bir o denli uzaklaşır şakadan, alaydan.” Nietzsche
İnsan aklı Nietzsche ile buluşsa diyorum, diyorum ama içinden de çıkamıyorum. Ne düşündüğümü çözmek adına bu ilk cümle aklıma geldi ve yazıverdim. Bu deli adam imdadıma yetişiyor her defasında, gülümsüyorum... Derler ki; büyük laf insanı yutar, eğer insan hayallerini terk ederse... Tam da ‘terk etmek’ çağımızın hastalığı gibi insana sarılan ve bırakmayan bir güce sahip görünüyor.
Terk ettiğimiz yalnız hayallerimiz mi? Değil aslında, önceliklerimiz hayallerimizin niteliğini belirliyor. Adaletsizliğin giderek kılıksızlaştığı bu çağda, önceliklerimiz de değişiyor. Nietzsche derken, felsefeden de uzaklaştığımızın altını çiziyorum belki de. Oysa doğa içine aldığı biz insancıklara eşit mesafede davranıyor. Doğanın tüm dengelerini alt üst edecek kadar yaşamdan nasibini almayan acayip yaratıklar olarak şekilleniyoruz. “Bu evrende paylaşmak her şeydir” diyebilmek bazen, doğrunun yanına varmanın ilk adımı olabilir. Öyle ise nedir bu acayip durum?
Duyarlılık bir gözleme sanatıdır... Önemsenmeli... İnsan durduğu yerin muhasebesini yapan değil, yaşayan olmalıdır. Küçücük düşünmek kahır yüklerken zihnimize, sevginin sıfır noktasını tükettiğimize tanık olmak, değerlerin sıradanlaştığı anlamına gelir. Ne yazık ki temel değerlerimizden uzaklaşıyoruz...
Ruhsuz, tepkisiz, garip, sıradan yaklaşımlar bir bitişin ifadesidir. İnanmak duyarlılığın aktif halidir. Nedeni tartışılır durum ise inancını yitirenler kılıf değiştirirken, çirkinleşenler oluyor. İnsanın aklının ermediği de dünden kalan düşüncelere sadakatsizliğin büyümesi oluyor.
Değişim değil bu, başka bir şey. Değişim kabul edilir ve anlaşılır bir durumdur. Değişime açık biri, her zaman duyarlılığın yanındadır. Değişime uğramadan duyarsızlaşmak bir yozlaşma ibaresi olarak yaygınlık kazanıyor. Korkunç bir şey, insan sorunlarını seyrederek ve içinde durarak nasıl duyarsız olmayı başarabilir ki? Aklın devre dışı kaldığı bir doğal felaket gibi...
Zaman acımasız, isteksiz insan tipleri besliyor. Dışımızda ceryan eden olaylar bazılarımızın düşüncelerini biçimlendirirken, bazılarımızı ise bundan rahatsız hale getiriyor. Bu daha da korkunç...
Seyirci kalmak ne işe yarar? Belki eşit koşullarda işe yarar ama herhangi biri değilsen bu değişir... Ait olduğun toplum sorunlarla boğuşuyorsa ve sen bu toplumun bir parçasıysan, herhangi biri değilsin demektir. Bu çok karmaşık, anlaşılmaz bir durum değildir. Birilerinin savunduğu ‘birey olmak’, ‘birey özgürlüğü’ kavramları kulağa hoş gelse de, aslında özgür olmanın atmosferi, asi bir duruşun doğrudan yana olma halini insana zorunlu kılar. Demek ki özgür olmak insanın sosyal varlığına katkıdır. Görme, duyma ve tepki vermek adına uyanışlara pencere olan bir duyarlılıktır. Peki bu öyle midir?
Toplumsal uyanışlar bir güzellik göstergesidir. İnsanın dur dediği anlardır. Çirkinliğin reddini bu uyanışta görmek ve dahil olmak o kareye, değerlerin daha da güzelleşmesidir. Bu, insan olmanın ölçütünde, doğru birey olmakla alakalı durumdur.
İyileşen bir halkın güncel ve güzel fotoğraf karesine dahil olmayı tercih etmeyenler, hiçbir yere ait değildir. Güzelliğin bilincine varmak, o eski korkuların yersiz olduğu anlamını taşır. Korkudan uzaklaşmak kazanmaktır. Peki neden seyir içinde kalarak kendimize saygımızı toplumsallaştırmıyoruz? Bu kadar yakın dururken sorunlar, neden olgunun öznesi olmuyoruz!
Net olmak bir çözüm gücüdür. İnsan ait olduğu sorunların dışında kalarak, sisteme destek verir ancak. Bulunduğun sınıfa, topluma sağlıklı yaklaşım kişinin kendine olan kazanımıdır. ‘Özgür birey’ budur. Aksi durumlar her an tartışılır durumlardır. Bireyin kişisel yapısında sıradanlık özellik kazanıyorsa, o yaşadığı yerin en kötü çehresinde dolaşıyor demektir. Bu etkilenme ve başkalaşma asimilasyonun ta kendisi olarak ele alınabilinir. Diğer bir anlamda, insan olmanın iflasıdır.
İnsan acayip, bencil bir yaratıktır. Bu anlaşılmaz değil... Fakat ihtiyaçlar ve onlara karşı tutkularımızı doğal bir çerçeveye oturtmak diyalektik bir devinimin olgusundan öte ceryan ediyor. Bazen açlığımız başımızın belası oluyor. Ve hayallerimize ihanetin ilk adımı burada başlıyor. Bu bir hastalık olsa gerek... Çözemediğimiz, algılamadığımız şeylerden uzaklaşma bu yüzden olmalı... Oysa insan eşittir emek kavramı ile var olmuştur.
İstemek güzel bir kavram, içinde emek olunca... Ve de seçkin bir davranış olur ısrar edince... Akıl burada devreye giriyor ve seni sen eden bir varlık oluyor. İnsan budur. İstemesini bilmek adına, Nietzsche boşuna şunu dememiş diye düşünüyorum: “İyi bir baban yoksa, kendine bir tane edinmelisin.” Bu kadar basit yani... Senin özgür düşünmek için harcayacağın her çaba, belki de basit düşünme ile başlayarak bir düzey yakalaman, iflastan kurtulmanı sağlayabilir. Sana ait olanları istemekle başlayabilirsin... Ama biraz radikal, biraz akıllı, biraz dürüst ve de düzeyli olmak kaydıyla... Yararlı olmak için dahi değil, dahil olmak gerekir. Biline...
YUSUF DEÐİRMENCİ: Duyarlılık meselesi