• Barış ihtimalinin ortaya çıktığı bugünlerde aydınların sorumluluğu geçmişten daha büyüktür. Aydının görevi yalnızca itiraz etmek, kusur bulmak veya gelişmeleri kuşkuyla karşılamak değildir. Eleştiri demokrasinin vazgeçilmezidir; fakat gerçek eleştiri kurucu olmak zorundadır.
  • Farklı toplumsal kesimlerin hak, özgürlük ve eşitlik taleplerini, önüne set çekmeye çalışan iktidar odaklarına karşı ortak bir demokratik mücadelede buluşturmak gerekir. Bunun için ortak bir siyasal dil geliştirmek ciddi bir entelektüel emek, yaratıcılık, siyasal feraset ve etik tutarlılık gerektirir.

TOROS KORKMAZ

Türkiye, Kürt sorununun çözümünde uzun yıllardır süren çatışmanın ardından yeni bir siyasal dönemin eşiğinde bulunuyor. Abdullah Öcalan’ın çağrısı, PKK’nin silahlı mücadeleyi sona erdirme ve örgütsel yapısını feshetme yönündeki kararı ve ardından TBMM’de sürecin hukuki zeminine ilişkin atılan adımlar, meselenin güvenlik ekseninden çıkarılıp siyaset ve hukuk alanında ele alınmasının önünü açıyor. Bunun kendiliğinden kalıcı bir barış yaratacağını düşünmek elbette mümkün değildir. Silahların susması ancak demokratikleşme, hukuki güvenceler, eşit yurttaşlık ve toplumsal yüzleşmeyle desteklendiğinde kalıcı bir çözüme dönüşebilir. Tam da bu nedenle, barış ihtimalinin ortaya çıktığı bugünlerde aydınların sorumluluğu geçmişten daha büyüktür.

Aydının görevi yalnızca itiraz etmek, kusur bulmak veya gelişmeleri kuşkuyla karşılamak değildir. Eleştiri demokrasinin vazgeçilmezidir; fakat gerçek eleştiri kurucu olmak zorundadır. Bir çerçeve yasaya karşı çıkılıyorsa, yalnızca “bu yasa yanlış” demek yetmez; yerine hangi hukuki düzenlemenin konulacağı gösterilmelidir. Bir barış mekanizmasının eksikleri ortaya konuluyorsa, daha güçlü bir mekanizmanın nasıl kurulacağı tartışılmalıdır. Demokratik siyasetin güvenceye alınması, hukuki reform, siyasi tutukluların durumu, toplumsal yüzleşme ve eşit yurttaşlık konusunda gerçekçi alternatifler üretmeyen bir eleştiri, bir noktadan sonra çözüm arayışını değil statükoyu besler.

Eleştiri başka, hakaret başka

Kürt meselesi etrafındaki tartışmanın en ciddi sorunlarından biri, siyasal eleştiri ile düşmanlaştırma arasındaki sınırın giderek ortadan kalkmasıdır. Özellikle sanal medyada Abdullah Öcalan’a ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik söylemlerin önemli bir bölümü, fikirlerin ve politikaların eleştirisinden çıkıp hakaret ve aşağılamaya dönüşmektedir. Bir siyasi hareketin yanlışlarını göstermek meşrudur; fakat milyonlarca insanın siyasal iradesini küçümsemek ve onların benimsediği aktöre yöneltilen hakareti siyasal argümanın yerine koymak eleştiri değildir.

Öcalan açısından mesele daha da açıktır. Milyonlarca Kürt onu kendi siyasal iradesinin önemli bir sembolü, temsilcisi veya referans noktası olarak görmektedir. Bu toplumsal gerçekliği “Öcalan kültü” gibi kestirme açıklamalarla geçiştirmek, milyonlarca insanın siyasal tercihinin ve bağlılığının nedenlerini anlamaya çalışmak yerine onları küçümsemektir. Bir liderin geniş bir toplumsal kesim üzerindeki etkisini sorgulamak başka, bu etkiyi baştan “kült” olarak nitelendirip tartışmayı kapatmak başka bir şeydir. Asıl yapılması gereken, Öcalan’ın düşüncelerinin neden bu denli güçlü bir karşılık bulduğunu tarihsel, siyasal ve toplumsal koşullarıyla anlamaya çalışmaktır.

Elbette hakarete başvurmadan Öcalan’ın radikal demokrasi, ulus-devlet, kadın özgürlüğü, ekoloji ve komünalizm üzerine geliştirdiği tezler Marksist teori açısından eleştirilebilir; sınıf siyasetiyle ilişkileri, teorik tutarlılıkları ve uygulanabilirlikleri sorgulanabilir. Hatta böyle bir tartışma gereklidir. Çünkü bir fikri ciddiye almanın en dürüst yolu, sahibine saldırmak değil, o fikrin kendisiyle hesaplaşabilmektir.

Burada göz ardı edilemeyecek ciddi bir etik mesele de vardır: Abdullah Öcalan yaklaşık 27 yıldır fiziken özgür değildir. 1999’dan beri cezaevinde tutulan, siyasal iletişim ve kendisini doğrudan ifade etme imkanları ağır biçimde sınırlandırılmış bir aktörün düşüncelerini eleştirmek elbette mümkündür; ancak onu bu koşullardan bağımsız, özgür ve eşit bir siyasal tartışmanın tarafıymış gibi yargılamak, eleştirinin etik zeminini tartışmalı hale getirir. Öcalan’ı eleştiriden muaf tutmak başka, onun özgürlüğünü temel bir siyasal ve insani hak olarak savunmak başka bir meseledir. Öcalan’ın mutlak özgürlüğünü ve düşüncelerini özgürce ifade etme hakkını savunmadan yöneltilen eleştirinin, ne kadar sert olursa olsun, ciddi bir etik açığı vardır. Gerçek demokratik eleştiri, önce muhatabının özgürlüğünü tanır; sonra onun fikirleriyle hesaplaşır.

Ezilenler arasında köprü kurmak

Aydınların temel sorumluluklarından biri, farklı ezilen toplumsal kesimler arasında köprüler kurmaktır. Kürtler, Aleviler ve Hıristiyan halklar aynı tarihsel deneyimlerden geçmemiş, farklı dönemlerde ve farklı biçimlerde baskıya maruz kalmışlardır. Bu nedenle bütün meselelerde aynı düşünmeleri beklenemez. Fakat farklılıkların varlığı, birbirlerinin haklarını tanımalarına ve ortak bir demokratik zemin oluşturmalarına engel değildir. Çoğulculuk zaten herkesin aynı düşünmesi değil, farklılıkların eşit haklarla birlikte yaşayabilmesidir. Bu nedenle Kürt Özgürlük Hareketi’ni toptan “Alevi karşıtı” ilan eden söylemler, yalnızca içerikleriyle değil, ürettikleri siyasal sonuçlarla da sorgulanmalıdır. Somut bir politika veya uygulama elbette eleştirilebilir; fakat milyonlarca insanın ilişki kurduğu bir hareketi tek bir sıfatla mahkum etmek, karmaşık bir toplumsal gerçekliği açıklamak yerine onu basitleştirir. Üstelik bunun karşısında göz ardı edilemeyecek somut bir gerçeklik vardır: Kürt Özgürlük Hareketi’nin çok sayıda üst düzey yöneticisi ve gerillası Alevi kimliğine sahiptir; milyonlarca insan da Kürt ve Alevi kimliklerini aynı anda, gururla taşımaktadır. Kürtlük ile Aleviliği birbirinin karşısına yerleştiren bir dil, var olan toplumsal gerçekliği açıklamak yerine yapay bir karşıtlık üretir. Bunun siyasal sonucu ise açıktır: ortak demokratik talepler parçalanır, ezilenler birbirine karşı konumlandırılır ve bundan barıştan çok çatışma, demokratikleşmeden çok mevcut iktidar ilişkileri yarar sağlar.

Aydın burada tarafsız bir hakem olmak zorunda değildir. Onun görevi, ezilenlerin birbirleriyle çatışmasını seyretmek veya herkese eşit mesafede durduğunu kanıtlamak değildir. Görevi, farklı mücadelelerin ortak noktalarını görünür kılmak ve aralarındaki duvarları aşındırmaktır. Kürt hareketi ile Alevi hareketinin bütün konularda aynı düşünmesi gerekmiyor; fakat birbirlerinin varlık ve hak mücadelelerini tanımaları ve mümkün olduğunca ortak bir demokratik mücadele zemini yaratmaları gerekiyor. Aydının katkısı da tam burada, farklılıkları inkar etmeden ortaklığı büyütmekte ortaya çıkar.

Uluslararası konjonktür ve yeni siyasal gerçeklik

Kürt meselesi artık yalnızca Türkiye sınırları içerisinde okunabilecek bir mesele değildir. Suriye’deki gelişmeler, Rojava’nın ortaya çıkışı, Irak Kürdistanı’nın bölgesel konumu, İran’daki Kürt meselesi ve ABD ile Avrupa’nın Ortadoğu politikaları, Kürt hareketlerini çok daha geniş bir jeopolitik denklemin parçası haline getirmiştir. Bu nedenle Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik herhangi bir değerlendirme, bu bölgesel ve uluslararası konjonktürü hesaba katmadan yapıldığında eksik kalmaya mahkûmdur. Kürt hareketinin attığı adımlar yalnızca kendi tercihlerinin değil, Ortadoğu’daki güç dengelerinin, Kürtlerin bölgesel ölçekte kazandığı siyasal ağırlığın ve uluslararası aktörlerin şekillendirdiği yeni koşulların da sonucudur. Bu tabloyu görmeden hareketi yalnızca Türkiye içindeki parametrelerle değerlendirmek, onun karşı karşıya olduğu imkanları ve zorunlulukları anlamamak demektir.

Dolayısıyla bugün ortaya çıkan barış arayışını da yalnızca tarafların iradesiyle açıklamak mümkün değildir. Bölgesel ve uluslararası koşullar bütün aktörleri yeni bir siyasal denkleme zorlamaktadır. Aydınların Kürt hareketini eleştirmeden önce bu değişen konjonktürü hesaba katması gerekir; aksi halde yapılan şey analiz değil, eski ezberlerin yeni koşullara taşınması olur. Kürt hareketinin tercihleri elbette eleştirilebilir; ancak bu eleştiri, hareketin içinde bulunduğu tarihsel zorunlulukları, bölgesel güç dengelerini ve Kürtlerin Ortadoğu’da değişen siyasal konumunu hesaba katmalıdır.

Bu tartışmanın Türkiye’de yeterince yüzleşilmeyen bir de uluslararası entelektüel boyutu vardır. Slavoj Zizek, Alain Badiou ve John Holloway gibi dünya ölçeğinde etkili, farklı Marksist ve radikal demokratik geleneklerden gelen düşünürler, Kürt meselesi ve Öcalan’ın özgürlüğü konusunda yıllardır dayanışmacı tutumlar ortaya koydular. Buna rağmen Türkiye’de kendisini aydın olarak tanımlayan önemli bir kesim, bu isimlerin ortaya koyduğu görüşleri yalnızca eleştirmekle kalmadı; çoğu zaman onları tartışmaya dahi değer görmedi. Kendi ön kabullerini o kadar mutlaklaştırdılar ki, uluslararası ölçekte ciddi bir entelektüel tartışmanın varlığını neredeyse yok saydılar. Elbette bu isimlerin görüşleri de eleştirilebilir; hiçbir entelektüelin bir hareketle dayanışması o hareketi yanılmaz kılmaz. Fakat dünya çapında etkili düşünürlerin ortaya koyduğu argümanları tartışmaya değer bulmamak ve buna karşılık sosyal medyadaki yüzeysel suçlamaları yeterli görmek, yalnızca Kürt meselesine değil, aydın olma iddiasına da haksızlıktır. Entelektüel dürüstlük, hoşumuza gitmeyen fikirleri yok saymak değil, onlarla hesaplaşmayı göze almaktır. Kürt hareketi de bu nedenle ne romantikleştirilmeli ne şeytanlaştırılmalı; teorik kaynakları, siyasal deneyimi, çelişkileri ve ortaya koyduğu alternatifler üzerinden ciddiyetle tartışılmalıdır.

Aydının kurucu sorumluluğu

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, yeni düşmanlıklar üreten bir siyasal dil değil, farklılıkların eşit haklarla bir arada yaşayabildiği çoğulcu bir demokrasi fikridir. Barış ihtimalinin yeniden ortaya çıktığı bu tarihsel anda aydının sorumluluğu, toplumsal çatlakları derinleştirmek değil, çatışmanın içinden ortak bir gelecek ihtimalini büyütmektir. Bunun yolu eleştiriden vazgeçmekten değil, eleştirinin yönünü ve siyasal sonuçlarını doğru değerlendirmekten geçer. Barış sürecinin eksikleri, çelişkileri ve riskleri elbette açıkça ortaya konulmalıdır. Ancak eleştirinin asıl hedefi, barış düşüncesini gerçekten içselleştirmeden onu kendi iktidar alanını ve mevcut güç ilişkilerini korumanın aracına dönüştüren anlayış olmalıdır. Barış söylemini benimser görünürken demokratikleşmenin, eşit yurttaşlığın ve özgürlüklerin önüne set çeken bir iktidar blokunu sorgulamadan, barış yönünde adım atanları sürekli hedefe koymak, farkında olarak ya da olmayarak mevcut düzenin sınırlarını yeniden üretmektir.

Çünkü mesele yalnızca kimin barış dediği değil, nasıl bir barışın savunulduğudur. Silahların susmasıyla yetinen, fakat iktidar ilişkilerine dokunmayan bir düzen mi; yoksa devlet-toplum ilişkisini dönüştüren, ezilenlerin siyasal özne olarak tanındığı ve çoğulcu demokrasiyi güçlendiren bir toplumsal sözleşme mi? Aydının görevi bu ayrımı görünür kılmak, barışı araçsallaştıran siyasal tutumları teşhir etmek ve iktidarı demokratik dönüşüm yönünde zorlamaktır. Bu nedenle eleştirinin değeri yalnızca ne kadar sert olduğuyla değil, hangi güç ilişkisini sorguladığı ve hangi siyasal imkanın önünü açtığıyla ölçülmelidir. Aydının kendisine sorması gereken temel soru da budur: Eleştirim kimin işine yarıyor, hangi iktidar ilişkisini yeniden üretiyor ve farklı toplumsal kesimlerin özgürlük, eşitlik ve adalet taleplerini ortaklaştırıyor mu?

Aydın bu soruların gereğini yerine getirdiği ölçüde yalnızca gözlemleyen ve teşhir eden değil, siyasal alanın sınırlarını genişleten bir özne haline gelir. Onun görevi, ezilenleri birbirine karşı konumlandıran kolay suçlamaları çoğaltmak değil, farklı mücadelelerin kesişebileceği zemini güçlendirmektir. Farklı toplumsal kesimlerin hak, özgürlük ve eşitlik taleplerini, bu taleplerin önüne set çekmeye çalışan iktidar odaklarına karşı ortak bir demokratik mücadelede buluşturmak; bunun için yeni yollar, gerçekçi alternatifler ve ortak bir siyasal dil geliştirmek ciddi bir entelektüel emek, yaratıcılık, siyasal feraset ve etik tutarlılık gerektirir. Aydının gerçek sınavı, yalnızca iktidarın yanlışlarını söylemek değil, farklılıkların içinden ortak bir demokratik güç çıkarabilmek ve toplumun önüne mevcut düzenin ötesinde bir gelecek koyabilmektir.