
İLKE JİYAN
Yazmak içsel bir netliği ve iknayı gerektirir. Yazmak bir nevi kabullenmektir. Ondandır her gidende bir türlü kalem tutmaz ellerimiz, gönül elvermez gitti demeye. Lakin anlatmak gerekir. Halil Dağ’ın dediği gibi o kahramanları anlatmak gerekir. Halil’in kendisi de bir gerillaydı. Ancak ona hem dışarıdan bakmasını bildi hem de kavganın tam ortasında yaşamasını... Her gün içinde bulunduğu dünyaya sanki yeniden uyanır gibiydi. Alışmak, sıradanlaşmak hiç girmedi lügatine. Özcesi büyü hiç bozulmadı Halil’de. Dağları mesken eyleyen her bir gerillanın gözlerine ışıltıyla bakması bundandı. Bir gün Kandil’in o heybetli zirvelerinden birinde sırtını bir kayaya vermişken, karşıda şakalaşan yoldaşlarına bakıp “Onlar benim kahramanlarım. Masallarda değil yanıbaşımdalar. Ve ben bu kahramanları anlatmalıyım” deyişini hiç unutmam. O sözü yad ederek anlatmak gerek. Kurduğumuz cümlelerin, yazıya döktüğümüz kelimelerin sizin yaşadıklarınıza, yarattıklarınıza hakkını veremeyeceğini bilsek de anlatmak gerek. Kahramanların tarihin derinliklerinde, çoook uzak diyarlarda olmadığını göstermek; bizim en yalın gerçeğimiz hatta tek gerçeğimiz olduğunu hiç unutmamak için anlatmak gerek...
Başlangıç...
90’ların nesliyiz biz. Hepimizin az ya da çok şehirlerarası otobüs hikayeleri vardır. Üniversite yıllarına kadar Kürdistan kentlerini sadece ilçemizin tam ortasından geçen ve mevsimlik işçileri taşıyan bu otobüslerden bilirdim ben. Ve bir de okulda kafamıza vura vura yerleri ezberletilmeye çalışılan ‘Türkiye siyasi haritası’ndan. Babam beni ısrarla bu otobüslere bindirmekten kaçınırdı. “Neden” diye sorduğumda “çok uzaktan geliyorlar. Şimdi havasızdır onlar, Ankara’dan falan gelenler olur, onlara binersin” derdi. O zamanlar, ‘uzak’ olanın bambaşka bir ülke olmakla kalmayıp, ruhta da duyguda da bizim oralara çok ‘uzak’ olduğundan bihaberdim. Babam ne derse desin koltuklarına tütün kokusu sinmiş, valiz niyetine rengarenk çocuk elbiselerinin sıkıştırıldığı pazar çantaları, yatak niyetine parkelerin serili olduğu koridorları, limon kolonyasıyla aklımda yer eden o otobüslere bindim inadına. Otobüslerin yönü Ege kıyılarına olsa da, benim için artık istikamet tersineydi. Kürdistan’a yolculuğum belki o otobüslerde başladı...
Ömrümü kaplayacak varlığıyla
Önce İzmir sonra Ege’nin tüm sahil şeridini izleyerek ulaştım Çanakkale’ye. Hani şu aynalı çarşısıyla meşhur şehir... Otobüs terminalinden öğrenci yurdu, oradan da üniversitenin yolunu tutuyorum. Hemcinslerim, yaşıtlarımla dolu bahçeden içeri girdiğimde anlıyorum yalnızlığımı. Okul duvarına bitişik bir banka ilişiyorum. Dakikalar geçmek bilmiyor, sanki bir adaya düştüm de yanıma almam gerekenleri unutmuşum gibi. Bir bekleyiş ama kimi neyi bekliyorum, hiçbir fikrim yok. O sırada -iç sesimi duydu da geldi diyeceğim neredeyse- bir kadın yanaşıyor bankın diğer ucuna. “Oturabilir miyim” demesiyle oturması bir oluyor. Makyajı da dahil siyahlara bürünmüş, üzerinde ayak bileklerine kadar uzanan bir etek var. Bankın ucuna dediğime bakmayın yarısından fazlasını kaplayıveriyor bedeniyle. Nerden bileyim ki o tanışmadan sonra ömrümün geri kalanını da kaplayacak varlığıyla...
Bir bankta çizilen rota
Yabancılık kısa bir sessizlik anından ibaret, başlıyoruz konuşmaya. Nereden geldin, hangi bölüm vs diye devam eden malum tanışma faslından sonra daha da birbirimizin ilgisini çekiyoruz. Öyle bir tesadüf ki yüzlerce gençle dolu bahçede karşılaştığım bu kadınla aynı bölüm aynı sınıftayız. Anlaşılıyor ki karakterlerimiz zıt. Ben daha sakinim; önce anlamaya hissetmeye çalışırım karşıdakini. O ise cüssesiyle hayli çelişkili biçimde kabına sığmıyor, yerinde duramıyor. Sözcükleri bile kıpır kıpır sıralanmaya can atıyorlar; peş peşe dökülüveriyorlar ağzından. Ben biraz ağırdan alsam da tanıma işini, o direkt konuya giriyor: “Hangi görüştensin sen, benim babam sağcı ama ben solcuyum!” diyor. Hem çok farklıyız ama hem de çok benziyoruz birbirimize. Bütün kadınlar gibi... Bir şey var bizi birbirimize çeken. Bu her neyse hissediyorum bundan sonra başka olacak hayat. O ana kadar geçmek bilmeyen zaman o andan sonra hızla akıveriyor taa bugüne kadar. O bankta yaşamlarımızın rotası çiziliyor aslında.
Azê, öze dönüştü
Azê’yle 1994 sonbaharında böyle başladı arkadaşlığımız. Malazgirtliydi ancak İzmir Karşıyaka’da doğmuştu. Ailesi, o gözlerini dünyaya açmadan Ege’nin en gözde şehrine göç etmiş olsa da, dedesinin anlattığı Kürtçe hikayeleri unutmamıştı. Kendi kimliği adına ‘sakıncasız’ görülen tek şey bu hikayelerdi büyüklerine göre. Uzun yıllar içinde bulunduğu ortamla hikayelerdeki kahramanların arasındaki çelişkinin sırrını çözemese de, arayışları üniversitede onu doğru adresle buluşturdu. Özgürlük saflarına yönelirken, kendine bir ad seçmesi gerektiğinde hiç tereddütsüz dedesine minnet borcunu ödercesine “Dedem beni ‘Azê’ diye çağırırdı. Yeniden Azê olacak adım” dedi. Azê’ye dönüş öze dönüştü. Aslında o hep Azê idi.
Ve Sadegül...
Günler geçti geçmedi; Sadegül de katıldı aramıza. O da tıpkı Azê gibi toprağından koparılmış bir Kürt kızı, aynı zamanda bir Azeri. Zümrüt yeşili gözlerini Terekeme olan annesinden almış. Kars Selim’de doğmuş, İzmir’de büyümüş. Ailenin tek kızı. Sokakları fakir, yüreği zengin kenar semti Kadifekale’de tanımıştı Kürdistan’a dair ne varsa. Tanımıştı tanımasına ama ailesi adeta ‘tanrının laneti’ gibi gördükleri kimlikten uzak tutarlarsa çocuklarını, yoksulluktan da yoksunluktan da kurtulacağına inanıyorlarlardı. Daha doğrusu Sadegül’ü buna inandırmak istiyorlardı... Sadegül bir Kürt olarak da bir kadın olarak da çelişkileri en derininden yaşadı. Ama tıpkı Sema Yüce gibi Serhat’ın bu güzel kızı, o çatışmayı kendinde öyle şiddetli yaşadı, öyle öfke duydu o sisteme ve öyle arındı ki, adı gibi özgürlük yolunda ilerledikçe sadeleşti, daha da güzelleşti. Sadegül gibi kendine yakışan ismiyle Rojbin Serhat, 1999’da KDP ile savaşta teslim olmamak için bombayı kendinde patlatacak kadar fedai ilkeli bir kadın militan oldu.
Kendimizi arıyorduk
O çelişkileri yaşayan sadece Sadegül ve Azê değildi. Arayışları Bursa’dan, Tekirdağ‘dan, Dersim’den, Elbistan’dan, Afşin’den, Zonguldak’tan, Hatay’dan, Ağrı‘dan, Çorum’dan birçok genci yanyana getirdi. Hakikat bize sunulandan fazlasında saklıydı ve biz onun peşine düşmüştük. Her üniversite ortamı gibi önümüzde çok sayıda alternatif vardı. Açıkçası denemedik de değil. Ama hiçbiri ne ruhumuza seslendi; ne sorularımıza cevap olabildi, ne de adına yaşamak diyebileceğimiz bir dala tutunabildik. Aradığımız şey hem çok karmaşık hem de çok basitti. Biz kendimizi arıyorduk. Tarihimizi, kimliğimizi, benliğimizi, insan olan yanımızı... Aradığımız yanıtları ‘bilge insan’da bulduk.
Zaman ve mekandan taşan değişim
O genç kadın ve erkeklerin her biri hakikatin sırrına ulaştıkça, hayatlarına yeni anlamlar eklendi. Emek harcayarak, büyük altüst oluşlar yaşayarak güzelleştirdiler yaşamlarını. Kimi zaman insan hayatı durgun bir nehir gibidir. Değişimler yağmur damlalarının yol açtığı sönük halkalar kadar etkiler hayatı. Ama bazı değişimler vardır bir girdap gibi savurur yerli yerinde duran her şeyi. Çirkini, sıradanı derinlere gömer, yeniyi yüzeye çıkaran bir savruluştur. Bu yüzden onların yaşadığı değişimler çok belirgindi. Üniversiteye geldikleri ilk zamanları bilenler bu genç kadınların durgun hayatlarının bu denli değişeceğini, bahar dallarının tomucukları gibi büyük patlamalar yaşayacaklarını tahmin edemezlerdi. Zamanın ve mekanın akışından taşan bir değişimdi onlarınki. Kendilerine tutulan aynadaki suretlerinden ürktüler belki ve kendini hakikatin yollarına savurdular. Ve girdap durdu, sular duruldu. Karşımızda sadeliğin seçkinliğine ulaşmış hakikat arayışçıları vardı artık.
Ruhumuzdaki toz canlandı canlanacak
Eser Altınok’un mektuplarını okumuş musunuz bilmem. “PKK böyleymiş. Bir defa ruha girdi mi bir daha çıkmıyor” diyor. Öyle bir şeydi. Çelişki çatışma bundandı. Ne kadar kendimizi sisteme yamamaya çalışırsak çalışalım, PKK bir defa ruhumuza girmişti. Ve yine Eser Altınok’un deyimiyle “ruhumuzda bir toz gibi olan bu duygu canlandı canlanacaktı...”
13’ün sırrı
Geriye tek bir şey kalıyordu; daha büyük düşünmeye daha büyük yaşamaya cesaret etmek. Azê’nin de içinde bulunduğu 13 genç kadın ve erkek dağların yolunu tuttu. Aramızda düşenler de oldu, dövüşenler de... Ne tuhaf ki Azê, 13 kişiyle başladığı bu onurlu yürüyüşü yine 13 kişiyle tamamlayacaktı...
Aze’yi o dağlarda görenler bilir. 20 yıllık gerilla yaşamının her günü ayrı bir heyecan, bitmez bir enerji, yenilenen bir aşkla geçirdi. Bir kadın gerilla bir militan olduğunda değil sadece, bu harekete gönül verdiği ilk günden beri bu böyleydi. Okulda da örgütleyiciydi, öncüydü. Yerinde saymak ne kişilik yapısına uygundu ne de artık öğrendiklerine.
Aze’yi o dağlarda görenler bilir. Özgürlük yürüyüşünün yolcusu olduktan sonra da hiç yerinde saymadı. Gerçekten de gövdesi gibi yüreği de kocamandı. Yaşam coşkusu hiç eksilmedi. Çünkü bu yaşamı gerçekten çok sevdi.
Aze’yi o dağlarda görenler bilir. Anlatacak çok hikayesi var. Ben başlangıçla onu anlatmak istedim. Başlangıçtaki değişimi, arayışı, tutkuyu, heyecanı hissedin istedim. Kendisi bunu çok daha iyi anlatırdı eminim. Çok da anlatmak istedi. Hatta özgürlüğün yolunu tuttuğu o grubun hikayesini romanlaştırmak istedi. Çünkü o romanı okuyan herkesin kendini orada bulacağına, kendinden bir parçayı orada göreceğine emindi. Belki bunu romanla anlatamadı ama diğer tüm yoldaşları gibi romanlara konu olacak kadar destansı yaşadı; tıpkı Delal Amed gibi, Gülnaz gibi, Nujin gibi, Helin, Nalin, Berçem ve Nudem gibi.
Şimdi ardıllarına düşen onları iyi okuyabilmek...