TC "devlet" statüsünde, fakat hukuki dayanakları "gel-gitler"e bağlı.

İsyancı Kürtlerle müzakere halinde; ancak hukuki dayanağı yok. Kürtlerin baş müzakerecisi Abdullah Öcalan’ın da özgürlüğü yok. O bir esir. Dünyanın ve kendi kamuoyunun ne istediğini anlama, gözleme imkanından yoksun. Dolayısıyla barış görüşmelerinin olmazsa olmaz şartı olan "eşitlerin müzakeresi"nin zerresi yok.
Türk usulü, "kolları bağlı Odysseus’la müzakere"dir bu. Adı da süreç...
"Sürecin" hukuki dayanakları, başbakanın günlük gel-gitlere göre şekillenen dudak hareketlerine ilmiklidir.
O da "iyi sıhhatte olsunlar" hallerinde; demi demine uymuyor. Bir dudak kıvırmasıyla verdiğini öteki kıvırmayla geri alıyor.
Mesela, "devlet" olan bir yerde, insanların -giderek, toplulukların- hak ve özgürlükleri "bağış" ya da "merhametten doğan iyilik" konusu değildir. Devlet olmanın "d"sinden haberliyseniz, bilirsiniz: Yeryüzünde hak ve özgürlükler, hukuki çerçeve içinde ve güvence altında hayat bulur, anlam kazanır. "Ben gönlümden kopanı verdim" demek, eski ilahlara özenmektir; tiranlık, mutlak diktatörlüktür.
Kendini ilah yerine koyanın bağışı, bir sonrakinin dudak hareketiyle son bulur.
Türk başbakanı ise Kürtlere "Oylarınızı benim cebime koyun!" demeye gittiğinde, kürsüde esip püfürürken, "bu iyiliğimi unutmayın" demeye getirerek, "Kürt inkarına son verdik" diyor.
"Kürt inkarına son verdik" sözü, "devlet olarak o güne kadar yalan söyledik" demekti. Yalandan caymanın ifadesiydi.
Ama "inkarı inkar ettik" söyleminin anayasal ve yasal dayanakları da yoktu. Bundan dolayı, ağza geleni kanun ilanı niyetine atmak serbestti. Ağza geleni savurmaktan kimsenin karnı ağrımamış ama getirisi hep büyük olmuştu.
Günün havası gereği Amed’de "Kürt var" diyen adam, Ankara’ya dönünce, Kürt dili kandırmacada "var" olsa da, ülkesi buharlaşıyor; Kürdistan "yok" olmuş oluyordu.
Oysa Kürtler herhangi bir yerden kopup gelen göçmenler değildir. Başkasının toprağına zorla giren zorba veya işgalci de... Kadim tarihin orada biçim verdiği bir halktır.
Ayrıca yeryüzünde bütün coğrafyaların birer adı vardı. O coğrafyalar, üstünde var olup ona hayat veren, kendi yaşama biçimlerini, kültürlerini yaratan halkın adıyla anılıyor, isimlendiriliyordu. Çinlilerin ülkesine Çin, Hintlilerinkine Hindistan denmesi gibi…
Fransızların yurduna Fransa deniyor. Afganların yurdu Afganistan, Ruslarınki Rusya, Gürcülerin Gürcistan, İspanyolların vatanı İspanya’dır.
Başka bir anlatımla, anayurt ile üstünde yaşayan etnik kimlikler birbiriyle sarmal, ayrılmaz parça; ikisi bir arada bütündür.
İşgalcilerin isimleri zorla değiştirme çabaları gülünçlükleriyle kaldı. Ülkenin sahipleri, ülkelerinin ismini yüreklerine gömerek kuşaktan kuşağa aktardı: Kürdistan gibi...
Recep Tayyip Erdoğan’ın "Kürt var, Kürdistan olmaz" sözü, inkarın berdevamıdır.
Olanlara şaşmıyoruz. Çark başladığı anda inkarla, zora düştüğünde kabul aynı hukuksuz ceptedir. Gerektiğinde onu, gereken yer ve zamanda ötekini çıkarıp gösteriyorlar.
Hukuk olmadığı için insanlar, yollarına çıkan polisi, "acaba cemaatin mi, yoksa AKP’nin adamı mı?" diye tartıyorlar. Adliyeye yolu düşen iki kişiden birinin "davamın savcısı cemaatin personeli", ötekinin "benim yargıç AKP’nin adamı" demesi de bundan.
Çünkü TC, geri tepmeli "devlet"tir. Son günlerde seçilmişlerle, dinci cemaatin "memlekete hizmet" kurmacasında başlattığı rant, kazanç kapma, orduya, polis ve adliyeye egemen olma meydan savaşlarının Türk medyasını kaplaması, devletin ne menem bir hukuka dayalı olduğunun manzarasıdır. Teşkilatların artık gizlenemez olan vuruşması...
Geri tepme hallerinde "devlet olsa bile" Kürtler için hukuk yoktu. Kürtlere ilişkin hukuk, emir ve komuta dairesinde vardı.
Nitekim, Ayşegül Doğan’ın İMC Televizyonundaki tartışma programının ekranı Roboskî lejandlıydı. Dünkü ekranda yer alan "Roboskî 694. gün" lejandı, Türk devletinin Kürtler için ne menem bir hukuk devleti olduğuna ayna tutuyordu. Türk savaş uçakları, Roboskî’de 34 masum Kürd'ü topluca katletmişti, 694 gün önce. Devletin koynundaki katiller silsilesi, hala meçhuldu. Devlet, katillerin izini sürenlerin peşindeydi.
Dün Uğur Kaymaz'ın katlinin 9. yılıydı. Uğur, 12 yaşındayken, evlerinin önünde, polis tarafından bedenine 13 kurşun sıkılarak katledilmişti. Katiller beraat etmiş; devlet, katillere "katil" diyen yakınlarını mahkeme mahkeme dolaştırmıştı.
Kısacası, "süren süreç"ten bahsetmek, Kürt temsilcinin özgür ve kendi kamuoyuyla aracısız diyaloğuyla mümkündür. İnsani ihtiyaçları izinle olan esirle görüşme ve tek taraflı ödüne zorlama, "maksat süreç var" desinler kabilinde bir aldatmacadır.
Kalıcı barışta anlaşma, özgür tarafların uzlaşmasıyla mümkündür çünkü.