Nagihan AKARSEL
Yüzünün kıyısından geçen derin çizgiler yaşını ele veriyordu. Oysa dişleri sapasağlam, gözlerinin ışığı parlak, gülüşü acılara meydan okuyan bir berraklıktaydı. Bir tek çizgiler, bir akarsu yatağı gibi yüzünde konaklayan çizgiler ömrünün anlamını vicdana kaydediyordu.
Sarp zamanların içinden süzülüp gelen bir huzura kayıtlıydı sanki. Yurdunun mağaralarında korunan sırlarının güzel bir yaşamın yolu olduğunu anlatıyordu. Çok görmek için kıstığı anlaşılan gözleri ile bir an’da anlamı kuşanan bakışları sarsıcıydı. Kınalı saçları, şifalı elleri, derin sessizliği ile acıları sağaltıyordu sanki. Dolu dolu yaşamıştı, belliydi.
Elinde iki koli kitap olan oğlu ile beraber kapıda belirdiğinde etrafını süzdü önce. Birini arıyor gibiydi. İçerde bulunan herkes ayağa kalktı. “Beyanî baş” dedi. Kısık gözlerinin arasından tek tek orada bulunan altı kişiyi süzüyordu. Birisini aradığı belliydi. “Serçaw” dedi içerdekiler. Hemen bir bardak su ikram ettiler… Buralarda adettendir su ile karşılanır misafirler…
Sonra, “Serxwebûn nerede” diye sordu. Herkes birbirinin yüzüne baktı önce. Kimi sorduğunu anlayamadılar. O da izah etme ihtiyacı duymamıştı. Sonra bir arkadaş, “Hangi Serxwebûn anne”. Bu soruya şaşıran anne, “1997 yılında yanımıza gelen Serxwebûn” dedi. Ta o zaman yanına gelen Serxwebûn’u herkesin tanıması gerekiyormuş da tanımadıkları için her an kınayacakmış gibi duruyordu.
Bu duruşun anlamını hisseden arkadaşlar kimden bahsettiklerini anlamadıkları halde, “Serxwebûn burada değil, uzaklara gitti” dediler. Bunun üzerine, “Ben biliyordum zaten, tam 21 yıldır gelmediğine göre kesin uzaklara gitmiştir diye. Yoksa kesin gelirdi” dedi. Sonra devam etti: “Bu kitapları o zaman bırakmıştı bize. Kimseye vermeyin, ben gelir alırım” dedi. “21 yıldır bekliyorum, ama gelmedi. Ben de kitapları size getireyim dedim”… Herkes birbirinin gözünün içine baktı. Kitapların içinde olduğu kolilere uzandı. Yeni basılmışlardı adeta… Şaşırdılar. Bir ülkenin asaletini zarafetle koruyan bir öyküye daha tanıklık ettiler. Bu zarafeti korumak için hala direnenler oldukları için gurur duydular. Sonra, “Xwe Hafiz” diyerek vedalaştı anne. Gözlerinde bir hüzün… Yüreğinin üstünde soramadığı bir soru ile, “Peki Serxwebûn nereye gitti?” diye sordu.
Herbirimizin bir öyküsü var muhakkak. Yaşamın içinden damıttığımız, bizi biz yapan. Farkındalıkla gün yüzüne çıkan. Çağrışım yaptıkça kimlik kazanan. Kimlik kazandıkça başka hayatlara dokunan. Birbirine dokundukça kolektifleşen öyküler. Kolektif bir kimliğin yapıtaşı olan. Hafızadan beslenen, köklerinin üzerinde yeniden yeşermeyi başaran. Bireyin öyküsünde demlenen, toplumun yaşamında vücut bulan. Ve oradan bir kültüre dönüşen öyküler…
Kolektif kimliğimizi ören binlerce öykü var böyle… Bu öykü ve daha nicesini analiz etmek Kürdün sosyolojisini analiz etmenin yol ve yöntemlerini gösterir. Örneğin, özgürlüğe kayıtlı bir aşkın gücünü anlatan Dewrêşê Evdî û Adulê destanı sevginin ölçüsünün özgürlük için savaşmak olduğu ilkesine dayanır. Kela Dimdimê düşmanın eline geçmemek için kendini kalenin duvarlarından atan kadınların direnişini anlatır. Bu mirası Bêrîtanlar devralır. Ağrı isyanında Bira Îbrahîmê Hussekê Telle’nin ailesindeki kadınları düşmanın eline geçmesin diye kendi elleriyle kılıçtan geçirmesi trajedimizin boyutlarını anlatır.
Serxwebûn’u 21 yıldır bekleyen annenin öyküsü, Sise ananın dört duvar arasındaki muhteşem direnişi, Apê Dedo’nun sabrı, Apê Nemir’in azmi, Berfo Ana’nın son ana kadarki umudu ve daha nicesi şimdi dünyaya kafa tutan binlerce militanın mücadelesi yurdunun asaletini zarafeti ile koruyanların öyküsüdür esasında…