
Ortada çok önemli bir sorun yoksa, hatta tüm toplumu ilgilendiren bir sorun yaşanmıyorsa, hiç kimse bedenini ölüme yatırmaz. Yaşama saygı ve bağlılık da bunu gerektirir. Zira değer dediğimiz her şey yaşamın içindedir, yaşam içindir. Bu da yaşamı tüm değerlerin üstünde tutmayı gerektirir. Bedenini ölüme yatıran insan bu gerçeğin bilincindedir. Buna rağmen böylesi bir eyleme yöneliyorsa, sadece kendisini değil herkesi tehdit eden büyük bir tehlikeye dikkat çekmek istediğindendir.
Ölüme gitmenin bazı nedenleri ve çeşitli yolları vardır. Kimi yaşama küser, kurtuluşu ölümde görür. Kimi kendisine acı çektirenlere acı çektirmek için ölümü seçer. Bu iki ölüm biçiminde kişinin daha yaşarken yaşamla bağı kopmuştur. Bizim sözünü ettiğimiz ölüme gitmenin bununla ilgisi yoktur. Yaşamı savunmak için yaşamını ortaya koymak, adına ölüm denilecekse eğer, üzerinde durduğumuz ölüm biçimidir. Yine ölümler vardır, yaşamın ışığını bir anda söndürür. Denemek için ölmek diye bir şey saçmalık olduğuna göre, anında ölenin acıyı hissedip etmediğini bilemeyiz. Peki, haftalarca ve hatta aylarca müthiş iradeleriyle bedenlerini finiş çizgisine doğru sürükleyenlerin ne korkunç acılar çektiklerini anlayabiliyor muyuz?
Kutsallar kutsalını savunmak için bir kutsalı kurban etmenin, bedenini yaşama siper ederek ölüme meydan okumanın çok zorlu bir eylem olduğu kesindir. Bazı yaşama halleri var ki ölümün kendisidir ve bazı ölümler var ki ölümsüz bir yaşamın kurucu gücüdür. Yaşamın anlamına ulaşan insan için gerçekte ölüm diye bir şey yoktur. Oysa yaşamın dilinden anlayan, ruhun ve bedenin bir olduğunu bilir. İkisi bir bütündür ve hakikat bütündedir. Öyle alıştığımız için olmalı, biz de ‘bedenini ölüme yatırmak’ denilen bir durumdan söz ediyoruz. Böylece ruhu özne, bedeni nesne yerine koymuş oluyoruz. Beden yok olsun da ruh kurtulsun, bunu demeye getiriyoruz. Halbuki tüm varlığıyla kendi eyleminin başarısına kilitlenmiş insanın böyle bir sorunu yoktur. Ruhu ve bedeni bütünlüğün ayrılmaz parçaları olarak uyum içindedir. Eylem bütünlüğün eylemidir ve başarı bütünün başarısı olacaktır. Başarı yaşamın evrensel sonsuzluğa doğru akışını sürdürmesidir. Dolayısıyla eylemin içindeki insan ölüme değil yaşama doğru yürür.
Yaşamın düşmanları yaşamı savunanları bazen uçurumun kıyısına kadar itebilirler. Uçurumdan aşağı düşmek bir olasılık olarak karşılarına dikilir. Mücadele içindeki insanın karşılaşabileceği en ürkütücü durum budur. Önünde uçurum, arkanda kılıçlarıyla kelleni uçurmak isteyen nemrut takımı ve sen yaşamı savunmaya devam etmek istiyorsun. Bu koşullarda eylemini sürdürmek için tek bir yolun vardır, o da kanat takıp uçmaktır! Yanlışlıkla ‘bedenini ölüme yatırmak’ denilen durum işte budur. Böylesi bir eylemin sahipleri uçurumun kenarında kanatlananlardır. Ölüm gerçekte böyle gelir. Demek ki asıl ölüm hayatı savunmaktan vazgeçmektir.
Biz bunları biliyoruz; geçmişte ve şimdi, kapalı zindanda ve açıkhava zindanında kendilerini tanıdık, tanıyoruz. Ama biz uçurumların üzerine köprü kuranları da biliyoruz, kanatlanıp uçurumları aşanları da. Kanatlı düşünen ve kanatlı eyleyen bu insanlardan biri Kemal Pir’di. Bu güzel insan, bu soylu yaşam ustası, 12 Eylül faşizminin Kürtleri imha etme işini tamamlamak için pilot bölge seçtiği Diyarbakır 5 Nolu Zindanında yürüttüğü soykırıma karşı gelişen direnişin önderlerindendi. Beyaz Türkçü faşizmin işlediği insanlık suçuna karşı ölüm orucuna başladığını ilan ederken “Biz yaşamı uğrunda ölecek kadar seviyoruz” diye haykırmıştı. Artık hepimiz biliyoruz: Kemal en anlamlı yaşayanımızdan daha anlamlı bir yaşamın sahibidir.
Nereye varmak istediğimiz anlaşılmıştır sanırım. Pek çok zindanda çok sayıda tutsağın başlattığı açlık grevi eylemi kırkıncı gününü geride bıraktı. Mussolini kırması bir zat, kulaklarınızı çığlıklara tıkayın diye emretmiş; iktidarı ve muhalefetiyle herkes bu emre itaat ediyor. Beyazı, karası ve yeşili ayrımına gitmeksizin faşizmin hizmetine girmiş medya sağır sultanı oynuyor. Nazım Hikmet gibi yüreklerin kulakları sağır diyeceğim, ama bunların yürekleri kulaksız, belki de yürekleri bile yok. Bir robot gibi nasıl programlanmışlarsa öyle davranıyorlar. Hangi robotta yürek olabilir? Vicdanları katran karası gibi kapkara olanların yaşamla ilgileri kalmamış ki, yaşamı savunmaya çağıranların çığlıklarına karşılık versinler.
Türkiye ve Kürdistan’daki tutsakların açlık grevi ve ölüm orucu gibi eylemliliklerle sıkça gündeme geldikleri ve çoğu zaman ağır bedeller ödeyerek insanlık onurunu korumaya çalıştıkları iyi biliniyor. ‘Devlet baba’ gibi düşünmedikleri ve devletin suç saydığı fiillerde bulundukları gerekçesiyle tutuklanıp demir parmaklıkların gerisine konulan insanlar acaba neden bu en acı veren eylemlere başvururlar? Onları devletin güvencesi altındaki yaşamlarını sona erdirmeye yönelten şey nedir?
12 Eylül askeri-faşist rejimi koşullarında başta Diyarbakır, Mamak ve Metris zindanları olmak üzere Türkiye ve Kürdistan’daki tüm cezaevlerinde yatan tutsakların ölümüne direnişler geliştirmelerinin nedenini iyi anlamak gerekir. Özellikle Diyarbakır 5 Nolu Zindanında yaşananları çözümlemek ve anlamak özgür bir yaşam isteyenler için şarttır.
Diyarbakır Zindanı PKK’nin kadro ve sempatizanlarıyla yurtsever Kürtlerin doldurulduğu bir toplama kampıydı. Nazi temerküz kamplarını gölgede bırakan, her türlü vahşetin sergilendiği bir işkencehaneydi. Naziler kamplarda tuttukları Yahudilere en azından “Siz Yahudi değil Almansınız” dayatmasında bulunmamışlardı. Buna karşılık 7. Kolordu Komutanlığına bağlı 5 Nolu Zindanda sergilenen vahşet doğrudan faşist cuntanın talimatıyla gerçekleştiriliyordu. Her dakikası bir ölüme bedel bir işkence tezgahı kurulmuştu. Her gün yeni bir işkence yöntemi deneniyordu. Amaç belliydi: Herkes Türk’tü, her tutsak aslına dönecek ve her Türk gibi asker olacaktı! İşkence altındaki tutsaklara birbirlerini tokatlamaları ve hayvani sesler çıkarmaları emrediliyor, itirafçı olmaları isteniyor, itirafçı olmayana yaşam hakkı tanınmayacağı söyleniyordu.
12 Eylül aseri-faşist darbesi özünde Kürt halkının yaşama hakkını gasp etmek, özgür yaşama umudu, cesareti ve kararlılığını yok etmek için tezgahlanmıştı. Kürdistan toprağına özgürlük tohumları ekenlerin doldurulduğu Diyarbakır Zindanı bu hedefe ulaşmada bir laboratuar işlevi görecekti. İstedikleri şey özgürlük iradesini kırmaktı. Çünkü iradesi kırılmış bir birey ya da toplum yaşama sevincini yitirmiş demekti. Yaşama sevincini yitirmiş olanın ise yapamayacağı kötülük kalmayacaktı.
Devrimci tutsaklar maruz kaldıkları her türlü vahşete, işkenceye, açlığa ve soğuğa katlanabilirlerdi. Ancak kendileri şahsında Kürt halkının özgürlük umudunun yok edilmesini kabul etmeleri mümkün değildi. 1980’de Hayri Durmuş ve Kemal Pir öncülüğünde başlayan ölüm orunucunda Ali Erek şehit düşmüştü. Savunma yapma hakkının tanınması ve itirafçılığa zorlamaktan vazgeçilmesi koşuluyla ölüm orucu sona erdirilmişti. Ne var ki verilen sözler tutulmadı. Vahşet her gün biraz daha artarak devam etti. Çok sayıda tutsak işkence altında can verdi ve cesetleri Devegeçidi Barajı gövde dolgusuna gömüldü. Bütün bu işkenceler ve ölümlerin nedeni siyasi savunma yapmak ve ulusal kimliğine sahip çıkmaktı.
Geriye tek bir yol kalmıştı, o da ulusal kimliğini ve onurunu savunmak ve korumak için ölümüne direnmekti. İşkenceden bitkin düşmüş bedenleri, halka ve özgürlük davasına bağlılıkları dışında bir şeyleri bulunmayan tutsaklar, “Hiçbir olanağımız yok, ne yapalım” demediler. Direnişin yeni yol ve yöntemlerini aradılar. Bu çerçevede bedenlerini silaha dönüştürdüler.
Bu koşullarda Mazlum Doğan’ın 21 Mart 1982 Newroz’undaki eylemi, tutsak topluluğunun ihanete sürüklenmesini durdurmak üzere örülen setin ilk tuğlalarını döşemişti. Ardından 18 Mayıs 1982 gecesi Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin ve Eşref Anyık ihanete dur demek için bedenlerini ateşe verdiler. Bu eylemin üzerinden henüz iki ay geçmeden 14 Temmuz 1982’de Büyük Ölüm Orucu başladı. Hayri Durmuş “Şehit düşersem Kürdistan halkına borçludur diye yazın” sözünü bu eylem sırasında dile getirmişti. 1 Eylül 1983’teki büyük direniş ve ölüm orucu ile faşist-sömürgeci rejim ilk kez geri adım attı, tutsakların temsilcileriyle görüştü ve cezaevindeki durum kısmen ‘normal’ hale geldi. Buna tahammül etmeyen rejim eski düzene dönmek için saldırıya geçti. Bu saldırıya karşı direnişte Necmettin Büyükkaya işkencede katledildi. Gelişen yeni ölüm orucunda Cemal Arat ve Dev-Yol Davasından yargılanan Orhan Keskin şehit düştü.
Bu tarihsel direniş geleneğimizin mirasını devralan şimdiki zindan direnişçileri bu mirası korumanın ancak onu büyütmekle mümkün olabileceğini, Önder APO’ya sahip çıkmanın tüm ulusal ve insani değerleri sahiplenmek olduğunu bilerek süresiz ve dönüşümsüz açlık grevindeler. Geçmişteki direniş Kürt halkının varlığını ve kimliğini koruma hedefine bağlanmıştı. Bugünkü direniş ise Önder APO’nun özgürlüğü şahsında halkımızı özgürleştirmeyi öngörüyor. Türkiye ve Kürdistan’daki zindanlarda tutulan PKK’li ve PAJK’lı tutsakların yanı sıra siyasi soykırım operasyonlarıyla rehin alınan on bini aşkın insanımızın bu büyük direnişi, diğer tüm mücadele yolları kapatılmış ve araçları ellerinden alınmış insanların onur ve özgürlük mücadelesidir. Onlar yenilmez bir iradeyle her an bedenlerinin eridiğini bilerek bu görkemli mücadeleyi geliştiriyorlar. Şahadetlerin yaşanması artık hiç de uzak bir ihtimal değil. Bizler, yani dışarda ‘özgür’ olanlar, her türlü imkana ve mücadele araçlarına sahipken hangi vicdanla yerimizde durabiliriz? Nasıl ölümleri seyredebilir ve bu durumda çocuklarımız ve sevdiklerimizin yüzüne nasıl bakabiliriz?
Tüm mücadele olanakları gasp edilmiş olanlar bedenlerini ölüme yatırmışken, dışarıda olup da her türlü olanağa sahip olanların ölümlere sessiz kalmalarının hangi din, mezhep, tarikat, ideoloji ya da felsefede yeri vardır?
Hayri Durmuş Büyük Zindan Direnişinin başlarında “Bu insan çığlıklarını unutmayınız!” diye haykırmıştı. Bu sözlerin üzerinden otuz yıl geçtikten sonra zindanlardan yeniden yükselen özgürlük çığlıklarına sahip çıkmak, bu insanların istemlerinin gerçekleşmesi için kıyameti koparmak en büyük insanlık görevidir, insan olmanın vazgeçilmez gereğidir.