Yurttaşın aşı yok 173 milyar savaşa

24 Ekim 2021 Pazar - 21:50

 Kıt kaynaklarını askeri amaçlar için en fazla ayıran devletler  arasında sıralanan Türk devletinin son 10 yılda askeri harcamaları, yüzde 77 arttı. Bu yıl ekonomiden ayrılan toplam kaynak miktarı, 272,4 milyar TL’ye yükseldi.

 Bu şartlar altında son bir yılda büyük bir geçim sıkıntısı yaşayan yurttaşların yüzde 30’u temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak durumda. Sadece beslenme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilenler yüzde 49.2.

Ekonominin üç yıllık yol haritasını belirleyecek hedef ve politikaların yer aldığı 2022-2024 dönemini kapsayan Orta Vadeli Program (OVP), geçtiğimiz günlerde Resmi Gazete’de yayımlandı. OVP kapsamında yayımlanan verilere göre, Türk Milli Savunma Bakanlığı’nın (MSB) gelecek yıl için ayrılan bütçe ödenek teklifi 80 milyar 439 milyon TL oldu. Daha önce yayımlanan ve 2021-2023 yıllarını kapsayan OVP’de 2022 yılı için MSB’ye ayrılan bütçe 65 milyar 893 milyon TL olarak belirlenmişti. Ekonomik krizin derinleştiği bir dönemde MSB’ye ayrılan bütçe tartışma konusu oldu. Kürtlere yeniden savaşın ilan edildiği 2015’ten beri Türkiye’nin içine girdiği ekonomik daralma, yapısal bir kriz yolunda ilerliyor. Küçülme, para, üretim, faiz-döviz dengesi, finans yönetimi politikalarındaki tek adam kuralsızlığı, beraberinde yoksulluk ve işsizlik getirdi.

Ekonomi-politikçi Prof. Dr. Mustafa Durmuş, iktisadi krizlerin, sömürgeci sistemin ve savaşların birbirinden ayrı görülmeyeceğini söyledi. MA’dan Berna Kişin’e konuşan Durmuş, bölgedeki ulus devletlerin, bölge halklarının özgürleşme çabalarından ve daha iyi bir yaşam için demokratik yönetim biçimlerinden rahatsızlık duyduğunu söyledi. Durmuş, Türkiye örneğinde görüldüğü gibi iktidarların savaşa yönelmelerinin bir diğer nedeninin, “İçeride yaşanan ciddi ekonomik, siyasal ve sosyal sorunların üzerini, ‘terörle mücadele ya da ulusal güvenlik’ gibi gerekçelerle örtme gayreti” olduğunu vurguladı. Durmuş, “Böylece yükselen bir milliyetçilik ortamında giderek eriyen tabanını konsolide edebileceğini, diğer yandan da demokratik muhalefetin yükselişini önleyebileceğini hedefliyor” dedi.

10 yılda militarizme yüzde 77

Türkiye kapitalizminin giderek bir nekro-kapitalizme dönüştüğüne işaret eden Durmuş, “Yani militarist-savaşçı, aşırı otoriter, emeğe, farklı kimliklere ve kültürlere, kadına düşman ve mafyatik özellikler taşıyan nekro-kapitalizmin giderek bu özelliklerini yansıtmaya başladı" diye konuştu. Bunun en somut göstergelerinden birisinin de iç ve dış güvenlik harcamalarının boyutları ve ön plana çıkmaya başlayan askeri sanayi karması şirketler olduğuna dikkat çeken Durmuş, son 10 yılda askeri harcamaların yüzde 77 arttığının altını çizdi. Durmuş, şunlrı kaydetti: "Türkiye’deki artış özellikle de 2015’ten bu yana çok belirgin. Dar anlamda askeri harcamaların milli hâsıla içindeki payı 2020’de yüzde 2,8 oldu. 2011’de bu pay yüzde 2 idi. Ayrıca 2020’ye ilişkin Merkezi Yönetim Bütçesi ödeneklerinin dağılımı bu militarist yönelimi daha net olarak gösteriyor.”

272,4 milyar TL’ye varan kaynak

 Türkiye’nin “kıt kaynaklarını” askeri amaçlar için en fazla ayıran devletler arasında sıralandığını söyleyen Durmuş, şunları paylaştı: “Sermayelerinin tamamına yakını devlete ait olan şirketlerin kullandıkları kaynak olan 98,5 milyar TL de dâhil edildiğinde ekonomiden ayrılan toplam kaynak miktarı 249 milyar TL’ye yükseliyor. Bu rakama Savunma Sanayi Destekleme Fonu’nun 23,4 milyar TL’lik harcaması dahil edildiğinde 272,4 milyar TL’ye ve oran yüzde 25’e yükseliyor.”

Büyük tahribatlar 

Savaşın en fazla etkilediği kesimlerin başta işçi sınıfı, emekçiler, kadınlar, çocuklar ve engelliler olmak üzere tüm halklar olduğunu belirten Durmuş, savaş harcamalarının eğitim, sağlık, sosyal refah harcamaları ve alt yapı hizmetlerinden vazgeçmek gibi alternatif ekonomik maliyetleri olduğu gibi, içerideki yatırımları da caydırdığını vurguladı. Durmuş, şöyle devam etti: “Dış tehditler ve ‘terörizmle mücadele’ adı altında bir yandan militarizm ve buna uygun bir otoriterleşme sürdürülürken, diğer yandan bu alanda faaliyet gösteren askeri sanayi karması şirketlere ve sektörün kendisine ciddi kaynak aktarılıyor. Ekonomi büyüdüğünde bir başarı hikayesi yazılıyor ve böylece işsizlik, derin yoksulluk, yolsuzluklar, adaletsizlik ve ayrımcılık gibi diğer ekonomik ve sosyal sorunlar, halının altına süpürülüp göz ardı edilmeye çalışılıyor. Bu yüzden de zaman zaman hatalı ya da manipüle edilmiş büyüme rakamlarıyla karşılaşabiliyoruz.”

Kişi başı gelir düştü

 Kürt sorununun barışçı yollardan çözümünden vazgeçildiği dönemin başlangıç yılı olan 2013’ten bu yana kişi başı milli gelirde ciddi bir düşüş olduğunu kaydeden Durmuş, "Kişi başı gelir 2013 yılında 12 bin 519 dolardı. Bugüne göre, yüzde 24 daha yüksekti. O yıldan bu yana refahımız sürekli azaldı ve 2020 yılında bu gelir 8,597 dolara düştü” dedi.

Savaş ve paranın değer kaybı

 Durmuş, savaşın döviz kuru ve enflasyona etkisini dair şunları söyledi: “Türkiye ekonomisinde krizin bütün göstergeleri var. Reel sektör krizde, işsizlik çok ciddi boyutlarda, enflasyon resmi yüzde 20 gayri resmi yüzde 40’ın üzerinde ama daha önemlisi çok daha hızlı bir döviz krizi geliyor. 2001’deki krize benzer bir sıkıntı yaşanacak gibi görünüyor. Dolar kurundaki bu yükseliş, kur değişiklikleri nedeniyle enflasyonu daha da çok büyütecek. Hayat pahalılığı kitleler için hele ki işsizler için çok büyük bir sorun. Hayat pahalılığı artacak, döviz cinsinden borcu olan firmalar kapanmaya başlayacak, ödenemeyen borçlar yüzünden bankacılık sistemi krize getirecek. Bütün bunlar ortadayken siz bir de savaşa girerseniz bu doları tutma şansınız yok. Bunu bir tek biz emekçiler, akademisyenler ve aydınlar değil, TÜSİAD da görüyor. TÜSİAD da ekonomik krizin gidişatına karşı iktidara bir sarı kart gösterdi. O nedenle bugün bir savaşa girmek ve bu savaşa onay vermek de yangına körükle gitmek olur.”

 5 yılda 600 milyar dolar

Krizin en önemli ayaklarından birinin, Kürt sorununun siyasi bir zemin üzerinde çözülmesi yerine, askeri yöntemle çözümsüzlüğe itilmesi olduğunu belirten ekonomist Ramazan Tunç ise "2015’ten günümüze Türkiye’nin ekonomisine yaklaşık 600 milyar dolarlık bir yük bindirdi. Gayri safi milli hasılasının 960 milyar dolardan, 700 milyar dolar civarına gerilmesine sebep oldu” dedi. Türk ekonomisinin gerilemesinin Uluslararası Para Fonu’na (IMF) yansıdığını altını çizen Tunç, IMF’nin Ekim ayı verilerine göre, Türk ekonomisinin dünyadaki ilk 20 büyük ekonomisi sıralamasında 21. sıraya gerileyerek, artık G-20 toplantılarına katılma vasfını yitirdiğini söyledi.

İstikrarlı çöküş süreci

 Hükümetin artık anlatacak bir başarı hikayesinin olmaması nedeniyle ekonomik krizin geri dönülmez bir şekilde derinleşebileceğini söyleyen Tunç, hükümetin geçmişte oy isterken istikrarın devam etmesi söylemini kullandığını hatırlatarak, şu anda kurdukları mekanizmanın istikrarlı bir çöküş süreci olduğunu kaydetti. Haziran 2015 seçimlerinden sonra Türkiye’nin güvenlikçi politikalar ve tek adam rejimine geçmemesi durumunda istikrarlı bir şekilde yüzde 10 büyümesini sürdürebileceğini varsaymanın mümkün olduğunu dile getiren Tunç, şunları söyledi: “Gayri safi milli hasılanın yüzde 10 büyüdüğünü farz ettiğimiz zaman, 5 yılda Türkiye’nin gayri safi milli hasılasının 1.3 trilyon dolar civarında olması gerekirdi. Şu anda 720 milyar dolar. 600 milyar dolarlık bir kayıptan bahsetmek mümkün. Bir de bunun enflasyon etkisi var. Paranın değerinin aşılması etkisinden de bahsedecek olursak insanların satın alma gücü düştü. Kişi başı gayri safi milli hasıla ve satın alma gücü düştü. Bu alanda da yaratılan ekonomik tahribatın boyutu da 100 milyar doları buluyor.”

 

Sermayenin çıkışları

TÜSİAD’ın kuruluşunun 50. yıl dönümünde hazırlattığı “Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa-İnsan, Bilim, Kurumlar” adlı çalışma çok konuşuldu. Hem derneğin Yüksek İstişare Konseyi (YİK) Başkanı Tuncay Özilhan’ın bu çalışmayı tanıtırken yaptığı açıklamalar, hem dernek başkanı Simone Kaslowski’nin “laiklikten çoğulcu demokrasiye, gençlerin işsizlik sorunundan iklim krizine ve çevre tahribatına, makroekonomik istikrarsızlıklardan Merkez Bankası politikalarına, dışlayıcı iktisadi büyümeden bozulan gelir dağılımına” kadar birçok önemli soruna vurgu yapan konuşması dikkat çekti. Akademisyen Ali Rıza Güngen, TÜSİAD’ın “Yeni bir anlayışla geleceğe inşa” başlıklı raporunu ve beraberinde yaptığı açıklamaları değerlendirdi.

TÜSİAD’ın daha büyük ölçekli sermaye gruplarının örgütü ve aynı zamanda Türkiye sermaye gruplarının en uluslararasılaşmış kesimlerini kapsayan bir çatı olduğunu hatırlatan Güngen, “Uluslararası camiada 2010'ların ortasından bu yana gerçekleşen kalkınma tartışmalarındaki kayışı buraya aktarma peşindeler. Maddi olmayan sermayenin ön planda olduğu, bunu sağlamak üzere sivil toplum örgütlerinin güçlendiği ve devletin yapılandırıldığı bir yeni paradigmaya işaret ediyorlar. Kısacası böyle bir geçiş olmazsa 2020'lerde geride kalacaklarını, emeğin örgütsüzlüğü ve otoriter yöntemlerle önceki dönemde sağlanan birikimin aynı şekilde sürmeyeceğini anlatmaya çalışıyorlar” dedi.

TÜSİAD’ın mali disiplin uyarısına karşın Türkiye'de ücret artışlarına ve sendikaların daha etkin olduğu bir çalışma yaşamına karşı pozisyon aldığına dikkat çeken Güngen, şöyle devam etti: “Demokrasi söylemine çalışma yaşamında demokratikleşme eşlik etmiyor. TÜSİAD üyelerinin ve toplantıda konuşma yapan Prof. Daron Acemoğlu'nun kaliteli büyüme olarak gösterdikleri 2002-2007 arası dönemi tekrar tekrar önümüze getirmeleri. Bu dönem küresel koşullar nedeniyle Türkiye'ye yüksek sermaye girişinin gerçekleştiği, ancak sonraki çalkantıların zemininin oluştuğu bir dönem. Bizzat önerdikleri yeni kalkınma paradigması ile tamamen tutarlı olduğunu söyleyemeyiz. Ancak söylemsel olarak 2010'lardaki hava değişiminden salgın sonrası adil geçiş söyleminden faydalanmak işlevsel. Elbette bu toplantı, Erdoğan yönetiminin dayandığı blok karşısında bazı sermaye gruplarının son dönemde attıkları adımlara bir yenisini ekledi. Büyük sermaye grupları Millet İttifak’ı içinde netleşen bir politik restorasyon blokuna bir yandan geçmişi örnek gösteriyorlar, bir yandan da artan toplumsal huzursuzluk kaynaklı rüzgarı arkalarına alarak Türkiye'de değişimin yönünü biçimlendirmeye çalışıyorlar.”

Daha çok orta ölçekli üretim yapan, sanayi bölgelerinde var olan, inşaat sektöründe yatırımları olan bir grubu temsil eden Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu da son yapılan faiz indirimlerinin ardından tedirgin olduklarını söyledi. Hisarcıklıoğlu, “Merkez Bankası’nın faiz indirimi kararı sonrası hem uzun vadeli faizlerin hem de döviz kurlarının artması reel sektörümüzü tedirgin etmektedir. Temennimiz piyasadaki faizlerin ve enflasyonun düşeceği, finansal istikrarın tesis edileceği ortama en kısa sürede kavuşmaktır” dedi.

Büyük ölçüde İslami sermaye örgütleri ise Erdoğan’a bağlı oldukları yönünde açıklamalarda bulunuldu. Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) “Kamu bankalarının öncülüğünde bütün bankalarımızın elini taşın altına koyması ve ivedilikle kredi maliyetlerini azaltarak reel sektörün önünü açmaları gerekir. Mevcut kredi maliyetlerinin yüksek seviyesi, yatırımcılarımızı ve sanayicilerimizi zor durumda bırakmaktadır. Düşük faiz, artan yatırımlar, büyüme ve enflasyonla mücadeleyi birlikte gözeten bir politikayı destekliyoruz” diye açıklama yaptı.

İtiraz zemini var

BirGün’e konuşan iktisatçı Mustafa Sönmez, sermayedeki rahatsızlıkla ilgili şunları söyledi: "Dövizin fiyatının artması bütün sermayeyi etkiliyor. Aslında hepsi şikâyetçi. İhracat yapanların üretim yapması için ithalata mecburlar. Dolayısıyla hepsi dövizin yükselmesinden şikâyetçi. Özel sektörün 170 milyar dolar döviz borcu var. Kurdaki artış bu borcun maliyetini de yükseltiyor.

Rahatsız eden bir diğer konu ise istikrar olmaması. Alınan kararların Erdoğan’ın politik tercihlerinin gereği olması. Ancak sermaye bir yol haritası ister. TOBB uzun zamandır renk vermiyordu. Belli ki uzun zamandır birikmiş. Uzun vadeli faizlerin artmasından dolayı hem de dövizdeki artıştan dolayı rahatsız.

Susanların da bunu kabul ettikleri anlamına gelmiyor. Herkes tedirgin. Risk primi yükseliyor. Tüm sermaye kesimi derece derece etkileniyor. İçerde enflasyonun kontrolden çıkması da bütün dengeleri bozuyor. Artan kur ihracatı motive eder ancak muhtaç oldukları ithalatı da artırır. Madalyonun bir de diğer yüzü var. Genel iklim hepsini vuruyor. Daha önce birileri iklime ayak uyduruyordu, kaydırılıyordu. Ama yakında ‘Beşli Çete’nin de şikâyetlerini duyarsanız şaşırmayın. Ekonominin dümen tutamaması endişe veriyor. Bana yarıyor, desteğimi devam ettiriyorum, diyen çıkmaz. Sermaye kesiminin itiraz edeceği bir hava değişimi oldu. Kayıtsız şartsız Erdoğan’ı destekleyenler bu dönemde marjda kalır. Ekonominin iyi yönetilmediği konusunda birleşmeye başladılar."

 

Üçte biri derin yoksullukta

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki halkın yüzde 30’u beslenme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamıyor.

Araştırma şirketi Metropoll'un gerçekleştirdiği “Türkiye'nin nabzı Eylül 2021” anketinin sonuçlarına göre; şurttaşların büyük bir kısmı karın tokluğu ve kira için çalışıyor. Rekor kıran döviz kurları ve devam eden faiz indirimleri TL'nin değerinde büyük kayıp yaratırken, açlık ve yoksulluk sınırları da rekor kırmaya devam ediyor. Yapılan araştırmalar dört kişilik bir ailenin açlık sınırının, 3 bin 49 TL olduğunu ortaya koydu. İçinde kira ulaşım ve sağlık gibi temel ihtiyaçların da olduğu yoksulluk sınırı ise 9 bin 931 TL'ye çıkmış durumda. Bu şartlar altında son bir yılda büyük bir geçim sıkıntısı yaşayan vatandaşların yüzde 30’u temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak durumda.

Sadece beslenme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabildiğini açıklayanların oranı Nisan 2020'de yüzde 48.6 iken, bu oran Mayıs 2020'de yüzde 58'le tepe noktaya ulaştı. Ekonomide açılma kararları ve başta hizmet sektörü olmak üzere yaşanan canlanmalar bu oranları belli bir seviyeye taşıdı. Ağustos 2021'de halkın yüzde 50.2'si sadece temel ihtiyaçlarını karşılayabildiğini açıklarken, bu oran bir ay sonra yüzde 49.2'ye düştü.

 

Beşli çete uçuyor

Dünyada en fazla kamu ihalesi alan şirketler arasında bulunan Kolin, Makyol, Cengiz, Kalyon ve Limak şirketleri, vergi affından garanti ödemelerine kadar bir dizi ayrıcalıktan yararlandı. AKP iktidarında yapılan ve garantiler verilen köprü, otoyol, havalimanı, tünel ve şehir hastanesi gibi yapıların ihalelerinin altından istisnasız bu şirketler çıktı. Kamuoyunda, “Beşli çete” olarak bilinen şirketlerin 2011 ve 2021 yıllarını da kapsayan 10 yıllık dönemde aldığı ihalelerin toplam sözleşme bedeli 100 milyar TL’ye dayandı.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.