
Dünya ekonomisinde devam eden iki başlılık eğilimi -bir taraftan krizde olmayan ekonomilerde durgunluk sürecine giriş ve diğer taraftan da hala bir kısım ekonomilerin krizde oluşu; doların aylardan beri TL karşısında değer kazanması; seçim ve sonrasındaki süreçte siyasi istikrarsızlığın veya belirsizliğin ekonomi üzerinde olumsuz etkisinden sıkça bahsediliyor olması ve bu arada ekonomide büyüme oranının açıklanması- ekonomi konusunda yanlışın doğru olarak analiz edilmesine bir kez daha vesile oldu.
Ekonomide büyüme veya küçülme, kriz veya artış söz konusu olduğunda kıstas sorusu güdeme gelir. Neye göre ekonomi büyüyor/küçülüyor veya neye göre krizden veya üretim artışından bahsediyoruz? Bu sorular sorulduğunda ekonominin politik ekonomi olduğu ve bunun da sınıfsal karakter taşıdığı açığa çıkar. Bu gerçek göz önünde tutulmaksızın ekonomi bağlamındaki sorunlara ve bunun siyasal sonuçlarına doğru cevap verilemez. Burada “Ekonomistler ne işe yarar” sorusu da akla gelir. Bu bağlamda Türkiye’de “sol”da duran ekonomistlerin değerlendirmelerine baktığımızda, belki bir-iki istisna hariç hepsinin ekonominin ne kadar “berbat” durumda olduğunu tespit ettiğini görürüz. Bazılarına göreyse neredeyse hiç üretilmiyordur; ekonomi büyüse de aslında bu bir büyüme değildir. Sözün kısası, kapitalizmi kapitalizm olmaktan çıkartan bir değerlendirme yapmaya çalıştıklarını görüyoruz.
Kapitalist ekonomi sömürüsüz büyür mü?
Türkiye’de ekonominin istikrarsız olduğu, dönem dönem çok kırılgan bir süreçten geçtiği, uluslararası sermaye hareketlerinden bağımsız hareket edemediği bir gerçektir. Ama bu gerçekten hareketle kapitalizmi kapitalizm olmaktan çıkartan bir değerlendirme, kapitalizmin nesnel yasalarını göz ardı eden bir analiz, “sol”da duran ekonomistlerin işi değildir. Bunlar kafalarında nasıl bir kapitalizm canlandırıyorlar ki, sömürüyü, hırsızlığı, yolsuzluğu, toplumsal yoksulluğu, işsizliği... anlatırken kapitalizmin nesnel ekonomik yasalarını ve bunların topluma yansımalarını göz ardı edebiliyorlar? Açık ki, kafalarında kabul edilebilir; “sosyalleşmiş“, burjuva da olsa demokrasinin kurallarına sıkıca bağlı işleyen bir kapitalizm veya Keynesçi bir kapitalizm canlandırıyorlar. “Sol”da duran bir ekonomist, “Ekonomi büyüdü ama sömürüye dayanarak büyüdü” türünden bir değerlendirme nasıl yapabilir? Peki kapitalizmde ekonomi sömürüsüz büyür mü? Veya “sol”da duran ekonomistler ne zamandan beri politik ekonominin sınıfsal karakterini bir kenara atarak ekonominin gelişme seyrini maddi değerlerin üretiminden kopartıp Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) bazında değerlendirmeye başladılar? Bu ve benzer sorular çoğaltılabilir. Ama bir gazete yazısının boyutlarını aşacağı için bu kadarıyla yetinelim.
Son duruma baktığımızda, GSYH ölçek alınarak yapılan değerlendirmelerde şunu görüyoruz:
GSYH değeri sabit fiyatlarla yüzde 2,3 oranında büyümüş. Mevsim ve takvim etkisinden arındırıldığında bu büyüme sabit fiyatlarla bir önceki çeyreğe göre yüzde 1,3 artıyor.
Bu gelişmeyi “iş dünyası”, “Büyümede rölantiden çıkıldı, ilk çeyrekte yüzde 1.6 beklenen büyüme yüzde 2.3 geldi” sözleriyle karşıladı; ekonomistler büyümeyi “şaşırtıcı” buldu. İşadamları ise, “Siyasi belirsizlik bir an önce aşılmalı, yoksa bu yılı kaybederiz” gibi sözlerle değerlendiriyorlar. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, “finansal piyasalardaki dalgalanmalara rağmen Türkiye ekonomisinin beklentilerin üzerinde büyümeye devam ettiğini” söyledi. Babacan, ekonominin kesintisiz 22 çeyrektir büyüdüğünü, ilk çeyrekte bir önceki yılın aynı dönemine göre 577 bin kişiye istihdam sağlandığını söylüyor ama aynı dönemde kaç kişinin işten atıldığını söylemiyor.
Maddi değer üretilmeden büyüme mümkün mü?
“Hormonlu değil Mercedes’li büyümeden”, “zengin büyümeden” bahsediliyor; “Büyüme lüks tüketimden kaynaklı“, “Dünyada Mercedes sayesinde büyüyen tek ülke herhalde Türkiye” deniliyor. Öyle ki, “Ayşe Hanım Teyze” anlasın diye bir kısım doğru tespitlerin yanı sıra, “Demek ki son yıllardaki GSYH’nin büyümesi, sanayinin büyümesine dayanmayan bir büyüme” tespiti yapılıyor. Yani sanayiye; genel anlamda maddi değerlerin üretimine dayanmayan bir büyümeden bahsediliyor. Soru şu: Maddi değerlerin üretimine dayanmayan bir ekonomide büyüme olur mu?
Bu soruya cevap vermeye çalışalım:
Her toplumsal sınıfın veya üretim biçiminin kendine özgü bir politik ekonomisi vardır. Ve her bir politik ekonomide ekonominin gelişme seyrini tespit etmemize yarayan kıstaslar vardır. Bu kıstaslar sınıfsal bakış açısına göre değişir. Örneğin bir burjuva ekonomistin kapitalist ekonominin gelişme seyrini tespit ettiği kıstaslar ile bir Marksist-Leninistin aynı amaç için kullandığı kıstaslar farklıdır ve doğal olarak varılan sonuçlar da farklı olacaktır. Bu anlamda kapitalizmde -burjuva politik ekonomide- ekonominin gelişme seyrini gösteren bir dizi kıstas, egemen sınıfın (burjuvazinin) çıkarlarına hizmet eder. Burjuvazi ve ekonomistleri, rakamlarla, ekonomi verileriyle oynamanın, çıkarına uygun sonuçlar versin diye çarpıtmanın ötesinde ekonominin gelişme seyrini ele veren göstergeleri kendi sınıfsal çıkarlarına hizmet edecek bir şekilde düzenler. Buna GSYH, GSMH gibi hesaplama yöntemleri bir örnektir.
Onların kavramları bizim kavramlarımız
Marksist-Leninist politik ekonomide ise burjuvazinin anladığı içerikte GSYH veya GSMH diye bir kavram yoktur. Bu kavramın yerine Marksist-Leninist politik ekonomide toplumsal toplam ürün (TTÜ) veya brüt ürün (BÜ) kavramları kullanılır. GSYH-GSMH ile TTÜ-BÜ arasında bağlayıcı farklılık vardır. Bu kapsamdaki bir yazıda bu farklılığı açmanın olanağı olmayacağı için kısaca şunu söyleyelim: Burjuvazi, maddi değerlerin üretilmediği sektörleri de hesaplamaya dahil ederken ve farklı sonuçlara varırken, Marksist-Leninist politik ekonomi sadece ve sadece maddi değerlerin üretimini hesaplamaya dahil eder. Toplumsal toplam ürün ve dolayısıyla ulusal gelir de, maddi üretim dallarında çalışan işçiler tarafından üretilir. Buna, maddi varlıkların üretildiği dallar -sanayi, tarım, inşaat, taşıma sektörleri vs.- dahildir. Devlet aygıtının, kredi sektörünün, (üretim sürecinin dolaşım alanındaki devamını teşkil eden ticari operasyonlar hariç) ticaret gibi uğraşların dahil olduğu üretici olmayan dallarda özelleştirilmemiş hizmet sektöründe yeni değer (artı değer) üretilmez, dolayısıyla ulusal gelir de üretilmez.
Bu farklılıktan dolayı “hormonlu değil Mercedes’li büyüme”, “zengin büyüme”, “lüks tüketimden kaynaklı büyüme”, “Dünyada Mercedes sayesinde büyüyen tek ülke” türünden saptamalarla ekonominin seyri açıklanamaz. Bunlar, ekonominin seyrini değil, en fazla gelir dağılımındaki uçurum haline gelmiş farklılaşmayı; zenginin daha çok zenginleştiğini, fakirin daha çok fakirleştiğini; kapitalist sistemin doğasında var olan adaletsizliği göstermeye yarar. Eğer söz konusu olan, ekonomide büyümenin veya küçülmenin tespiti ise bunun kıstası maddi değerlerin üretimidir. Nasıl, hangi sömürü, ücret köleliği koşullarında üretildiği ise başka bir konudur.
Hangi veriler, nasıl baz alınmalı?
“Diğer taraftan maddi değerlerin üretimini neye göre ölçeceksiniz”, “Büyümeyi veya küçülmeyi neye göre tespit edeceksiniz” soruları da var. Bu soruların cevabı doğru verilmezse, yani istatistik verileri işinize geldiği gibi kullanırsanız küçülen ekonomiden büyüyen bir ekonomi sonucu çıkartabileceğiniz gibi büyüme oranlarını yüksek göstererek, oldukça hızlı ve dinamik büyüyen bir ekonomi ortaya çıkarabilirsiniz. Bunun nasıl yapılabilir olduğuna bir örnek verelim:
Yıllara göre sanayi üretimi, 2007=100 bazında 2014’te yüzde 21,8 oranında büyümüş. Ama krizin en derin olduğu 2009=100 bazında ise 2014’te yüzde 35,9 oranında büyümüş olur.
Yılın çeyreklerine göre 2008/I=100 bazında sanayi üretimi 2015’in ilk çeyreğinde yüzde 17,1 oranında büyümüştür. Ama krizin dip noktada olduğu 2009’un ilk çeyreğini baz alırsanız 2015’in ilk çeyreğinde sanayi üretimini yüzde 48,6 oranında büyütmüş olursunuz.
Aylık sanayi üretiminin gelişme oranını tespit etmek için Ocak 2008’i baz alırsanız, Mart 2015’te sanayi üretiminin ancak yüzde 18,75 oranında büyümüş olduğunu görürsünüz. Ama krizin dip noktada olduğu Aralık 2008 ayını baz alırsanız bu sefer sanayi üretimini Mart 2015’te yüzde 65,75 oranında büyütmüş olursunuz. Aslında Mart 2015 itibariyle değer değişmemektedir. (1000 otomobil veya 2 milyar dolarlık sanayi üretimi) Değişmeyen bu değeri, ölçü alınan bazı değiştirmekle farklılaştırmış olursunuz. Bu nedenle, “Neye göre ölçmeliyiz” sorusunun cevabını konjonktür çevriminde aramalıyız: Buna göre ekonominin (klasik anlamda kriz, canlanma, durgunluk, yükseliş; günümüzde ise kriz, canlanma ve inişli-çıkışlı durgunluk) aşamalarından gelişmeyi göstermek bakımından bağlayıcı olan kriz öncesi en yüksek büyüme verisi (oran veya mutlak değer) baz alınmalıdır. Bütün gelişme; üretim, işsizlik, kapasite kullanımı, yatırımlar... buna göre ölçülmelidir. Bu yapıldığında istatistik verilerinden doğru politik sonuçlar çıkarmanın maddi zemini (ekonomik zemini) elde edilmiş olur.
Yıllara göre gelişme seyri
Şimdi maddi değerlerin üretiminde belirleyici ağırlığı olduğu için sanayi üretimini esas alarak sanayi üretiminin, bu anlamda da ekonominin gelişme seyrine bakalım.
Yıllara göre genel sanayi ve imalat sanayi üretiminin seyri:
Kriz öncesindeki en yüksek üretim seviyesine göre (2007=100) genel sanayi üretimi yüzde 21,8 ve imalat sanayi üretimi de yüzde 21,3 oranında artmış.
Yılın çeyrekleri bazında, kriz öncesi en yüksek üretim seviyesine göre (2008/I=100), 2015’in ilk çeyreğinde genel sanayi üretimi yüzde 17,1 ve imalat sanayi üretimi de yüzde 15,0 oranında artıyor.
Bu artış oranı aylık bazda (kriz öncesi en yüksek üretim seviyesi olan Ocak 2008=100) Mart 2015’te genel sanayi üretiminde yüzde 27,3 ve imalat sanayi üretiminde de yüzde 26,4 oranına varıyor.
Bu verilerden hareketle, yukarıdaki grafikte gelişme eğiliminin de gösterdiği gibi (yer sorunundan dolayı yılın çeyreklerine ve aylara göre düzenlenmiş grafikleri buraya aktarmadık) ekonominin seyrinde bir sorunun olmadığını, çarkların dönmesi gerektiği gibi döndüğünü söyleyebiliriz. Ama sanayi üretiminin krizden çıktığı dönemden sonrasındaki (2010 sonu itibariyle) gelişmeye baktığımızda üretimde açık seçik bir yavaşlamanın, bir durgunluğa doğru gidişin olduğunu, bu anlamda da ekonomide sorunların baş gösteriğini, çarkların dönmesi gerektiği gibi dönmemeye başladığını görüyoruz.
Grafik büyümenin oldukça küçülmesi, üretimde yavaşlamanın, durgunluğun baş gösterdiğini gösteriyor: Ocak 2008-Mart 2015 arasında sanayide büyüme oranı yüzde 27,3’ten krizden çıkıştan sonraki dönemde Aralık 2010-Mart 2015 arasında yüzde 17,5’e düşüyor; 9,8 puanlık bir gerileme oluyor.
Yılın çeyreklerine göre bu gerileme, 2011’in ilk çeyreğinden 2015’in ilk çeyreğine göre genel sanayi üretiminde yüzde 17,1’den yüzde 11,3’e düşüyor. (5,8 puanlık bir gerileme)
Türkiye ekonomisi durgunluk sürecinde
Buradan çıkarılması gereken sonuç şudur:
2010 sonunda dünya piyasalarında bulunan bol miktardaki dolar varlığından da yararlanarak önemli bir büyüme dinamiği sergileyen ekonomilerden birisi olan Türkiye ekonomisi, Çin de dahil dünya ekonomisinde hakim olan durgunluk sürecine girmiştir. Bunun doğrudan sonucu dış kaynak olanaklarının giderek daralmasıdır; kapasite kullanım oranının düşmesi ve nihayetinde de gerileyen üretimin işsizlik olarak topluma yansımasıdır.
Böyle olduğunu kapasite kullanım oranının seyri de göstermektedir: İmalat sanayinin aylık kapasite kullanım oranı, kriz öncesinde (2007 ve 2008) yüzde 79,9’dan Haziran 2015’te yüzde 75,1’e düşmüştür. 2012-2015 arasında bu oran, 2013’ün Haziran, Temmuz, Ağustos ve 2014’ün Haziran ayları hariç yüzde 75’in altında kalmıştır.
Burjuvazinin en büyük yalanı: İşsizlik oranları
Gençlik arasında işsizlik oranı kriz döneminde en yüksek seviyesinden (Mayıs 2009: Yüzde 25,2) Mart 2015’te yüzde 18,2’ye; tarım dışı işsizlik oranı Nisan 2009’da yüzde 16,9’dan Mart 2015’te yüzde 12,1’e ve genel işsizlik oranı da keza Nisan 2009’da yüzde 13,9’dan Mart 2015’te yüzde 10’a düşüyor. Bu durumda eğer manipülasyona baş vurmak isterseniz krizin doruk noktasından günümüze işsizlik oranının gençlikte yüzde 25,2’den yüzde 18,2’ye; tarım dışı işsizliğin yüzde 16,9’dan yüzde 12,1’e ve genel işsizlik oranının da yüzde 13,9’dan yüzde 10’a düştüğünü söyleyebilirsiniz.
Ekonomiyle ilgili verileri burjuvazi kendi çıkarına uygun duruma getirme maharetini gösterdiği için istatistiklere inanmak biraz saflık olur. Bu nedenle çoğu kez birkaç veriyi bir arada kullanmak ve eğilim tespiti yapmak gerekir. İşsizlik konusunda ise burjuvazi tamamen yalan söyler. Yayınlanan işsizik verilerine göre, örneğin yukarıdaki grafiğe göre Ocak 2005’ten Mart 2015’e işsizlik oranları düşmektedir. Gelişme eğilimi bunu gösteriyor. Ama bu verilerin hiçbiri gerçeği yansıtmamaktadır. TÜİK, Şubat 2014 itibariyle hesaplama yöntemini değiştirdi; işsiz sayılanların kapsamını daralttı ve binlerce işsiz, bir anda, yöntem değişikliğiyle işsiz konumundan çıkartıldı. Böylece işsiz sayısında önemli bir “azalma” oldu.
Resmi verilere göre 3 milyon civarında olan işsiz sayısı aslında gerçek sayının yarısını dahi yansıtmamaktadır.
Diğer taraftan kapitalist ekonominin klasik konjonktür hareketine denk düşen bir işsizlik hareketi de artık pek görünmüyor. Gelişen teknoloji ve üretimde uygulanması, Türkiye gibi ülkelerde de belli bir kronikleşmiş kitlesel işsizlik oluşturmuştur. Bu nedenle ekonominin krizde olduğu dönemde artan işsizlik, ekonominin krizde olmadığı dönemde önemsiz boyutlara çekilemiyor; belli bir oranda sürekliliği var oluyor.
Sonuç itibariyle şunu söyleyebiliriz:
Türkiye ekonomisi, 2008’de başlayan son krizden en erken çıkan (2010 sonu itibariyle) ve dikkate değer bir büyüme dinamiği sergileyen ekonomilerden biriydi. Dünya ekonomisinde önemli ağırlığı olan AB/Avro Alanı ülkeleri hala krizde ve krizden çıkma aşamasındayken, büyüyen, “yükselen ekonomiler” kategorisinde sayılan ülkeler de son dönemde belli bir durgunluk aşamasına girmişlerdir. Bu ülkelerde büyüme oranları küçülmüştür.
Dünya ekonomisi kriz ve durgunluk süreçlerinin çakışacağı bir noktaya doğru seyretmektedir. Türkiye’de de ekonomi bu seyrin dışında değildir. Bu gerçekten hareketle politik tespitler hızla krize giren, krizin ayak seslerinin duyulduğu bir ekonomi tasavvuruna göre yapılmamalıdır. Bunun hiçbir nesnel verisi yok. Nesnel veriler, durgunluk sürecinde olan ekonominin verileridir. Bu veriler bir taraftan dış kaynak kullanma olanaklarının daraldığını, üretim artışının gerilediğini, ihracatın zorlaşabileceğini gösterdiği gibi işsizliğin de artacağını göstermektedir. Bütün bunlar, dış politik iflasla, hükümetin Kürt ulusal hareketi karşısında “çözüm süreci” adı altında dayattığı çözümsüzlükle, baskıyla, özgürlüklere saldırıyla; seçim sonuçlarını, HDP’nin yükselişini hazmedememekten kaynaklanan girişimlerinin sonuçlarıyla birleştirildiğinde burjuvazinin yönetememe krizini derinleştirecektir.
İBRAHİM OKÇUOÐLU