
İbrahim Kaypakkaya’dan İbrahim Tufan yoldaşa, Ulaş Bardakçı’dan Ulaş Bayraktaroğlu’na, Deniz Gezmiş’ten Deniz Karacagil’e, Mahir Çayan’dan Mahir Arpaçay’a, Agit’ten Arin Mirkan’a yitirdiğimiz tüm yoldaşları sevgi ve saygıyla anarak sözlerime başlamak istiyorum. Ayşe Deniz ve İbrahim, bir bakıma Türkiye tarihinin/toplumunun özü ve özetidir. İbo Tokatlı/Sivaslı bir Türkmen Alevi, Ayşe Deniz ise Antalyalı bir Sünni Yörük’tür. Türkmenlik ve Yörüklük bu topraklardaki en önemli kurucu unsurdur. Bir yanıyla kurucu bir unsur diğer yanıyla Selçuklu ve Osmanlı egemenlerinin zorunlu olarak dayattığı iskân ve mezhepsel ayrımcı politikalara karşı direniş ve başkaldırı…
İbrahim’i yakından tanıyorum. Bunun için daha çok İbo üzerine konuşacağım. Tokatlı/Sivaslı Türkmen Alevi bir ailenin çocuğuydu. İşçi ve emekçi bir ailede büyüdü. Hem anne tarafı hem baba tarafı hem Alevi hem de devrimci bir damara sahip. 1980 öncesinden itibaren emekçi bir aile olarak devrimci mücadeleye çok emekleri geçti; tüm devrimcilere kapılarını açtılar ve hala bu durum devam etmekte. İbo’nun dayısı Ali Aslan hayatı boyunca devrimci ve örgütlü mücadele içinde kaldı; uzun yıllar Hareket’in öncü bir kadrosu olarak görev aldı. Ali Aslan bir demiryolu işçisidir. 12 Eylül faşist darbesi döneminden başlayarak 1990’ların ortalarına dek dört-beş kez gözaltına alındı ve çok ağır işkenceler gördü. Ölüm orucu eylemine katıldı ve eylem esnasında bir kez olsun tereddüt etmedi. Ağır illegalite koşullarından ve gördüğü işkencelerden dolayı genç yaşta hasta oldu ve yaşamını yitirdi. Onun ölümü asla olağan bir ölüm olarak görülemez. Yaşadığı zorlu süreçlerin bir sonucuydu. Katili egemen sistemdir.
Geri adım atmadı
İbrahim, devrimciliği birçoğumuz gibi sonradan öğrenmedi. Çocukluktan itibaren devrimci bir aile ortamında büyüdü. Aileden aldığı bu mirası hiçbir zaman boşa düşürmedi. İnatçı bir insandı. Üniversite yıllarında üç kez okul değiştirdi (Üniversite eğitimine ilk önce DTCF’de başladı. Sonrasında İ.Ü’ye geldi) 1990’lı yılların sonunda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğrencisi olduğu zaman yurtsever öğrenciler anadilde eğitim kampanyası yürütüyordu. İbrahim, Türkiyeli bir devrimci olarak o kampanyaların bir parçası oldu. Kampanyaya katılan öğrencileri disiplin kuruluna verdiler ve okuldan atmakla tehdit ettiler. Bunun sonucunda, o kampanyaları başlatan insanlardan bazıları da dâhil olmak üzere birçok kişi imzalarını geri çekti. İbo, imzasını geri çekmediği için okuldan atıldı (En son Zonguldak Üniversitesi’ne gitti ve orada Sosyal Bilgiler Öğretmenliği bölümünü bitirdi). Bir imza meselesi belki çok büyük bir eylem olarak görülmeyebilir. Ancak o imza, sistemle devrimciler arasında, haklı ile haksız arasında bir irade savaşına dönüştüğü andan itibaren orada geri adım atmamak esastır ve İbrahim de geri adım atmadı. Dolayısıyla İbrahim’in nasıl bir insan olduğunu sadece bu eyleme bakarak bile kestirebiliriz.
Rojava’da savaşmak
İbrahim’i, Rojava’da Rakka kuşatmasında yitirdik. İbrahim ve Ayşe Deniz için başta olmak üzere, “Türkiyeli devrimcilerin Rojava’da/Rakka’da ne işi var?” türünden sorular soruluyor. Bazı anlarda, bütün dünyanın/ezilen halkların/sınıfların mücadelesinde bir eşik olan kimi coğrafyalarda olmak önemlidir. ‘Olmak’, tamamen ‘bedenini yatırarak’ oluyor. Gelenek de böyle oluşuyor. Bir dönem, mesela İspanya İç Savaşı esnasında, ‘Uluslararası Tugaylar’da olmak önemliydi. Onlarca ülkeden devrimci, iç savaşta Cumhuriyetçiler’in yanında savaşa katıldı. İspanya İç Savaşı, uluslararası bir toparlanma merkezi olması itibariyle, sonrasında Bulgaristan’da, Yugoslavya’da, İtalya’da, Yunanistan’da olan anti-faşist mücadelelerden farklıdır. İspanya’da olduğu türden, benzeri bir toplanma, 150 yıl önce Güney Amerika’da oldu. Amerikalı yurtsever devrimciler, İspanya sömürgeciliğine karşı bağımsızlıklarını kazanmak ve G. Amerika Birliğini sağlamak için Bolivar’ın öncülüğünde toparlandı.
Bizim topraklarımızda ise bunu en somut Şeyh Bedrettin Ayaklanması’nda görebiliriz. Osmanlı egemenlerine karşı Anadolu’daki Türkmenler’den Rumlar’a, Hıristiyanlar’dan Yahudi Torlaklar’a dek, büyük bir çeşitlilik içinde, ezilen bütün din-mezhep ve halkların hepsi Bedrettin Ayaklanması ile bir araya geldiler. Günümüzde, 1960’ların sonundan 1980’lerin başlarına dek bu odak, Filistin oldu. Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimciler dışında, Afrikalı, Uzak Doğulu, Güney Amerikalı, Yemenli, Avrupalı birçok örgüt Filistin Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’ne destek verdi; Bekaa, Beyrut, Sayda, Sur başta olmak üzere, Lübnan’ın birçok şehrinde İsrail işgaline karşı savaşa katıldılar. Hüseyin Gökdemir ve Kemal Ergin yoldaşlar orada şehit düştü. Ayşe Küpeli, Hasan Mantıcı ve Yaşar Küpeli başta olmak üzere, bazı yoldaşlarımız İsrail hapishanelerinde yıllarca esir kaldı. Filistin’de, bizim dışımızda, Kürt Hareketi’nin ve başka Türkiyeli siyasal grupların da şehitleri var. O dönemde Filistin’de olmak çok önemliydi. Sonrasında bunun bir benzeri, 2014 sonunda, Kobanê’de yaşandı. IŞİD barbarlığına karşı Kobanê’de birçok farklı ülkeden devrimci, tıpkı Madrid’te ve Stalingrad’ta olduğu gibi, Rojava halkının yanında savaşa katıldı. Şimdide bu, yine Rojava’nın Minbic, Rakka bölgelerinde yaşanıyor. Birçok farklı ülkeden savaşçı şu an o bölgelerde. Uluslararası emperyal güçler, Rojava’nın, 1960-70’lerin Bekaa Bölgesi gibi devrimcilerin toparlanma alanı olacağı kaygısı içindeler.
Esas olan tarihe bir iz bırakmak
Mücadelede kazanmak da var kaybetmek de… Ama esas olan, haklı ile haksız arasında süren mücadelenin tam da o anında orada olmak, tarihe bir iz bırakmaktır. Gelenek de ancak böyle yaratılabiliyor. Gelenek; sadece yazıp çizmek ve doğrulara işaret etmekle ortaya çıkmıyor. 30 sene sonra, bugün yapılan tartışmaların hiçbiri hatırlanmayacak; o itirazların hiçbiri konuşulmayacak. Yenilsek dahi, geride sadece, tıpkı İspanya’da veya Filistin’de olduğu gibi, Rojava’da döğüşen devrimcilerin/hareketlerin mirası kalacak. İbo, Ayşe Deniz, Ulaş, Mahir, Aziz, Eylem, İdil ve diğer yoldaşlarımızın hikâyeleri anlatılacak. Rojava’nın tarihi yoldaşlarımızın canları pahasına verdiği emekler göz ardı edilerek yazılamayacak.
Türkmenler –İbolar gibi- ve mezhepsel farklılıkları dışında aynı anlama gelmek üzere Yörükler –Ayşe Deniz gibi-, 1000’li yıllardan sonra, Anadolu topraklarının kurucu unsurları oldular. Ancak, yerleşik düzene geçip sınıfsal ayrılıklar derinleştikçe, Selçuklu ve Osmanlı egemenleri, Bizans ve Abbasi devlet geleneğinin mirasını içerdikleri ölçüde, içinden geldikleri tarihsel geleneklerinden koptular ve ona yabancılaştılar. Devlet ve toprak sahipleri ile reaya/mülksüz köylüler ve göçerler arasında artan yabancılaşma ve sınıfsal çelişkiler, egemenler ile Türkmen Aleviler arasındaki çatışmayı derinleştirdi. Öte yandan yüzyıllar boyunca Anadolu topraklarına devam eden Türkmen göçleri Osmanlı egemenlerini hep tedirgin etti. Çünkü Türkmenler Anadolu topraklarına eşitlikçi, ilkel komünal gelenekleri ve ‘Heterodoks’ dinsel anlayışlarıyla birlikte geliyordu. Dünyevi, görece eşitlikçi ve referansları da esas olarak kültürel/gelenekçi/ahlak temelliydi. Kadın ve erkek arasında görece eşit ilişkiler yaşıyorlardı. Yerleşikliğe geçme, zorunlu askerlik ve dayatılan vergilerin beraberinde getirdiği sorunlara, Selçuklu ve Osmanlı egemen Sünni zihniyetle yaşanan çatışma da eklendi.
Başlangıçta kurucu unsur olmalarının dışında, bir süre sonra, Türkmen Aleviler/Yörükler ile egemen sınıflar arasında yaşanan sınıfsal ve mezhepsel çatışmalar, bu toprakların direniş geleneğinin temellerinin de yine aynı unsurlar tarafından oluşturulmasına neden oldu. Şeyh Bedrettin, Babailer, Şahkulu, Baba Zünnun, Kalender Çelebi, Bozoklu Şeyh Celal Ayaklanmaları bu temelde gelişti. Engels, ‘Köylüler Savaşı’ çalışmasında, 13. ve 14. yüzyılda, köylü ve yoksul kentli ayaklanmaları dalgasının hemen hemen bütün Avrupa’yı kapladığını anlatır. ‘Küçük Çobanlar’ isyanı denen 1251 isyanı, Hollanda’nın güneyindeki ve Fransa’daki 1320 halk hareketi, 1305 ve 1307 yılları arasında İtalya’yı sarsan ve Dolcino tarafından yönetilen hareket, Fransa’da 1357 ve 1358’deki Etienne Marcel ve Jacgueire ayaklanması, İngiltere’de 1381’de Wat Tyler İsyanı, Bohemya’da 15. yüzyılın başında Hussite’lerin (hüscüler) isyanı ve Almanya’da 1525’de T. Münzer öncülüğündeki ayaklanmalar aynen Anadolu’da yaşandığı türden ezilen sınıfların başkaldırısıdır.
Tarihsel direnişten beslenmek
Hem Anadolu’da hem de başka diyarlarda böylesine güçlü bir ‘tarihsel dinamiğe’ sahibiz. İbrahim yoldaş, bu tarihsel dinamiğin ve tarihsel devamlılığı olan bir mücadelenin takipçisidir. Tarihten güç almış, tarihsel direnişten beslenmiştir. Soylu direniş geleneğinin yüzünü kara çıkarmamış, yüzyıllardır devam eden geleneğin devamlılığını sağlamış, onu bugünlere taşımıştır. İbrahim; ‘tarihsel dinamikleri’, ‘sınıfsal dinamikler’le buluşturmuştur. Alevi Türkmen halkının direniş geleneği, tarihsel dinamizmi bugün, Sosyalizm mücadelesine; eşitlikçi komünal felsefesi ise Marksizme içerilmiştir. Tarihsel dinamiği içermeyen, ondan güç almayan bir ‘sınıf dinamiği’ köksüz ve bu topraklara yabancı bir ideoloji gibi algılanır. Öte yandan sınıfsal dinamiği içermeyen bir ‘tarihsel dinamik’ de kendini güncelleyemez, evrensel/toplumsal bir kurtuluş mücadelesi haline dönüşemez. İbrahim, canı pahasına yarattığı değerlerle bu iki dinamiği kendi şahsında birleştirmiştir.
Tarihsel dinamikler ile sınıfsal dinamikleri birleştirmek nasıl elzemse, şu an Anadolu ve Mezopotamya topraklarında, iki ayrı ‘zaman’ ve ‘mekan’da yaşanan iki devrim mücadelesini, ‘birleşik bir devrim’e evriltmek de o kadar önemlidir. Mezopotamya’da, örgütlü bir halkın öncülüğünde ve çok sert araçlarla dolayımsız bir şekilde, Anadolu topraklarında ise halklaşamamış, sınıf hareketiyle bağları neredeyse yok denecek düzeyde ve ‘düşük’ bir çizgide çatışan, eşitsiz gelişmiş, kısmen ayrı dinamiklere sahip iki ayrı mücadele devam ediyor. İki ayrı kanaldan yürüyen bu iki mücadeleyi birleşik bir devrime evriltmek elzemdir. Kuşkusuz hiçbir devrim bir diğerini beklemez; bu durum ileri olana dayatılamaz. Ancak onlarca yıldan beri gördük ki, Mezopotamya’nın kaderi Anadolu’nun kaderi ile birbirinden ayrılamıyor ve bu da birleşik bir devrime imkân sağlıyor. Bundan dolayı, zayıf olan Anadolu/Türkiye devrimini büyütmek esastır. Türkiyeli devrimcilerin asıl görevi budur. Bu görevin hakkını veremeyen bir çizgi, birleşik bir devrimin koşullarını hazırlamayan bir çizgi başarısızdır.
İbo yoldaş birleşik bir devrimin imkânlarını yaratmak için savaştı ve canını verdi.
İbo yoldaş; 1990’larda Kürt topraklarında savaşarak şehit düşen Türkiyeli devrimciler Mehmet Tekin ve Rıza Satılmış yoldaşlar gibi, yine aynı nedenlerle, Kürt halkıyla dayanışmak için Rojava’da savaştı.
İbo yoldaş; ezilen halklar ve sınıflar mücadelesinin bilincini kuşanmış bir şekilde, o mücadelenin dolayımlı bir uğrağı olan Rakka’da bu bilinçle savaştı.
İbo yoldaş; Ortadoğu’daki emperyal talana karşı çıktı ve emperyalizmin ve bölge gericiliğinin örgütlediği IŞİD’e karşı Sosyalizm’in kızıl bayrağı altında savaştı.
İbo’dan İbo’ya; elli yıldır mücadele kesintisiz bir şekilde sürüyor, sürecek! Türkiye’de güçlü devrimci bir damar var! Türkiye’de güçlü bir Marksist damar var!
İbo, Ayşe Deniz, Ulaş, Bedrettin, Mahir, Aziz, Eylem, Muzaffer, Dörtler bunun en büyük işaretleridir!