“Hayatımın hiçbir döneminde kendimi bu kadar emin ve sağlam hissetmedim. Doğa ile içiçe olan bu yaşamda, gerçek yaşamın nasıl olabileceği konusunda ipuçları yakaladım. Bu gerçeklik karşısında Avrupa’daki yaşam bana o kadar yabancı geliyor ki, gerçekten yabancılaştırılmışız…”
Yukarıdaki sözler, 23 Ekim 1998’de Wan-Çatak’a (Şax) kırsalında Türk ordusunun düzenlediği operasyonda sağ yakalandıktan sonra infaz edilip 41 gerilla arkadaşı ile birlikte bir toplu mezara gömülen Alman enternasyonalist devrimci Andrea Wolf’a (Ronahî) ait...
13 yıl sonra birçok ülkeden 31 kişilik heyetin Wolf ve arkadaşlarının naaşlarının bulunduğu toplu mezarın açılmasını ve suçluların adalet önüne çıkarılmasını sağlama girişimleri, aynı zamanda kayıp bir gerçekliğin gün yüzüne çıkmasını sağlama arayışıydı. Ancak heyetin toplu mezarı ziyaret etme girişimi, 16 Eylül’de Narlı Jandarma Karakolu tarafından engellendi. Bunun üzerine, grup Çatak’a yakın Görentaş kırsalında bulunan, toplam 28 gerillanın (görgü tanıklarına göre) gömülü olduğu toplu mezarı ziyaret etti.
Tabii ki, böyle bir yolculuğa çıkmak, farklı acılarla buluşturuyor insanı... O olayda hayatını kaybedenlerin yakınları için ise yaraların tekrar açılmasıdır bu...
ARGK gerillası Andrea Wolf ile birlikte öldürülen Cazım Tatar (Hogir) ve Kamuran İnalkoç’un (Kawa) yakınları onları anlattı.

Yıllar onları unutturamadı!

Sevdikleri, 23 Ekim 1998’deki toplu infazın ardından 13 yıl geçse bile onları unutmadı. Andrea Wolf’un yakın arkadaşları, insan hakları savunucuları onların toplu mezarlardan çıkarılması için büyük uğraş verdi. Andera Wolf’un annesi Lilo, 14-21 Eylül tarihleri arasında Wan-Şax’taki (Van-Çatak) çalışmalara hasta ve yaşlı olması nedeniyle katılamamıştı. Ancak, çok uzaklarda yaşadığı Guatemala’da 13 yıl boyunca kızının naaşına ulaşmak için mücadele verdi. En son ise Münih’ten Ronahî’nin arkadaşı Katrin’in aracılığı ile Çatak Savcılığı’na bir mesaj göndererek şu talepte bulundu: “Ben çok yaşlı ve hasta olduğum için gelemedim ama en azından kızımın kemiklerine kavuşmak istiyorum.”
Aynı temenniyi Cazım Tatar’ın (Hogir) ağabeyi Cevdet Tatar ve Kamuran İnalkoç’un (Kawa) yeğeni Abdulkadir İnalkoç da verdikleri dilekçede dile getiriyordu. 

Andrea Wolf (Ronahî)...


15 Ocak 1965’de ikiz kardeşi Tom ile birlikte Münih’te doğup, Heidhausen’de büyüdü. Siyasi çalışmalara oldukça genç yaşta başladı. 1980’lerde mücadele, sanat, punk ve politika arasındaki sınırları eritmeyi amaçlayan ‘Freizeit 81’ hareketine katıldı. Daha 16 yaşındayken bu eylemlerinden dolayı, Bavyera kadın hapishanesi Aichach’ta 6 ay tutuklu kaldı. Daha sonraları Nazilere, atom enerjisine ve dünya ekonomi zirvesine karşı oluşturulan örgütlemelerde yer aldı.
Bir süre sonra 3 aylık bir tutuklanma süreci daha yaşadı. Serbest bırakıldıktan sonra özellikle radikal sol gruplar arasındaki bağını daha da güçlendirmeye çalıştı.
Ronahî farklı devrimci örgütleri tanımak için kuzey, orta ve güney Amerika’ya gitti. Amerika’da bulunduğu sırada, RAF’ın Weiterstadt Cezaevi bombalama eyleminde yer aldığı iddia edildi. Bu yüzden Almanya’nın dışında kalmaya karar verdi. Daha sonra 1997’nin başlarında Lübnan’a, oradan da Kürdistan’a gitti. 33 yaşındayken, 23 Ekim 1998’de sağ yakalandığı çatışma sonrası işkence gördü ve infaz edildi.

Yazdığı günlüğünde söyle diyordu; “Şaşkınlığım, her yerde sevgi dolu ve yürekten kabul edilmemden. Herkese ve yurdumdakilere dayanışmalarından ötürü teşekkür ediyorum. Bu dayanışmadır, beni dalga gibi taşıyan. Umarım, aynı durumda olan herkes, aynı duyguları hissediyordur. Şunu bilin ki, nerede olursanız olun, düşüncelerim ve sevgimle hep yanınızda olacağım. İnsan ve kadın olarak yaşama hakkımız için özgürlük ve mutluluk (Andrea Wolf-Ronahî- 1996).


Kamuran İnalkoç (Kawa)...

1978’de Muş-Malazgirt’e bağlı Tatargazi köyünde dünyaya geldi. İlk okulu aynı köyde, ortaokulu Malazgirt’e bağlı Konakkuran köyünde yatılı olarak okudu. Lise öğrenimini Mersin’de yaptı ve ise öğrencisiyken 29 Mayıs 1995’te PKK’ye katıldı.
Yeğeni öğretmen Abdulkadir İnalkoç, Kawa’yı şöyle anlatıyor: “Kawa 7 çocuklu bir ailenin en küçük çocuğuydu ve çocukken de çok kararlı bir duruşa hakimdi. Haksızlıkları kesinlikle kabul etmez, okulun da en başarılı öğrencisiydi. Hatta köyde öğretmen eksikliği olduğu zaman, O öğrencilere ders verirdi. Dedemizin, Feqiye Teyran, Melaye Cizirî, Mem û Zîn gibi  eserleri çok edebi bir dille okuması Kawa’yı oldukça etkilemiştir.
Kawa, daha ortaokuldayken çok spor yapıp, koşuyordu ve hep ‘ben dağlara çıkacağım, onun için çok spor yapmam lazım’ diyordu. Tabii, ben o zaman küçük olduğum için dağa çıkmanın ne demek olduğunu bilmiyordum. Kawa Mersin’de lise öğrencisiyken, bir grup arkadaşıyla birlikte PKK’ye katılmış. Kawa köyümüzde okula ilk gidendi. Onun için dede ve ninemiz onun doktor olup, kendilerini tedavi etmesini istiyorlardı. Dedem ve ninem Kawa’yı çok seviyorlardı. Öldüklerinde de ağızlarından çıkan son kelime ‘Kamuran’ oldu. Onlar Kawa’yı göremeden bu hayattan ayrıldılar. Onlar daha hayattayken Kawa şehit düşmüştü ama biz çok geç duyduk. Ninem beni Kawa’ya benzettiği için çok seviyor ve yanına çağırıp, ‘bir gün bu savaş bitecek ve ben onu tekrar görecek miyim?’ diye soruyordu.
Savaşın bitmesi hepimizin umudu. Bizler artık acıları değil, sevgileri paylaşarak, bir gün barış gelecek ve insanlar birlikte özgürce yaşayacak umutlarını yaşıyoruz. 23 Ekim 1998’de katledilen Kawa’nın şehadetini biz 2006 yılında duyduk. Ancak hangi toplu mezarda olduğunu, Roj TV’nin yaptığı bir haber vasıtasıyla 2011’de öğrendik. Kawa, Besta, Garzan, Kela-Memê ve Beytüşşebap dağlarında bulunduktan sonra Çatak-Kehle’de şehit düştüğünü öğrendik.”

Cazım Tatar (Hozan Hogir)...

Kürt halkının Hozan Hogir olarak tanıdığı Cazım Tatar, 1974 Tatvan doğumlu. 11 çocuklu bir ailenin 10. çocuğu olarak dünyaya geldi. Kendisinden 2 yaş büyük olan ağabeyi Cevdet de kardeşinin naaşına kavuşabilme umudu yaşayanlardan biri.
Cevdet Tatar kardeşini şu ifadelelerle anlatıyor: “Hogir ilk okulu bitirince, 1985 yılında aile olarak hepimiz Aydın’a göç ettik. Biz ailece onun öldüğünü zaten çok geç duyduk ve bu umudumuz hep canlı kaldı. Onun için 5 yaşındaki oğlum Deniz akşamları amcasının müziğini dinlemeden uyumuyor. Annem de zaten Hogir’in şehit düştüğünü duyduktan bir ay sonra kalp krizinden vefat etti.
Hogir, askere gitmemek için kaçak yollarla Avrupa’ya gitmek için çok uğraştı. Bu uğraşları neticesiz kalınca, dağa çıkmaya karar verdi ve 1996’da bu kararını gerçekleştirdi. Biz birlikte kurduğumuz bir grupla müzik yapıyorduk. Onun için, O 1992’de İstanbul MKM’ye gitti. Orada çalışmalar yürüttü ve ilk albümü bu çalışmalar sonucu çıkarıldı. Şimdi onun anısını yaşatmak istiyorum. Onun şimdiye kadar yayınlanmamış eserlerini arşivlerden toplayarak yeni bir albümünü Kom-Müzik’le beraber çıkaracağız. Kardeşimin yolundan giderek onun gibi ben de müzik çalışmalarıma bundan sonra daha yoğun çalışarak devam edeceğim.
Kendisiyle olan bir anımı hiç unutamıyorum. Ben Edirne’de askerdim. Bir gün öğrencilerin protetosu vardı. Bir de baktım Hogir da orda. Kısa süre sonra polisler yakalayınca ‘Benim adım Cevdet Tatar ve ben burada Türkiye’ye askerlik yapıyorum. Siz beni tutuklamaya utanmıyor musunuz?’ diyor. Bunun üzerine kendisini serbest bırakıyorlar. Daha sonra biz buluşunca, bana olayı anlattı. Tabii biz o zaman buna çok gülmüştük. Şimdi istediğim tek şey kardeşimin kemiklerini alabilmek. Ama ben onun yine Van’da gömülmesini istiyorum. Çünkü O Kürdistan’ın o yerinde şehit düştü ve en doğrusu yine orada gömülmesi.”

Açılmayı bekleyen toplu mezarlar


ARGK gerillası Andrea Wolf (Ronahi) ve 41 mücadele arkadaşının katledilip, atıldığı toplu mezar, Van’ın Çatak İlçesi yakınındaki Kehle kırsal alanında bulunuyor. Haziran 2011 ortalarında görgü tanıkları tarafından yapılan açıklamalar neticesi yer tespit edildi.  13 yıl sonra El Salvador, İsviçre ve Almanya’dan çeşitli uzmanlardan ve Ronahi’nin arkadaşlarından oluşan 31 kişilik delegasyon Van şehrine gelerek toplu mezarları ziyaret etti.
Türkiye’nin toplu mezarlar ülkesi Kürdistan’ında durum 1980-1990’lara göre çok değişmiş. Çünkü, o süreçlerde, gerillalar katledilip getirilerek, köy ortasına atılır ve “tanıyor musunuz?” diye sorulurdu. Ama hiç kimse korkudan gidip çocuğunun cenazesine sahip çıkamıyordu. Halbuki bugün seneler önce katledilerek çöplere atılan evlatlarının cenazelerini aramaya başladı.
Mutki’de ilk ziyaret ettiğimiz toplu mezar, anayol ve bir dere arasındaydı. 12 gerillanın vurulup, naaşlarının atıldığı yol kenarı şimdi inşaat. Senelerce üstleri dahi örtülmeden topluca yol kenarına atılmış olan 12 cesetten 3’ü ilkbaharda kabaran sular tarafından sürüklenip götürülmüş.
9 ceset ise şimdi inşaat molozunun altında. Oradaki varlıklarını belirten şey ise, İHD’nin yere gömdüğü bir demir parçasına bağladığı beyaz bir kurdele. Gruba Bitlis Milletvekili Hüsamettin Zenderlioğlu, İHD Başkanı Hasan Ceylan ve İHD Van Temsilcisi Sami Görendağ eşlik etti. Onlar bölgede 300 toplu mezarın olduğunu tahmin ediyor ve “Bu bölgede hangi taşı kaldırsanız, hangi karış toprağı kazsanız altında muhakkak bir insan cesedi bulunur” diyorlar.
 Ziyaret ettiğimiz bu toplu mezarın 70-80 metre ötesinde bulunan çöplükte bulunan 8 cesedin bulunduğu toplu mezara gittiğimizde de durum farklı değil. Savcılık kararıyla açılan, çöplükte bulunan bu mezarda bulunan 6 erkek cesedin otopsi incelemeleri yapılmasına rağmen, bitişiğinde bulunan 2 kadın gerillaların hala DNA testi yapılmasına müsaade edilmemiş. Onun için, her iki kadın cenazesi hala çöpler altında...

Tepeciğin altında 12 naaş


En fazla 60 metre uzaktaklıkta bir toprak tepeciğinin altında da, hala 12 naaş var. 12 naaştan 9’unun öğrenci olduğu söyleniyor.  (1999). Hepsinin üstünde kimlikleri olmasına rağmen, cenazeleri hala ailelerine verilmedi” diyor Bitlis İHD Başkanı Hasan Ceylan. Delegasyon Mutki’den Bitlis’e dönerken, İHD Van temsilcisi Sami Görendağ, Bitlis deresi denen yeri göstererek “bu deredeki çöplüğün altında 73 ceset var. Ama çöpler sürekli periyodik bir şekilde yakıldıkları için, buradaki toplu mezarda bulunan cesetlerde yakılmaktan dolayı büyük hasarlar olmuş. Onun için, günün birinde bu mezarları açtırabilsek dahi, yapılacak tıbbi incelemelerden gereken verileri alamayacağımızı düşünüyoruz” diyor.
Yüksek minareleriyle meşhur olup, türkülerle dillerde dolaşan Bitlis, yüksek dağları gibi, gururlu dik başlı Kürt halkıyla özdeşleşmiş. Bitlis-Tatvan, Ava Weqfé (Buzlu Pınar), Silvan bölgesinde, 1993-4 ve 1999’larda katledilen sivil halk ve gerillalara ait en az 300 toplu mezar olduğu söyleniyor. Bu toplu mezar yerlerinin hepsini, yerli halkın görgü şahidi oarak, bilgilendirmeleri neticesi tespit ediliyor. Bu bölgede çok yoğun çalışmalar yürüten İHD çalışanları, baskılara rağmen bu kadar sayıya ulaştıklarını ve devletin şu anda kepçelerle mezar açma yöntemini kabul etmedikleri için, mezarları açma talebinde bulunmuyorlar. Ne zaman Türkiye insan hakları normlarına göre mezarları açmayı kabul ederse o zaman, talepte bulunacaklarını dile getiriyorlar. “Biz buralara gelip, bu kadar toplu mezar gördükten sonra, bu çalışmaların ne kadar önemli ve değerli olduğunu daha iyi anladık. Onun için Avrupa’ya dönünce, bu çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Eğer bir ülkede barış isteniyor ve gelecekse, önce bu katliamların açıklığa kavuşturulup, suçluların yargılanması gerekir. Bu nedenle BDP’nin önermiş olduğu ‘Hakikatleri Araştırma Komisyonu’na çok büyük değer veriyoruz” diyor heyette yer alan sözcü İngrid.
Yaptığımız Van, Şemdinli, Bitlis, Silvan ve Amed arası yolculukta, binlerce toplu mezarın bulunduğu bu yerlerde, toprağa ayak basıp, yürürken acaba bastığımız yerin altında da bir şehid var mı? diye kendimize sorular soruyorduk. Barışın gelmesi, bu yürütülen kirli savaşın hemen durması dileğiyle yolumuza devam ediyoruz. Bize uygulanan bütün baskı ve gözaltlarına rağmen.


GÜL GÜZEL