Kuzey Kürdistan’da yaşanan savaş öyle bir noktaya geldi ki; her güne Türk devletinin yeni bir katliamı ile uyanıyoruz. Cizre, Sur ve Silopi başta olmak üzere sivil halka dönük çok yoğun bir saldırı uygulanıyor. Devletin kısmi olarak sıkıyönetimi kaldırması sonucu Silopi’de ortaya çıkan manzara Türk devletinin sömürge zihniyeti ile Kürt şehirlerine saldırdığını kanıtlıyor. Mahalleleri, sokakları harabeye dönüşmüş bir kent karşımıza çıktı. Sur’dan, Cizre’den kısmi olarak yansıyan görüntülerde de manzara aynı. Yine Silvan’da da aynı şeyleri görmüştük. Adeta yaşam alanı olmaktan çıkarılmış, ‘başınıza yıkarız’ dedikleri uygulama bunlar. İşte tam da sömürgeci politika böyledir.
Sokaklara, mahallelere dönük yıkım politikası, kentini terk etmeyen insanlara da uygulanıyor. Kelimenin tam anlamıyla kente yıkım, kentliye de kıyımdır yapılan. Onca sivilin katledilmesi başka türlü açıklanamaz. Onlarca çocuk, doğmamış bebekler, analar, yaşlılar, öğrenciler ve gençlerin katledilmesi bir kıyım değilse nedir?
Yine sömürge politikalarını en belirgin kılan konulardan biri de yaralıların kan kaybından katledilmesini bilerek ve isteyerek bekletmek. Ancak bazı şeyler de sömürge devletlerin bile yapamayacağı uygulamalardır. Mesela katledilen onca insanın cenazesinin alınmasına izin vermemek, cenazelere işkence etmek ‘düşman’ yaklaşımı olarak bile tanımlanamaz. Bu daha sorunlu, daha hastalıklı bir durumu ifade etmektedir.
Peki bu kadar büyük kin, nefret, öfke neden? Öldürmenin de yetmediği psikolojik duvar nedir? Her şeyden önemlisi bunca saldırı ve katletme devletin ‘bölünmez bütünlüğünü’ korumaya yetecek mi? Yoksa her adım dibe biraz daha mı yaklaştırıyor?
Her sorunun ayrı açıklamaları var mutlaka ki. Ancak en belirgin olanın egemenlik ve iktidar olgusunda olduğu genel bir doğrudur.
Dolayısıyla biriktirilen onca kin, nefret, öfkenin ve bunun psikolojik duvarını egemenlik ve iktidar olgusunda aramakta da fayda var. Özellikle egonun maddi iktidar imkanları ile birleşmesi, boyun eğdirmeyi yegane hedef haline getiriyor. Egemenlik ve iktidar tebaa ister, sürekli onu besleyecek, yüceltecek, her dediğinin tanrı kelamı olarak kabul eden tebaa ister üstelik. Hem kişisel yanı vardır, hem de toplumsal. Fakat iktidar sadece soyut bir olgu da değildir. Maddi olgular gerektirir. Statü ve koşullarına göre devlet, toprak (ev, arsa, kimine göre köy vb) yetki, para ve kadın başlıca maddi olgularıdır. Toplumsal statülere göre çeşitlendirmek mümkün. Ve bu olguların tarih boyunca kavgaların temel sebepleri olduğu yadsınamaz.
Egemenlik ve iktidarın bin yıllarca devlet mekanizmaları aracılığı ile uygulandığını biliyoruz. Her türlü imkana sahip olan bu mekanizmalar yine de binyıllarca toplumlar ve halklar üzerine en inanılmaz baskı kurmasına rağmen yaşayamamıştır. Kendi dönemlerine göre iç ve dış koşullar belirleyici olmuştur. Ve bir tekerrür olarak hemen hepsi zulmü, zalimliği, baskıyı zirveye çıkardıklarında dibe vurmuş ve yıkılmaktan kurtulamamıştır. Çünkü devlet geleneğinde aslolan ya kendine bağlamak, ya da bağlayamadıklarını zor ve baskı aracıyla sürmek, yok etmek, inkar etmek olarak cereyan etmiştir. Yine de hiçbiri tarihin çarkından kendini kurtaramamıştır.
Evet yıkılmışlardır. Çünkü devletli toplumlar aynı zamanda sınıflı, cinsiyetçi, dinci, milliyetçi ideolojilere-ki bunların tümü ataerkil karakterdedir- politikalara mahkum kalmıştır. Dolayısıyla adalet, eşitlik, özgürlük arayışı olanlar bu taleplerinden hiç vazgeçmemiş, nesilden nesile aktarmıştır. Bir dönemin hikayeleri, diğer dönem için miras olarak aktarılmıştır.
Şimdi içinden geçtiğimiz zaman da karakteri itibari ile farklı değildir. Düşünün ki bir yüz yıl geçmesine rağmen Türkiye’de inkar edilen, baskılanan tüm kimlikler dip diri ayakta. Katliamlardan geçirilmişler, baskılanmışlar, sürülmüşler, inkar edilmişler, asimilasyona maruz bırakılmışlar. Ama yine de eşitlik ve özgürlük arayışından vazgeçmemişlerdir.
Hendekler arkasındaki gençleri basın, hep 90’larda göç eden, cezaevinde kalmış, aileleri gözleri önünde katledilmiş çocuklar olarak tanımlar. Eğer bu gençler, bunca acıya rağmen halen taleplerinden vazgeçmemişse, demek ki yüz yıllık devlet politikalarında ısrar etmek anlamlı değil. Demek ki aranan eşitlik, özgürlük, adalet henüz yok. İstediğiniz kadar ‘terörist’ deyin, hatta sokak ortalarında süründürün, parçalayın yine de sadece cephelerini büyütmekten öte sonuç olmadığını görmek durumunda bu toplum.
O halde yüzyıllık devlet politikalarındaki tekerrür, sadece Kürt toplumuna zarar vermemekte, bizzat bu politikalarda ısrar eden devlete, bu devletin politikalarını kabul eden topluma zarar vermektedir.
Kürt halkı ve Türkiye’nin bütün farklılıkları toplumsal kolektif hakları kabul edilip, anayasal güvenceye kavuşturulmadığı sürece mücadelelerinden vazgeçmeyeceklerdir.