Murat MANG
Elinin tersi ile sinirlenerek “Bana Almanya’dan, buradan bahsetmeyin“ diyordu asırlık Êzîdî kadın. Köyünü halen özlüyordu. Yaşını hatırlamıyor ama oğlu Yusuf’un “Annem bize 1915’lerde yapılan katliamları anlatıyordu. O dönemler çocukmuş. Kimlikte 1928 yazılmış ama doğru değil“ sözleri O’nun asırlık ömrünü kanıtlıyor.
Êzîdîler için kutsal bir bayram olan “Cejna Êzî” arifesinde evine konuk olduğumuz asırlık annenin oğlu Yusuf, yüksek sesle seslenerek “Anne seni dinlemeye gelmişler“ dediğinde kendisini doğrultup, geleneksel dövmeli elleriyle gözlüklerini düzeltip bize bakarak, “Kurê min tu bixêr hatî“ (Hoşgeldin oğlum) dedi.
Son yıllarda baş gösteren unutkanlık nedeniyle Yusuf’un belirttiği geçmişi eskisi gibi anlatamıyor. Kürdistan’daki yaşamını, köyünü anlatmasını istediğimizde içini çekiyor, hafızasını tazeleyip, “Ax kurê min, li gund halê me xweş bû, ciranti xweş bû, her tiştê me hebû“ (Köyümüzde durumumuz iyiydi, komşuluk iyiydi, her şeyimiz vardı) diyor. Üzüntüsü tüm mimiklerine yansıyor. Bu sözlerle birlikte gözleri doluyor, yüzündeki çizgiler daha da belirginleşiyor…
Yaşadıklarını hatırlamakta zorlanıyor. Bir kısmını onun aktarımları, bir kısmını da çocuklarından sorarak öğrenebiliyoruz. Yüz yılın nice katliamına tanıklık etmiş. Evliliği de zorlu geçmiş. Berdel olarak verilmiş. 1992’de eşiyle gelmiş sevmediği gurbet eline ve 7 yıl sonra eşini kaybetmiş. Burayı hiç sevmemiş. Çocuklarını sorduğumuzda bize söylediği “4” sayısına oğlu gülerek, “Annem kızları saymadı. Toplam 9 kardeşiz, 3’ü yaşamıyor“ diye ekliyor.
Çocuk sayısını sorunca, onun yarasına da dokunmuştuk farkına varmadan. Midyat’a bağlı Dêwanî Köyü’nde doğmuş. Kan davası nedeniyle köylerinden göç etmek zorunda kalıyorlar. Bir oğlunu 6 aylıkken, bir kızını 7 yaşında kaybediyor. 21 yaşındaki oğlunu ise asker dönüşü kan davasında yitiriyor.
Konuşmaya her başladığında içini çekiyor. Arada bir geçmişe özlemini, hayıflanmalarını da içine katarak, “Erêêê, erê kurê min“ dediğinde asırlık ömrüne neleri sığdırdığını daha çok merak ediyor, keşke anlatabilse diye geçiriyoruz içimizden. Onu konuşmaya çekecek sorularla şansımızı denemek istiyoruz, olmuyor. Birkaç cümle konuşabilmesi için “Burası nasıl? Beğeniyor musun burayı” dediğimizde damarına basıp, onu sinirlendirdiğimizi anlıyoruz. Yüzünü başka yöne çevirerek, tüm öfkesini biriktirip “Na, na, na ne xweş e kurê min. Zarokê min giştî hatin. Ez û zilamê min ixtiyar bûn, em mejbur hatin“ dedi bir çırpıda. Güzel bulmuyor burayı, çocukları geldiği için mecbur kalıp o da eşiyle birlikte gelmiş Almanya’ya.
Arada bir bize tercuman olan, annesinin halini iyi bilen oğlu Yusuf da bize yardımcı olmak, onu konuşturabilmek için “Annem misafirleri çok sever. Sürekli evde misafir olsun ister“ diyor. Misafir sayısını az buluyor, gözlerini oğluna çevirerek “Mevanê te gişti evin“ diye soruyor. Bir zamanların kalabalık misafir ziyaretlerine özlemini yansıtıyor, çevresine bakınıyor, bazen kapıya göz atıyor. Köy yaşamını dinlemek istiyorduk kendisinden. Konuşturmak ve dinlemek için gözlerimiz asırlık annenin üzerinde, bekliyoruz… Yine yüzünü bize çevirip “Min li gund pir kar dikir. Min tenê 500 mî didot. Lê her tim mevanên me hebûn. Pir mêvan dihatin“ kelimeleri dökülüyor ağzından. Çok çalışmış köyünde, 500 koyunları varmış, çok sayıda misafir ağırlamış… Her cümlesi bir ömür. Her kelimesine yılları sığdırıyor.
Konuşturabilmek için düğününü de sorduk; kalabalık geçmişti, iyi buluyordu, “Pirr xweş bû, gorî wê demê xweş bû. Mevan pir bûn“ diye cevapladı içerlenerek. “Buradaki düğünler nasıl” diye sorduğumuzda, yine kızıp, sinirlenmeye başlıyor ama birkaç cümle daha konuşuyor: “Daweta dema me xweş bû! Jehrê bikim wî welatî. Ew çiye millet xwe firotiye li wî welatî? Ma evder cihê insana ye? Carê behsa vir neke!“ Ülke hasreti çekiyor, buradan nefret ediyor, insanlarının yaklaşımlarından şikayetçi… Bizi bir daha sormayın diye uyarıyor ama bu cevabından sonra kim sormaya cesaret edebilir ki?
Saatler süren sohpet girişimlerimizden sonra nihayet biraz sonuç alabiliyoruz. Ermenî, Asurî-Süryani katliamlarını hatırlayan asırlık Êzîdî kadın, o dönemler annesinin tanık olduğu birkaç olayı hatırlayıp, bize bölük pörçük aktardı. Bir ara katliamlardan söz edince gözleri buğulandı, annesinin katliam döneminde Midyat’ta bir kadın ve karnındaki çocuğunun öldürülmesine tanık olduğunu, “Dayika min her tim digot, dema diçe Midyadê, dibîne ku jinek pişta xwe daye dîwer. Jinek dû canî û zarokê wê kuştin e” sözleriyle anlattı.
Ermeni bir kadının nasıl katledildiğini anlatırken içini çeken Êzîdî anne, kimbilir kaç katliam görmüştü? Her katliamda bir annenin acılarına kaç acı daha eklenmişti?
Gelinlerinden, torunlarından bahsederken aklının bir tarafı hep kendi dönemindeydi. Şimdiki dönemi, Almanya’yı hiç sevmemiş. Öfkeyle anlatıyor, her cümlesinde bunu dile getirmekten çekinmiyordu. “Torunlarım Kürtçe bilmiyor, dillerini bilmiyorlar, onlarla konuşamıyorum” diye sitem ediyordu.
Konuşma ilerleyince, konu Serok Apo’ya geliyor. “Apo pir baş e” diyor. Bu konuyla birlikte ayrı bir dert de sarmıştı Êzîdî anneyi ve savaşta yaşamını yitirenlere, katledilenlere hüzünlenerek, her gün ölümler yaşandığını belirtip “Millet qelandin kurê min. Ka çi hîştin? Rojê çend kes tên kuştin“ diyordu.
Annesinin konuşmasını oğlu tamamladı: “Annem çok yardım ettmiş. O dönemler Bagok Dağı’nda Dirêjo diye bir gerilla vardı. 1979’da bize ilk gelen Apocu Dirêjo’ydu“ diyerek, o günden bugüne gerillaya ve Öcalan’a olan bağlılıklarını dile getiriyor.
Saatler geçtikten sonra asırlık Êzîdî annenin adınının Caziya olduğunu öğreniyoruz. Gülerek “Navê min Caziya ye“ diyordu. Fotoğraf makinasını gösterek resmini çekmek için izin istediğimde, pek gönüllü olmayıp “Tê çi bikê ji suretê min“ diye soruyor. İzin vermeyecek diye kaygılandım ama oğlu devreye girince fotoğraf çekmemize razı oldu. Hiç resmi yokmuş. “Kimse çekmedi” diyordu. Hep kürtçe konuştuk Caziya anayla. Yüreği Kürtçe, gönlü Kürdistan’daydı…