Bölgesel yarım kalmış/yanlış kurgulanmış bir hesap, küresel hegemonyanın sürdürülebilirliğini etkilemekte ve Ortadoğu üzerinde bu bölgesel dinamik bambaşka bir sürece doğru evriltilmeye çalışılmaktadır. İç ve dış politikanın karmaşık şekillerde iç içe geçtiği bu zaman zarfı ile ilgili neden-sonuç ilişkisini doğru yerden kurmak, hem bugünü anlamaya hem de yarına yönelik çeşitli projeksiyonlar çıkarmaya yarayacaktır. 

Ortadoğu’daki ulus-devlet sistemi için iç ve dış politikanın iç içe geçmesine sebep olarak yüz yıl önce Kürt halkı üzerinden (Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesi) yürütülen politikaları ifade edebiliriz. Yapay sınırlara karşın politik mücadelesini yürüten bir halkın, ulus-devlet sistemine ve dolayımıyla küresel hegemonyaya yaşattığı çatlak ile karşı karşıya olduğumuz krizler dönemindeyiz. Birinci Dünya Savaşı sonrasında bölgesel-küresel güçlerin antlaşmaları sonucu Kürt halkı, dört ulus devlet arasında bölünmüş sınırlara hapsedilmişti. Nasyonalliğe dayanan egemenlik biçimlerine sahip ulus-devletler, yüz yıl boyunca Kürt halkı üzerinde kaba baskı ve ideolojik baskı aygıtlarına başvursa da yanlış hesap doğru neticeyi getirmedi ve Kürt halkı dört parçada politik direniş göstererek yüz yıl önce kurulan nasyonal ulus-devlet egemenliğini krizler silsilesinin içine bıraktı. Dolayısıyla bugün yaşanan kriz dönemi, yanlış hesaba direnen bir halkın çarpıklıkları açığa çıkarıp hakikati dayatmasıyla mümkün oldu.

Bu baskı-direniş sürecinin tarihsel anlatısı çok sayıda değerli araştırmayla güçlenmişken, okumayı egemenlik teorisi üzerinden yapmak, bugünü anlamak için oldukça verimli sonuçlar üretebilir. Çünkü egemenlik ve onun paylaşımı mücadelesi olan mevcut durum, Ortadoğu ulus-devlet egemenliğinin yaşadığı kriz, bu krizi açığa çıkaran Kürt halkı ve tüm siyasal öznelerin bu krizden çıkış arayışı üçgeninde tartışılmaya hem daha müsaittir hem de daha güçlü bagajı olan bir duruma işaret etmektedir.


Egemenin iki argümanı

Klasik ulus-devlet egemenliği, krizde harekete geçer. Krizi lehine çevirmek suretiyle aşmak için harekete geçen egemenin temelde iki başvuru noktası olur. Bunlardan ilki devlet aklı, ikincisi ise gerçek bir olağanüstü halin yaratımıdır. Devlet aklı (ragion di stato) egemene, özgün duruma ilişkin ‘ne yapması’ gerektiğini söylerken; olağanüstü hal, yapılması gerekenlerin nasıl yapılacağına dair yol, yöntem ve zemini sunar. Yani devlet aklı karar verendir, olağanüstü hal icraatı gerçekleştirendir. Bu bağlamda, Türkiye ulus-devletinin yakın tarihine baktığımızda, direnen bir halkın yüz yıllık egemeni krize soktuğu ve bu krizi egemenin koltuğunun altına bıraktığı açıkça görülür. 


Egemenin krizi

Her bir dönemi kendinden değerli demokrasi mücadelesini uzun uzadıya anlatmak yerine 7 Haziran 2015 genel seçimlerinin siyasal anlamına baktığımız zaman kritik bir kavşak görürüz. Öncesinde silahlı mücadelede devletin sürekli başarısızlığı ve demokratik siyaset yoluyla çözüm arayışı umudunu içeren Çözüm Süreci’nin yarattığı etkiyle 7 Haziran’da HDP’nin elde ettiği başarı, egemeni bir yol ayrımına getirmiştir. Çünkü bir kimlik, bir siyasal mücadele halkın önüne ‘kendini kendisi anlatabilecek biçimde’, sınırlı da olsa ilk defa çıkabilmiş ve egemenin ona biçtiği sınırı halkın kabulüyle aşmıştı. Bu netice, yüz yıldır Kürt karşıtlığı üzerinden kurulan Türk milliyetçiliğini zor durumda bırakmıştır. Türk milliyetçiliği, bizzat propagandasının yapıldığı, çeşitli imtiyazlarla güçlendirilen, asimilasyoncu seferberliğin milliyetçilik lehinde işletildiği Türkiye halkları tarafından zor durumda bırakılmıştır. Dolayısıyla egemenin bu noktada kendi zeminine döşediği ve varlığını dayandırdığı milliyetçiliğin iflas aşamasına gelmesi karşısında bir hamle yapması kaçınılmaz olmuştu. Bu hamle çok fazla seçenek içermemekteydi. Şöyle ki, egemen ya kendi dönüşümünü de getirecek bir demokratik programa yönelecek ve Demokratik Cumhuriyet’in inşasını hedefleyecekti ya da klasik ulus-devlet egemenliğini tadil ve tahkim etmek isteyecekti.


Egemenin tercihi

7 Haziran’dan çok fazla bir süre geçmeden egemenin klasik ulus-devlet egemenliğine dayalı Sünni Ortadoğu liderliğini de kışkırtan seçeneği tercih ettiği ortaya çıktı. Bu arada belirtmek gerekir ki, daha sonraki tarihlerde de doğrulanacağı üzere egemen, Sünni bölgesel liderlikten vazgeçme ile ilgili ısrarcı olmadı. Ulus-devlet egemenliğine dönüşün bir tarihsel körlük ve günceli anlama hususunda yaşanan eksiklik olduğu açıktır. Çünkü tarihin geriye yürümesinin imkânsızlığı bir yana, bugünkü krizi yaratan şeyin ulus-devlet sistemi olduğu gerçekliğine karşı egemen, idraksiz kaldı. Buna rağmen devlet aklının devreye girmesiyle egemeni teşekkül eden yeni ittifaklar kurulmaya başlandı. Televizyon kanalları başta olmak üzere kitle iletişim araçlarına ‘demokratik çözüm, siyasi müzakere, toplumsal hareketler ve direniş’ temalı tüm geçmişe ait olayları ve süreçleri unutturma telkininde bulunuldu, siyasi alanı biçimlendirecek hamleler (örneğin CHP’ye koalisyon kurulması yetkisinin verilmemesi ve CHP’nin manidar sessizliği...) yapıldı. Egemenin bu hareketliliği ile Kürt karşıtlığı, sömürgeciliği yeniden inşa etmek üzere kurgulandı. Kürt coğrafyasında yeniden kurucu şiddet aracılığıyla İl Özel İdaresi Kanunu’na dayalı da olsa Olağanüstü Hal uygulamasına başlandı. Bu uygulama öyle çeşitli iktidar teknikleri ve saikleri ile kuruldu ki, uygulama bir rejime dönüştürüldü. ‘Kutsal devlet’ şiddeti öncülüne alarak yeniden toprak/kent kolonizasyonu yapmaya çalışırken, Kürtlerin yanı sıra Türkleri ve diğer halkları da bir tür kolonizasyona (zihinsel oto-kolonizasyon) tabi tutmaya çalıştı. Devlet aklıyla devreye giren yeni ittifak, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında sistem partileri tarafından kurulmaya çalışılan ‘milli mutabakat’ın isim babası olmayan ama yer altında biçimlenmiş ön hazırlığı ve ruhu olmuştur. Türk ulus kimliğini, ‘millet-i hakimiye’yi ortak payda olarak kullanan milliyetçi, ulusalcı, Türk İslamcısı, Türk solcusu (!) birçok odak bir araya geldi.

Egemenin krizden çıkış argümanlarının hayata geçirilmesi için toplumu ikna etmek amaçlı birkaç somut olay ve sonrasında kitle iletişim araçları ile propaganda seferberliği başlatıldı. 20 Temmuz 2015 tarihinde Ceylanpınar’da iki polisin öldürülmesi bahane edilerek yoğun bir savaşın startı verildi. Bu karanlık olayın aydınlatılmasına yönelik çabaların aradan bir yıl süre geçmesine rağmen hala AKP tarafından engellenmekte olması, söz konusu olay-toplum-iktidar yanıltması üçgenine anlam katmaktadır. (HDP’nin Ceylanpınar olayının araştırılmasına yönelik meclis araştırması açılması önergesinin AKP ve MHP oylarıyla reddedilmesini de hatırda tutmak gerekir.)


Krize giden yol

Ablukalar, ölümler, kırsaldaki çatışmalar, mezarlıkların yok edilmeye çalışılması, açık cezaevine dönüştürülen kentler, savaş görüntüleridir. Bu görüntülerle egemenin murat ettiği şey ise bir yandan kolonizasyon sürecinin işletilmesi, diğer yandan Kürt halkının sindirilmesi, savaş aracılığı ile de egemenin çeperinde bulunan güç odakları arasındaki ilişkilerin tahkim edilmesidir. Fakat bu kolonizasyon süreci ile elde edilmek istenen sonuç boşa çıktı. Sondan başlayacak olursak, murat edilenlerden biri olan sistem içi güç dengelerinin tahkim edilmesi, 15 Temmuz darbe girişimi ile olumsuz neticelendi. Savaşın gerilimleri örteceğini düşünen egemen yanıldı ve savaştan güç kazanan bazı güç odakları darbe girişiminde başrolü oynadı. Yine ablukalarla ilgili “2015 yılının sonuna kadar bitireceğiz” hedefi yenilgiye uğradı. Bu da hem halkın sindirilmesi hem de Kürtlerin yeniden kolonize edilmesi hedefini büyük oranda işlevsiz hale getirdi. Akademisyenlerin, aydınların, öğrencilerin, sol örgütlerin her geçen gün artan dayanışması ile yıkıma uğrayan kentlerin tamamiyle egemenin pençesine düşmemesi de hem Kürt coğrafyasında hem de Türkiye sahasında kolonizasyon sürecinden beklenen sonucun açığa çıkmamasına yol açtı. 


Yeni hamle

7 Haziran’dan hemen sonra devreye konan ve ‘Çöktürme Planı’ denen bu hamlenin boşa çıkması ile egemen, yeni bir hamle yaptı. 15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra Erdoğan’ın “Bu olay bizim için Allah’ın bir lütfudur” sözünde kristalize olan bu hamle ile OHAL ilan edildi ve Kürt halkı/coğrafyası üzerinden başarısız kalan krizden çıkış hedefi coğrafi ölçek büyütülerek gerçekleştirilmeye zemin sunar hale getirildi. Böylece ölçeğin ülke geneline yayılması ile birlikte yeni safhaya geçildi. Bir yandan çeşitli iktidar teknikleri ile birçok toplumsal kesimin sisteme tam biat ile eklemlenmesi, diğer yandan dış politikada hızlanan içeri ile uyumlu politik manevralar, bu hamlenin genel çerçevesini görmemize yardımcı olabilir. Bu kapsamda, Suriye’deki Kürt kazanımlarının bertaraf edilmesi, Türkiye’de Kürtleri ve siyasi iradelerini görmeme-duymama-bilmeme ve tanımama şeklinde gerçekleşen tutumlar, bu hamlenin ilk ve en belirgin görüntüleridir. Aynı şekilde, egemenin çeperinde bulunan güç odaklarının tasfiye edilmesi, devrimci örgütlere baskılar, emek hareketlerine yönelimler de bu hamlenin birer parçasıdır. Nitekim bu hamlede bulunan CHP ve MHP’nin asıl motivasyonu da Kürt karşıtlığıdır.


Murat edilen

Devlet aklını ve olağanüstü hal rejimini/uygulamasını devreye koyan egemen, krizden çıkış için her yenilgide yeni hamleler yapmaktadır. Her yeni hamlede de krizden çıkış yolunun bulunmasının yanı sıra kriz sonrasının kurumsallaştırılmasının arzusu da yatmaktadır. Bu arzuyu organize eden ise egemenin çeperinde bulunan ama ittifakta bulundukları öznelere göre daha güçlü hükümleri vermeye mazhar olan öznedir. Yani Türkiye’de Bakanlar Kurulu’nu oluşturan siyasi parti değil, Erdoğan’dır. 10 Ağustos 2016’da İstanbul Yenikapı’da ortaya çıkan görüntü bu arzunun içerik ve biçimi hakkında güçlü emareler sunmaktadır. Ortada bir Cumhurbaşkanı, sağında solunda siyasi parti liderleri, önündeki protokolde 90’ların eli kanlıları, Genelkurmay Başkanı ile şakalaşan Cübbeli Ahmet... Yani tam olarak kurumsallaştırılmak istenen şey... 

Peki kurumsallaştırılmak istenen şey nedir? Bu sorunun cevabını verebilmek için önce geçmişe bir göz atmak, sonrasında ise günümüze dönmek gerekir. Takvimler 14 Ağustos 2015’i vurduğunda Erdoğan, babasının memleketi Rize’de “Türkiye’de sistem fiilen değişti” demişti. Bu açıklamayı hem içerik hem de biçim açısından değerlendirmek gerekir. Erdoğan’ın arzusunda bulunan sistemi değiştirmekle ilgili açıklamayı babasının memleketinde yapması, kendisinin tahayyülüne yönelik patriyarkal istenci açığa çıkardı. Sembolik anlamı ile baktığımızda patriyarkayı esas alan bir gelecek tahayyülü ile karşı karşıyayız. Yine Anayasa işler haldeyken yapılan bu açıklama içerik açısından hukukun ve soruşturmanın konusu olsa da fiilen değiştirmenin modern devlet biçimlerinde bulunmadığını ifade etmek zor olmasa gerek. Bu zor olmamanın gösterdiği şey ise Erdoğan’ın kendi ‘hukukunu’ dayatma isteğidir. Ağustos’tan bugüne geldiğimizde, söz konusu arzunun gerçekleşmesi için bir seferberlik ile karşı karşıya olduğumuz açıktır. ‘İmparator Başkan’ modelini talep eden Erdoğan’ın halkı buna ikna etmesi için güncelde geçer akçe olan bir modern mit üretmesi gerekmektedir. 15 Temmuz darbe girişimi Erdoğan’a bu konuda yardımcı oldu. Çünkü basında işleniş biçimiyle Erdoğan liderliğinde milli mutabakatın özneleri darbeye karşı durarak, başarısız olmasını sağladı. Mitolojik öğelerle güçlendirilen bu anlatı, Erdoğan’ın bugün ihtiyacı olan bir boyutun gerçekleşmesini sağladı. Yine Kürtlerin haklarını alamaması için girişilen Suriye politikasındaki değişiklik ve bunun sahaya yansımasında ön saflarda yer alan Erdoğan, Kürtler haklarını kazanamazsa yeni bir ‘tarih’ yazdığına dair ikna süreçleri işletme isteğindedir. 


İmparatorun danışma meclisi

Milli mutabakat adı verilen ve AKP, CHP, MHP liderlerinin bir araya gelerek sorunları konuştuğu pratik, siyasi karar alıcılık boyutu taşımamasına rağmen halkın ikna edilmesinde bir görüntü ve propaganda malzemesi olarak kullanılmaktadır. Oysaki, özellikle CHP lideri açısından siyasi karar alıcılık niteliği olmayan, danışılmak suretiyle unutulan bu toplantıların tanımı ve örneği, istişare ile yönetme pratikleri değil, imparatorluk dönemlerinde bulunan ve imparator açısından hiçbir bağlayıcılığı olmayan danışma meclisi şeklinde bir gerçekliğe sahiptir. Yani ortada CHP ve Kılıçdaroğlu açısından ülkeyi birlikte yönetme gibi bir durum söz konusu değildir. Açıktır ki, ortada olan Erdoğan’ın kendi planını gerçekleştirmek için geçici bir süreliğine başvurduğu bir taktiktir.

 

‘Gerçek Biz’in yaratımı

Egemenin karşı karşıya olduğu krizden çıkış için çeperden doğru özellikle Erdoğan eliyle egemenliğin kendi lehine dönüşümü mücadelesi tarihsel bir süreçten geçmektedir. Bu sürece tarihsel niteliğini kazandıran gerçeklik hem dış hem iç politikadaki gelişmelerdir. Ortadoğu’da yüz yıllık hesaplar görülmekte ve bu durum krizlere sebebiyet vermektedir. İyi örgütlenenin geleceği belirleyeceği bu aralıkta Erdoğan veya diğer güç odaklarının egemeni krizden çıkarıp kendine doğru bükmesi mücadelesine karşı Demokratik Cumhuriyeti daha güçlü dayatmak, bunun için yaratıcı hamleler geliştirmek, tarihte olduğundan daha büyük bir zorunluluk olarak bugün ortadadır. Açıktır ki, Erdoğan egemenin kendisi ya da sahibi değil, onu manipüle etmeye, ele geçirmeye, ana gövdesi olmaya çalışan güç odaklarından biridir. Toplumsal ve siyasal açıdan ülke içindeki güçlere baktığımızda farkı yaratan tek güç ise HDP’dir. HDP, diğer güç odaklarının otoriterliğine karşı demokrasiyi, mezhepçiliğe karşı toplumsal eşitlik politikalarını, ekonomik sömürüye karşı adaleti savunmaktadır. Bu açıdan haklılığın verdiği mistik güç ile mücadele büyütülürse ve halkların karşı karşıya kaldığı iki ana tercih hattı iyi propaganda edilebilirse bir yüz yıl daha Türkiye halkları açısından kayıp olmayacaktır. Unutulmamalıdır ki, bu dönemde siyasetin öznesi ve karar alıcısı olan kuşak, bugün sadece tarihin değil, geleceğin yükünü de belirgin şekilde sırtına yüklenmiş durumdadır.



HASAN KILIÇ