Boş bisküvi kutusunu, bir parça ip ve iki ağaç parçası yardımıyla davula dönüştürdüğümüz oyuncağın kof sesi kulakları tırmalarken; rica-minnet ikna edebilmeyi başarabildiğimiz büyüklerimizden birinin binbir zahmetle eğip bükerek halka şekline dönüştürdüğü demir ya da tel parçasından yaratılmış uyduruk arabanın dönen tekerleğiydi kuş yüreği saflığındaki bol heyecanlı sevincimizi kara-esmer suratlarımıza günışığı aydınlığında yansıtan.

...Yaban palamudundan bilye üretip, elimizi yüzümüzü çizip kanatarak canhıraş şekilde tırmandığımız yaban armudunun meyvelerinden dünyanın en tatlı yemişi gibi haz duyarken; Al(a)mancı komşunun çiftlik evindeki siyah-beyaz televizyonun karşısında yarım saat daha seyre dalabilmek için izin koparabilmekti, o an ki en mühim hayalimiz.
Soğuk savaş döneminin ‘az gelişmiş ve yarı feodal’ ibaresiyle tanımlanmaya çoktan alışmış bulunan ülkesinde, cumartesi akşamları yayınlanmasını cümbür-cemaat iple çektiğimiz Türk filmleri körpe yüreklerimize ateş topu gibi iner ve bir sonraki hafta sonunun mutat filmine kadar, o basit hikayesiyle, naif beyinlerimizi meşgul ederdi. Hala dün gibi hatırlarım o melun kartalın boş bıraktığı beşiğin uykularıma musallat ettiği pis suratlı kıyamet zebanilerini...
...Her yaştan köy çocuklarıyla birlikte arkalarından koşuşturduğumuz kuzuların bağa-bostana girmesini engellemek en meşakkatli görevimiz, gizlavet lastiklerin çıplak etimizi haşlamasına rıza göstererek dahil olduğumuz yedi taş oyunuysa en eğlenceli hobimiz olurdu. Bütün bunlar olurken susuzluğumuzu gidermek için bel kırıp iki büklüm olmuş şekilde, yerin derinliklerinden süzülerek günışığına kavuşan yer çeşmesinin içi böcek kaynayan suyuna yumulurduk damaklarımızı ıslatmak için.
Gel zaman git zaman derken bir gece ansızın duvarlar çöktü. Ülkelerin birbirlerinden yapay setlerle ayrılmış semtleri yeniden kavuştu. Bir gecede ‘feodal’ tanımından kurtulup ‘gelişkin’ olduk. O zamana kadar tekliğine çoktan alıştığımız televizyon ekranında yeni yeni kanallar belirmeye başladı. Cumartesi akşamları topluca izlenen ‘acıklı’ Türk filmlerinin yerini süslü ithal diziler aldı.
...Son yeşil otlak kuruyup çöle döndüğünde yeraltından süzüle süzüle yeryüzüne akan çeşme de kurumaya yüz tuttu. Ardından, o çeşmenin çayırında otlayan kuzuların soyu da kurudu. Artık susuzluğunu o çeşmede teskin eden çobana da ihtiyaç kalmadı böylece. Onun gibi bütün işsiz çobanlar göç edip fabrikada işçi olmak umuduyla şehirlere ve mültecileşerek başka ülkelere akın etti. O mültecilerin bir kısmı yolunu, bir kısmı da ancak belasını buldu (ki bu farklı bir mevzu)...  
...O köylerden kalkıp kentlerin varoşlarına göçmüş toplumsal tabakanın ise değerlerinden esneyip yeni düzene ayak uydurması gerekliydi. Büyük apartmanlarda birbirine yabancı, selamsız haneler oluştu. İşte o zaman artık dardoğan ağaçları üzerinde daldan dala sıçrayıp ‘aaa aaaa aaaaaaaa!..’ diye çığlık atarak Tarzancılık oynamak sadece anılarda kaldı. İnsanlık mazisine dair ilkel zamanlara ait dedikodu ve entrika hırsının parlatıldığı ithal diziler, kentleşmeye çalışan bu köylü toplumun günlük yaşamında örnek aldığı idolleri de yaratmaya başladı. Artık önemli olan, vicdan ve merhamet sahibi olmak değil, dayanışma hiç değil; bilakis  tek başına gemisini yoluna koyup yürütebilmekti. Geriye kalan tek ‘mühim’ şey, eskiden harmanı birlikte kaldırdığı dostunun açık biçimde aleyhine bile olsa, “fazla mal göz çıkarmaz” düsturuna bulanmış çıkarından asla taviz vermeyerek bunu her koşulda realize edebilmekti.
Kapitalist pazarın hakimiyeti her iğne deliğine kadar sinip egemen oldukça, zevkler ve ‘sükseler’ de gönüldeki aşklar gibi tek tipleşti; her şey, içinde bulunulan o kahredici anın gelip geçici ve aldatıcı modasına uydu. Toplumsal altyapının üstyapıyı belirleyip biçimlendirdiği, üstyapının da kendisinden kaynak aldığı altyapıyı geri dönüşlü şekilde beslediği genel yaşam formumuzda, zaman zaman ürettiklerimizle önemli bir çeşitlilik yarattığımız zannıyla kendimizi avutsak da aslında bu kural hiç değişmedi. Elbette bireysel ya da kollektif sanatçı ruhu yeni şeyleri de zaman zaman ve pekala yaratabildi. Ama bunun uygulamaya konup görünür kılınması sürecinde hep o anki verili sistemin kriterleri ve kararları öncelikli belirleyiciliğe sahip oldu.  
... Şimdilerde, karakteri gereği ve konumlanışı itibariyle özgür ve muhalif olduğu iddia edilen sanatın, siyasal ve dini kriterlerle daha açıktan muhatap olarak, farklı ‘moda’ları yaşamaya hazırlandığı zamanları yaşıyoruz. Kaldığımız yerden sanat icrasına devam edebilmek için bunu yeni bir boyut olarak görüp dik durmak da var, ‘kader’ diyerek kabullenip sineye çekmek de. “Tarih tekerrürden ibarettir” diyenler yine haklı mı çıktı ne?..