Ömrümün on yılını birlikte geçirdiğim arkadaşım Ferhat ile Güney dağlarından Kuzey’in yıldızlarına doğru yürüdük. Hayatımız yoldu. Kaderimiz olan yollar… Bizi biz yapan yollar. Yılan gibi dağlara tırmanan, orman kuytuluklarında kaybolan, yayla rüzgarının ılık esintisiyle toprak kokan yollar. Nicesine yarenlik edip de yarıda tüketen yollar. Uzun ve engebeli… Kimisini kavuşturan, kimisini de geri getirmeyen yollar. Hatıralar ve yaşanmışlıkların ince ince nakışlandığı, gözyaşı olup aktığı, haykırış olduğu taa dağların doruklarına, yıldızlara kadar parladığı yollar. Ve bu yollar, dayanma ister, dirayet ister. Işıl ışıl parlayan gözler ve tertemiz gülüşler ister. Ter oluk oluk olup akmalı tozuna karışmalı, yolu yoğurmalı. Ayaklar sağlam basmalı, hissetmeli sıcaklığını daha önce geçmişlerin. Göz bir şahin keskinliğinde görmeli en ince detayları ve beyin nakşetmeli portre portre. Yolun sıcaklığı cemre kokulu toprak gibi ısıtmalı yüreğini. Yani sen açmalısın yürek kapılarını gerçeğin en nadidesine. Ellerin özgürce salınmalı, bazen namlunun soğuk okşayışlarını aramalı. Bazen de yola dönüşmelisin, hissetmelisin tüm bedeninle onu. Bırak lekesi kalsın bedeninde. Bazen sır olmalı ki arayıp bulasın. Yol dediğin suyu takip etmeli, her iki yanı uçurumlu gri kayalık olmalı. Bir zaman sonra ormanlı bir yamaca dayanmalı ki seni sana anlatabilsin. Dereroj’dan Korta Morê Şa’ya gitmek gibi mesela.
Onca yolu aştık, düşman pusularından, uzamış sakallarımızın tozundan geçip de çiçekler yurduna ulaştık. Güneyden kuzeye birlikte yürüdüğümüz yol arkadaşım. Dersim dağlarını birlikte adımladığımız, tertemiz gülüşüyle yol olan yoldaşım.
Geniş gövdeli bir çınar ağacının altında uyuyordu arkadaşım. Az önce uyanıktı. Vadiye bakıyorduk. Sonbahardı. Yaprakların sarardığı yamaçları izliyorduk birlikte. Gözleri aydınlık, elleri topraktaydı. Güzel gülüyordu arkadaşım. Karaydı kaşları gözleri gibi. Hayata karşı sevgi doluydu.
Çınar ağacının altında kıvrılmış uyuyordu. Vadiye düşen bombaların altındaydık az önce. Koşarken terlemişti. Teri soğuyunca üşümüştü. Çınar ağacına dayamıştı sırtını.
Son bomba atıldığında dökülmüştü çınarın sararan tüm yaprakları, bir örtü gibi kaplamıştı bedenlerimizi. Çınarın çıplak dallarına baktık birlikte. “Ah” etti arkadaşım. “Biraz daha dökmeseydin yapraklarını…” dedi, cümleyi tamamlayamadı.
Yüzünü astı. Bedenlerimizi saklayacak yer yoktu. Zaman kalmamıştı.
Bir bomba daha yanıbaşımıza düştüğünde arkadaşımdan uzağa fırlattı beni. Arkadaşım ağacın altında kaldı. Kanayan bedenimi taşıyamıyordum ya da o beni taşıyamıyordu. Sağ yanağını çınarın yüzeydeki damarlarına dayadı. Ağaca baktı. Az önce astığı yüzüne bir gülümseme yayıldı.
“Üzülme, demek zamanı geldi” dedi usulca. Dizlerini karnına çekti, biraz daha kıvrıldı gövdesine doğru.
“Ne kadar küçüldü bedenin” dedi çınar ağacı. Vadide düşen savaşçılara baktı. İçine çekildi, son birkaç yaprağı daha düştü ellerine.
Yaprakları okşadı arkadaşım.
“Bu yapraklar olmasaydı” dedi. “Daha da bu ağaçlar, ormanlar, dağlar olmasaydı biz neydik ki, neyimiz vardı ki… Verdiğiniz bu güzellikleriniz için sevginiz için minettarım. Ben hep burada olacağım, damarlarına yakın…”
Atılan bombalar vadiyi deşerken dağları düşündü arkadaşım. Kayalar parçalandı güney yamacında. Ağaçlar yara aldı.
Vadiden bağırdı bilge arkadaşımız: “Biz uzay çağının gerillalarıyız. Hiç kimse bizim gibi savaşmadı. Yenilmek de yenmek de bize ait değil. Biz ağacız, taşız, toprağız. Yapmamız gereken kendini bağışlamaktı. Bunu yaptık ve huzur içindeyiz. Bedenlerimiz bedel olacak elbet. Bulutsuz masmavi göğün müjdesi için…”
Çınar ağacının damarlarına kıvrılmış arkadaşımın bedenine huzur yayıldı. Sonbaharın esintisine kaptırdı gönlünü. Bedenindeki huzuru izledi. Biraz daha küçüldü bedeni. Ağacın damarı biraz daha kabardı, genişledi.
Bir bomba değdi arkadaşımın ardındaki kayaya. Oysa o çoktan rüzgarın ardındaydı.
Aldığı yaralardan ağırlaşmış bedenimi arkadaşımın yanına doğru sürükledim. Bedenim inat ettikçe benim inadım da arttı. Ne zaman sonra yanına ulaştım, kaç zaman geçti bilmiyorum. Dumanın kapladığı vadinin göğüne gece indi. Savaştan kalan duman dağıldı, yıldızlar parladı lacivert gökte.
Ağacın damarları, üzerindeki bir avuçluk bedeni derinlerine çekti.
İki kez derin nefes aldı ve ikincisini geri bırakmadı. İçine hapsettiği son nefes ile göçtü arkadaşım. Elimi eline attığımda yavaş yavaş soğuduğunu hissediyordum.
Benim bedenimde metal parçaları, çınar ağacının gövdesinde metal ağırlığı… Çınar ile bakıştık. Boynumdaki mavi yazmayı çıkardım, arkadaşımın üşüyen gövdesine bağlamak istedim. Ama gövde yoktu. Bir ağaçta yaşayan iki candı ya da bir insanın gövdesine sığmış ağaçtı. Bilemedim. Yine de kanlanmış mavi yazmayı, az önce üşüyen bedene sarar gibi, çınarın gövdesine sardım.
Arkadaşım Ferhat çınar ağacının damarlarında sonsuzluk uykusunda, sevdiği topraklarda yatıyor. Çınar ağacı, gövdesinde kan damlalarıyla zamanda yol alıyor. Rüzgar ağaçtan ağaca dağları dolanıyor. Toprağa düşen her canın hayalini fısıldıyor, dağ ülkesi boyunca…