dağı’nda, daha sonra Kurtalan’da bir yılı aşkın süre halk çalışmaları yürütür. 1993 yılının kış sürecinde eğitimini yenilemek amacıyla Gabar’daki askeri kampta kış eğitim devresine katılır. Bu eğitim sürecinde manga komutan yardımcılığına atanır. Tekrar kitlede faaliyet yürütmesi için Bişariyê bölgesine gönderilir. Orada belirli bir süre kaldıktan sonra, Kerboran bölgesindeki kırsal alana gönderilir. Daha sonra Kurtalan’daki cephanenin getirtilmesi için bir grup arkadaşıyla yolu tutar ancak gurup pusuya düşer ve Kahraman yaralanır. Tedavisi için Gabar’a getirilir. 5. Kongre’den sonra Botan eyaletinde yer alır. Ancak Mardin’in bazı bölgelerini daha iyi tanıdığından, Mardin’e gönderilir.
1995 yılında 15 Ağustos’a bir kaç gün kala Bagok’ta girdikleri eylemde, grup komutanı Hüseyin Aslan ile beraber şehit düşer. Cenazeleri Hüseyin Aslan’ın annesi tarafından Mardin’in Nusaybin İlçesi Girêmîra (Girmeli) köyünde defnedilir.


EVÎN AKSOY