
2009 yılından bu yana yapılan her iklim zirvesinden, gezegemizdeki doğa ve yoksul insanlar için olumlu sonuç çıkar umuduyla çok sayıda sosyal hareket ile STK eylemlerde bulunuyor ve baskı uyguluyor. Ama her defasında umutlar biraz daha kırılıyor. Taraflar, yani zirveye katılan devletler (neredeyse hepsi hazır bulundu), zirveyi bir gün uzattılar ve başarıyla sona erdiğini ilan edebilecek kadar uzlaşmaya vardılar. Kendileri açısından ‘başarı’ dedikleri şey, yoksul devletlerin, sosyal hareket ve STK’lerin beklediği radikal adımların hiç birini karşılamadı.
1997 yılında Kyoto Prokolü ile iklim değişikliği konusunda ilk defa yetersiz de olsa 15 yılı kapsayan bir mekanizma oluşturuldu. Sanayi devletleri sera gazı (özellikle Karbondioksit ve Metan gazı) salınımını arttırmayacaklarına dair taahhüt verdiler ancak yoksul ve hızla gelişen devletlerden (TC, Çin, Brezilya, Hindistan gibi) sera gazı sertifikaları (hakları olan ve kullanmadıkları sera gazı salınımı miktarı) satın alarak fiiliyatta sera gazı salınımını artırdılar. ABD ve bazı sanayi ülkeleri ise Kyoto Protokolü’nü hiç onaylamadılar ve bildiklerini okudular. 2009 yılındaki İklim Zirvesi’nde Kyoto Protokolü’nün devamı konusunda anlaşmaya varılması gerekiyordu. Ancak bu gerçekleşmedi. Sebep ise sanayi ülkeleri ile yoksul ve hızla gelişmekte olan devletler arasındaki anlaşmazlıklardı. Sanayi devletleri hızla gelişmekte olan devletlerin de artık çok sınırlı bir şekilde sera gazı salınımını arttırmalarını istiyordu. Hızla gelişmekte olan devletler ise bunu reddettiler; nedenleri de bunun ekonomik kalkınmayı ciddi bir şekilde sınırlandırmasıydı.
Bu konuda haklılar ama işin diğer bir boyutu da var. Yoksul ve hızla gelişmekte olan devletler; uzun vadeli her kişiye aynı miktarda sera gazı salınımı hakkını talep ediyorlardı (bu kesinlikle doğru), kısa ve orta vadeli ise artışın kaçınılmaz olduğunu da belirtiyorlardı. Belli bir sera gazı sınırını ancak sanayi devletlerden alacakları yüksek tazminat karşılığında kabul ediyorlardı. Bunu da tarihsel sorumluluk ile gerekçelendirdiler (yüzyıllarca Batılı sanayi devletleri dünyadaki çoğu ülkeyi sömürüp bugünkü zenginliğe ulaştığını haklı şekilde hatırlatıldı). Buna da sanayi ülkeleri hazır değildi. Yine yoksul devletler, tarihsel sorumluluğa atıfta bulunarak artan doğa felaketler (sel, kuraklık, kasırga vs.) durumunda yardımcı olacak bir uluslararası fonun sanayi devletleri tarafından finanse edilmesini talep ediyorlar (kayıp ve zarar mekanizması).
Filipinler’deki binlerce can alan, geride 11 milyon evsiz ve yerle bir olmuş bir ülke bırakan “süper tayfun” felaketinin de etkisiyle taraflar son zirvede kayıp ve zarar mekanizmasının kurulmasını içeren bir metin üzerinde uzlaştı. Ancak metinde mekanizmanın işleyişinde daha çok veri toplama, bilgi paylaşımı, koordinasyon gibi konulara vurgu yapılıyor ve ayrı bir finansman öngörülmüyor. Yani gelişmiş ülkeler yol açtıkları felaketlerin sorumluluklarını almaya yanaşmıyor. Karar bu haliyle Filipinler başta olmak üzere konuya önem veren gelişmekte olan ve en az gelişmiş ülkeler ile çevreye duyarlı sivil toplum örgütlerinin taleplerini karşılamaktan çok uzak. Bunların dışında yoksul ülkeler, sanayi ülkelerinden ücretsiz teknik transferi istiyorlar ki kendileri de yenilenebilir enerjiyi daha yaygın kullanabilsinler.
Son dört yıldır ve geçen günlerde Varşova’da yapılan İklim Zirvesi’nde yapılan bu talepleri ve yapılabilme zeminini araştıracak çalışmaların başlatılması ile ilkesel ve bağlayıcılığı olmayan iyi niyet kararların alınmasıydı. Her iklim zirvesinde son gün veya uzatmada bu tür kararlar alınıyor. Son dakikaya kadar kıyasıya pazarlıklar yapılıyor.
Son yıllarda yapılan küçük pazarlıklara göre 2015 yılında Paris’teki İklim Zirvesi’nde kapsamlı yeni bir sözleşme çıkması bekleniyor. Varşova’ya bunun alt zeminin hazırlanması hedefiyle gidildi bir çok kesim tarafından. Bunun için katılımcı devletlerin sözleşme için öneri taslaklarını hazırlanması ve 2015 Mart’ına kadar sera gazı düşüş hedefini belirtmeleri gerekiyor. Bu son noktaya ilişkin Varşova’da çok tartışılan boyut bunun terimsel tanımıydı. Çin ve Hindistan “taahhüt” terimine itiraz edince (BM İklim Zirveleri’nde her devlet tek tek sözleşmeye onay vermesi gerekiyor) ‘katkı’ diye değiştirildi.
Varılan sonuçla 2015′de Paris’te imzalanması gereken yeni anlaşmanın tartışılacağı önümüzdeki 2 yıllık süreç şimdilik kurtarılmış oldu. Bir de yoksul ve hızla gelişmekte olan ülkelerin en fazla önem verdiği kayıp ve zarar mekanizması ile finans konusunda da - son derece yetersiz içerikte ve her yere çekilebilecek tarzda da olsa - üzerinde tartışmanın devam edebileceği metinler çıktığı söylenebilir. Taraflar bu iki konu üzerinde hiçbir anlaşmaya varamamış ve birer sonuç metni üretememiş olsalardı uluslararası iklim politikaları sürecinin geleceği daha büyük bir sıkıntıya girmiş olacaktı.
Gelecek iki yılda gerçekten kısmi olumlu sözleşme çıkar mı henüz hiç belli değil. Şahsen çok umutlu değilim ve gelişmiş ülkelerin sera gazı salınmını iki derece artış ile sınırlandıracağını hiç sanmıyorum. Belki üç derece ile sınırlı kalır ki çoğu devletin bu konuda gizlice hareket ettiğini düşünüyorum. Üç derece artış hiç de kestiremeyeceğimiz sonuçlara neden olacaktır. Bugün bir çok araştırmacı bunun simülasyonunu yapıyor, ama bilinmeyen o kadar faktör var ki bunları gerçekçi olduğunu düşünmüyorum.
ERCAN AYBOÐA