
Neden mecbur kalır insan? Ortada dipdiri duran bir gerçek gelip yerleşmişse içinize, hayatınızdan söküp atamıyorsanız; bu gerçek görünmek ister, duyulmak, bilinmek, o zaman kişiye kalan onu kendi gözlerinden görünür, bilinir kılmaktır. Hayatlarının en olağan halindeki bu gerillalar ne denli olağanüstü koşulların insanları olduklarını bir de Halil'den görürler, O'nun yazılarından dönüp bakarlar bir de kendilerine. Çünkü bu dünyaya bakan göz, büyük anlamlarla, mücadeleyle, yoldaşça bakabilmesini başaran bir gözdür. Kısa süre için geldiği Kürdistan dağlarına O'nu bağlayan, bir halkın haklı mücadelesine ortak olmak ve burada yaşadığı her anı çok derinlerde duyumsayarak yaşamanın gücüdür bu. Dağlara yazgılı bir halkın çocuklarını görmek, onlara sevgisini anlatmanın bir yolunu bulmak. Nihayetinde sevmek görmektir ya bir yerde, gördüğünü başkalaştırmadan yerleştirebilmektir algıya.
"Dema jin Hezdike" filminin çekimlerinde, elinden hiç bırakmadığı Tarkovski'nin Mühürlenmiş Zaman'ından söz ederdi. Zamanı mühürlemek nasıl bir şey diye düşünürdüm. Şekiften Tarkovski'ye bakardık. Ve mühürlü zamanına. Bir dağ doruğundan geçmişi izlemek ve zamanı. Ve bugünlerin o zamanın kendisi olduğundan bihaber. Zamanı en iyi mühürleyenler sanatçılardır, kimbilir? Bu hayattan çekip bir şeyler koparabilenler, onu objektiflerine, yazılarına, oyunlarına yerleştirebilenler belki. Çünkü gülüşün, dokunuşun, ayrılıkların ve hüznün başka adları vardır gerillada. Yüreğe yerleşmeyen şey objektiflere nasıl yerleşir? Bu yüzden her şey kamerasından önce yüreğine yerleşti Halil'in. Kendi ülkesinin topraklarında, insanlarının hikayesinde ve en önemlisi dağlarında, kimi zaman o savaşın orta yerinde, oradan biri olarak bir sinema yaratabilmeyi başardı. Özgün, gerçek ve kendi tarihinin oluşumu halinde bir sinema. Politik tavrı ve mücadelesi ile kendini var eden bir sinema. İmkan insanın kendisidir Halil için, ortada duran bu koca gerçeği algılamak, resmetmek, silinmemecesine hafızaya, yüreklere kazımakla başlıyordu her şey. Önderlik sahasında, önderlikten edindiği bir ilkeyi tekrarlardı hep. "Önce hayret, sonra gayret." Biri hala çocuk saflığında, heyecanında dünyaya bakabilmenin, diğeri ise harekete geçmenin, eylemin kendisi demekti. Bir gerilla, yazar, kameraman, fotoğrafçı olarak işin heyecanını ve eylemini hiç eksiltmeden yaşadı ve yaşattı.
Bahar demek gerilla demektir. Akmak, yürümek, çıkmak, devam etmek demektir. Bahar demek bütün bir doğa için nasıl hareket demekse gerilla için de bu demektir. İşte bu harekette kalan her şeye, duran hayatlara alışamamaktan belki öfkemiz. Halil. yüzlerin ne anlatmak istediğini en iyi O bilir. Sözlerin insanda nasıl kaldığını, hayatların bu dağ başlarında ne anlamlarla yüklü olduğunu, yürüdüğünü en iyi bilenlerimizdendi. Halil ve yürümek. Bu yüzden yolcu dedim ona. Güneşin ilk ışınlarını yakalamaya ya da dağlara bulanan o koyu sislere yetişmeye çalışan, her şeyin o ilk ve saf haline doğru yol alan, yamaçlardan, sulardan, uzayıp giden dağ yollarından, bir omzunda silah, diğerinde hep hazırda bekleyen o siyah nesne, kamerası ile ilerleyen bir gerilla. Yürümek. Halil için hep ulaşılması gereken bir yer, alınması gereken bir kare vardır bu yaşamdan. Ve nitekim "Ağrı dağına yürüyenler"le yine bir dağa yürümenin yolculuğunda yitirdiğimiz Halil.
Ne diyordu Mungan; "Takvimler herkes için aynı olsa da zaman herkesin içinde başka ilerler." Nisan yağmur aylarıdır bu dağ başlarında. Evet bahar demek gerilla demek. Yürümek, ilerlemek demek dahası. Ve içimizde ilerleyen bir zamandır şimdi Halil. Durmaksızın, yüzlerden, öykülerden, yaşanmışlıklardan, yaşanacaklardan bir parça kopararak, alıkoymak demenin adıdır.
Halil Dağ, 2007 yılında ‘Ağrı Dağı’na Yürüyenler’ adlı bir çalışma için Kuzey Kürdistan yolculuğuna başladı. Ancak 1 Nisan 2008 yılında çıkan bir çatışmada yaşamını yitirmişti.
ÖZLEM ARZEBA