MEDYA DOZ

Çağrışımlar gelip yüreğimize değiyordu. Kendimizi çağın Kerbelası’nda hissediyorduk. Susuzluktan can veren insanların son nefesini verirken neler hissettiğini ölesiye merak ediyorduk…

Tarih 2014 Ağustos 14 yaz sıcağının teni kavuran zamanlarındayız, öyleki analar bile sıcaktan evlatlarını bağrına basmaktan çekiniyordu. Yerden buhar yükseliyordu. Köpeklerin dili dışarı sarkmış, sığınacak gölge arıyorlardı. Havada sıcaktan oluşan buhar uzaklarda titreyip duruyordu. Şengal dağının zirvesinde yeni geldikleri yere yabancılık çeken ve kısacık zamanda gördükleri ile yaşlanan, bir grup gerilla ile oturuyorduk. Çekik gözlü, esmer tenli Yılmaz, ara ara konuşuyor, arkadaşlarını güldürmeye çalışıyordu ama nafile, kimsenin gülmeye mecali yoktu. Her birinin elinde birer çubuk, önlerindeki toprağı eşeliyorlardı. Gerillaların Şengal’de yaşadıkları son günler, yüzlerinde derin çizgiler oluşturmuştu. Bazıları bir günde on yıl yaşlanmıştı sanki. En matrak ve şakacı olanları bile uzaklara dalıp gidiyordu. Esen samyeli, cenaze kokularını yüzümüze savuruyordu. Güneşte erimiş etin kokusu baş ağrısı yapıyordu. İlk kez gidecek başka yerimiz olmadığı için içimde her şeye isyan ediyordum. Kokuların gelmediği, bu zehirli sıcak rüzgarın esmediği, acının kalbimize yumruk ile vurmadığı bir yer yoktu diye isyan ediyordum. Yerdeki taş toprak ne varsa tekmeliyordum. Ağlamak istiyordum ama ağlayamıyordum. Kime dokunsan kanayacakmış gibi duruyordu. Esra sırtını bir konteynıra dayamış zozanlarda berivanların söylediği ağıda benzeyen eski dengbejlerin söylediği bir stran söylüyordu. Esra, Serhat kızıydı ve sesi berrak bir ırmak gibi akıyordu, insanı sakinleştiriyor, sabır veriyordu. Ağaların çobanlara yaptığı zulmü, sevenlerin kavuşmadan ölümünü, hainlerin iki cihanda lekeli insan olarak kalacağını anlatıyordu stran… Bizi anlatıyordu… Yüzlerce yıl önce de söylenmişse yine bizi anlatıyordu… Günümüzün ezen ve ezilenlerini anlatıyordu…

Güneş inine çekilmek için yola koyuluyordu yavaş yavaş, sıcaklık kırılmıştı, gerilla komutanı, Sefkan adında atik ve sempatik gerillayı yanına çağırdı bir süre konuştular, başları ile birbirini onaylayıp her biri bir yöne gitti. Biraz sonra omuzlarında kazma kürek bana doğru geldiler. Esra da hem başındaki puşiyi bağlıyor hem de önde gelen iki erkek gerillaya yetişmeye çalışıyordu. Yanıma vardığında “Nereye” dedim. Bana eğilip “bazı sahipsiz cenazeler var gidip onları gömeceğiz” dedi. “Bekle bende geliyorum”deyip çantama uzandım. Grup “heval gelme” dediyse de sessiz bir inat ile peşlerinden yol aldım. Bizim aşağı vadiye ineceğimizi gören bir kadın önümüze gelip “Benim kızım dokuz gündür kayıp, bir izine rastlamadım, kızımın gözleri mavidir, yüzü çillidir, boynunda mavi boncuklar var. Sekiz yaşlarındadır. Yanağının aşağısında bir beni var. Böyle bir kız çocuğu bulursanız getirin, allah yar ve yardımcınız olsun” deyip kenara çekildi. Yolumuza devam ettik.

Aşağısı Solax köyünün arkasına düşen bir vadiydi. Çilmêra dağından inip vadiye yöneldik. Her yer sivri beyaz büyük taşlar ile doluydu. Yerde toprak yok denecek kadar azdı. Birden Sefkan bir kayanın üstüne çıkıp ellerini ağzına siper yaparak “mamo haa mamo me ji tera av u nan dani were bigre” (Amca amca sana su ve ekmek bıraktık gel al) deyip kayadan aşağı indi ve çantasından bir şaşal su ve biraz ekmeği kayanın üstüne koydu bize dönerek “devam edin” anlamında başını ileri geri salladı. Ne olduğunu anlamadım, Esra merakla arkama bakıp önüme motive olamadığımı görünce “Burada yaşlı bir adam var korktuğu için kendini bize göstermiyor, bizi tanımıyor, susadığında yüksek bir yere çıkıp “av av” (su su) diye bağırır bizde her geldiğimizde ona ekmek su getiririz o kayanın üstüne bırakırız, sonra o da gelip alır” dedi. Yola devam ettik.

Çağrışımlar gelip yüreğimize değiyordu. Kendimizi çağın Kerbelası’nda hissediyorduk.

O tümsekler…

Susuzluktan can veren insanların son nefesini verirken neler hissettiğini ölesiye merak ediyorduk. Cevap bulmadığımız onlarca soru vahşetin izdüşümünde eriyip gidiyordu. Sağımızda solumuzda taştan tümsekler vardı. Yırtıcı kuşlar, börtü böcekler bu yığılmış taşların etrafında dört dönüyordu.

Sonra anladım ki gerillalar buldukları cenazeleri gömmüş ve mezarların üstüne taşlar yığmış, o tümseklerin altında DAİŞ’in vahşice katlettiği insan bedenleri vardı. Beyaz ve büyükçe bir kayanın yanında duran beşik dikkatimi çekti, beşiğe doğru yürüdüğümü gören Esra hızlıca kolumu tutup “Gitme, beşik boştur, dün arkadaşlar beşikte terk edilmiş bebeği ölü buldu ve gömdü” deyince nefesim bir hançer olup gırtlağımı parçaladı. Böylesi anlarda neden ağlayamıyor ki insan, içindeki zehiri neden dışarı akıtamıyor ki… Sanırsam öyle anlarda idrak edemiyorsun ya da gerçeği bilince çıkarınca delireceğinden korkuyorsun.

Çağın vahşetinin tam ortasındaydık

Düşüncelere dalmış, yürürken uzun boylu, kara iri gözlü Êzidî genci olan Mahir’in sesi ile irkildim. Başımı kaldırıp önüme baktığımda Mahir’i elinde taş, bir köpeği kovaladığını gördüm. Köpek hırlayıp dili ile ağzının kenarını yalayarak uzaklaştı. Mahir’in yanına vardığımda küçük bir kız çocuğunun boylu boyunca yerde kanlar içinde yattığını gördüm. Köpek, bu kızın kolunun çoğunu yemişti. Üstüne eğildim ve boynundaki mavi boncukları gördüm. Yüzündeki beni… Ve aralık kalan gözlerinden dışarı sızan maviliği gördüm.

Şimdi her ellerime baktığımda Mahir’in köpeğe taş atan elleri g4eliyor aklıma. Gözlerimiz, görmemesi gereken her şeyi gördü. Çağın vahşetinin tam ortasındaydık. Dünyaya bir çocuk getirip koruyamamanın günah olduğuna inanıyorduk… Bir kaç saat sonra geldiğimiz yere geri gidecektik ve mavi gözlü kızın annesi önümüze koşarak gelecek “Kızımı görmediniz” diye soracaktı ve biz susacaktık.

Evet susacaktık, yas tutmalarımızı erteleyecek, az konuşup çok iş yapacak ve bu halka herşeyden önce kendini nasıl savunması gerektiğini anlatacaktık.

 

Anlatmaya kelimeler yetmiyor

Şengal Katliamı’nı tüm dünyaya duyuran gazeteci Hayri Kızıler,  “Yaşananlar, tarihin en dramatik anlarından biriydi. Anlatmaya kelimelerin çok da yeteceğini sanmıyorum. Ayrıca oldukça zorlanıyorum”  diyor.

Şengal Katliamı’nda kendisi de yüzbinlerle birlikte kentten Şengal Dağı’na sığınan ve yaşananları tüm dünyaya duyuran gazeteci Hayri Kızıler, katliamın 4. yıl dönümünde hem ihanete hem de direnişe tanıklık eden sokakları adım adım dolaşarak yaşadıklarını anlattı.

Gazeteci Hayri Kızıler, Şengal Katliamı’nda ki yaşadıklarına ilişkin Mezopotamya Ajansı’ndan Nazım Daştan’ın sorularını yanıtladı.

 3 Ağustos günü olup bitenlere tanıklık ettiniz. Bize anlatır mısınız?

2 Ağustos gece saat 02.00 sularında havan seslerini duyduk. DAİŞ, Girzer köyüne saldırmıştı. Tabi alıştırıldığı biçimiyle, diğer yedi saldırı gibi sanıldı insanlar tarafından. Sonrasında Siba Şex Xidir’dan da saldırı haberleri gelmeye başladı. Sonrasında ise Şengal’in güneyi tarafındaki tüm köylerden. Diğer köylerin dışında Girzer, Siba Şex Xidir’da çatışmalar vardı. Halk direniyor ve çatışıyordu. KDP peşmergeleri ise halkın aksine Şengal’i terk ediyordu. Bu durumu gören halk da Şengal’den kaçmaya başladı. İlk saatler tanık olduğum, KDP’nin ‘ben gidiyorum’ bile demeden, 450 bin Êzîdî’yi, savunmasız bırakarak Şengal’i terk etmesiydi. Halk dağlara yönelmişti. Telefonla katıldığım bir televizyon kanalında “halk nereye doğru gidiyor?” sorusuna verdiğim cevabı dün gibi hatırlıyorum, halk nereye gideceğini bilmiyordu, can havliyle kendini dağlara atmaya çalışıyordu, bir saat sonrasını düşünecek hali yoktu kimsenin.

Nutkumu tutan ve hatta beni nefessiz kılan, en büyük şey ise dünyanın belki de insanlık tarihinin en büyük ihaneti ile tanışmamızdı. Bir televizyonun haber bültenine katıldığımda bu yaşananlar ikinci Harpagos olayıdır demiştim. Konuşamıyordum ve bir cümleyle özetlemiştim. Şimdi de aynı kanaatteyim. Bir yandan haber ajanslarına ve televizyonlara haber geçiyor, bir yandan çekim yapıyor, bir yandan da halkla birlikte dağın güvenli alanlarına ulaşmaya çalışıyordum. Biraz kendimi toparlamıştım. O anları belgelemeliydim. Ağustos sıcağı ve susuzluk, katliam korkusunun önüne geçmişti. Kamerayı gören bütün herkes, tüm halsizliklerine, yorgunluklarına ve korkularına rağmen konuşmak istiyordu. Susuzluktan ağızları kurumuş halde kendilerini zorlayarak konuşuyorlardı. İlk kurdukları cümle “PDK bizi sattı” cümlesiydi. İnsanların gözlerindeki fer sönmüştü.

Şengal Dağı’na ulaştığınızda neyle karşılaştınız?

Sabah 09.00 gibi Şengal’den çıkmıştım. Gece yarısı, Çilmera’ya (Şengal Dağı’nın zirvesi) ulaşmıştım. Çilmera’da zomlar vardı, su ihtiyacımızı orada giderdik. Telefonumun şarjı bitmişti. Ama neyse ki kameramın yedek pilleri vardı. Uykusuz bir gece geçirmiştik. Halk şaşkın bir şekilde dağın bir ucundan başlayıp diğer ucuna giden asfalt yolda gidip geliyordu. Daha sonrasında teyit ettiğime göre 200 binin üzerinde insan, Şengal Dağı’na sığınmıştı. Dağda KDP peşmergelerinin terk ettiği bir karakol vardı, dağdaki zomlardan birisi, bir jeneratör ve akü getirmişti karakoldan. Pilleri orada şarj ettim. Herkes orada telefonlarını şarj etmeye çalışıyordu. Kime kamerayı yönelttiysem teklifsiz konuşuyordu.

Kameranızla o anları çektiğinizde insanların tepkileri nasıldı. Ne anlatıyorlardı?

Tüm dünyadan yardım istiyorlardı, KDP’nin onlara ihanetini eklemeyi unutmadan. Öğle saatleriydi, bulunduğumuz yerden hemen yürüyerek 5 dakika uzaktan çatışma sesleri geldi. İnsanların korkuları artmıştı. DAİŞ çeteleri eğer dağa da gelmişlerse, insanların gidecekleri başka yer kalmamıştı. Oraya doğru yöneldim. Doğruydu; DAİŞ çeteleri dağa girmek istemişlerdi, orada bulanan 3 PKK’li, KDP’lilerin kaçarken bıraktıkları bir 23,5’luk doçka ile çeteleri etkisiz hale getirmişti. Bu, halkta büyük bir rahatlamayı beraberinde getirdi. Sonrasında da DAİŞ birkaç kez dağa çıkmayı denedi ama her seferinde geri püskürtüldüler.

Dağın bir de diğer kapısı vardı, Geliyê Kersê. Çeteler orada da şanslarını denemişlerdi. Geliyê Kersê’deki 2 PKK’li, halktan temin ettikleri 12.5’luk doçka ile alanı da kontrol altına almıştı. Yine TEVDA çalışanları her ihtimale karşı orada bulunan iş makineleri ile yolun güvenliğini almak için birçok yerde barikatlar oluşturmuştu. Sinûnê’de çatışma haberleri geliyordu. Orada bulunan 2 PKK’li de halkla beraber çetelerle çatışıyordu.

Dağa sığınan 200 bin kişiden söz ettiniz. Peki sonrasında neler yaşandı?

Üçüncü gündü sanırım, YPG’den bir askeri birlik, çatışarak kısmen açtıkları koridordan dağa ulaştı. Halk bu insanların etrafında toplanıyordu. Konuştuğum YPG’liler, YPG ve Rojava Asayiş güçlerinin koridor açmak için çalıştıklarını söyledi. Hemen ertesi gün iki kamyon geldi dağa. Koridor kısmen açıktı. İki ayrı tabur güç de Kandil’den dağa geldi. Sonrasında koridor tam güvenlikli hale gelir gelmez insanlar, Rojava halkının da seferber olması ile arabalarla tahliye edilmeye başlandı.

Bu arada olanlar, yaşananlar, tarihin en dramatik anlarından biriydi. Anlatmaya kelimelerin çok da yeteceğini sanmıyorum. Ayrıca oldukça zorlanıyorum. Arkadaşlarımla birlikte tamamladığımız belgesel film, sanırım benden daha iyi anlatacaktır olanları ve yaşananları. Çünkü ben değil, orada o zorlukları yaşayan Êzîdîler konuştu.

HABER MERKEZİ