Yine bir masanın değil de bir kuyunun başına oturdum. Karanlık ve derin bir yere kelimeler atıyor; bir yankıdan bin yangıyla yazıyorum. Hapishanede olmanın mesaisi üzerine düşünüyorum. Bir koğuşta uyanmak, öğlen bir saat havalandırmaya çıkmak, orada volta atmak, dışardayken bile içerde olduğunu bilmek, sonra tekrar ranzana dönmek, koğuştakilerle mümkünse arkadaşlık kurmak, birbirine belki hayat hikayeleri anlatmak… 

Dışarda senin için nöbete duranları düşünmek sonra, her gün düzenli olarak oraya gelenleri, röportaj verenleri, çay-kahve- kek- poğaça derken akşamı edip evlerine dağılanları… Onların mesaisi de bu. Dayanışmak, dayanıştığını duyurmak, azıcık da olsa bir ses çıkarıp, birilerini caydıracağını ummak ya da varsaymak; vicdanen kendini orada nöbete duran biri olarak görmek ve göstermek.

Aslı Erdoğan için nöbete gidenlerden biri de Necmiye Alpay’dı. Şimdi ikisi de içeride bu ironik durumu konuşuyorlar muhtemelen, akıbetini bilmedikleri bir davanın ve tutukluluğun ne kadar süreceğine dair endişe onları da yakmaya başlamıştır. Aslı, son mektubunda hapishane o kadar da korkunç değil, ne kadar burda olacağını bilmemek öyle, derken çok haklı. İçerde geçen zamanla, dışardakinin yelkovanları ayrı yönlere koşturuyor malum. Bunu deneyimlemeden bilmek de nerdeyse imkansız. Bu garabet duruma karşı dışarıda olanlar (şimdilik mi demek lazım yoksa) biraraya gelip ne yapmalı, nasıl karşı çıkmalı, milleti nasıl uyandırmalı, dürtmeli, rahatsız etmeli toplantıları yapıyor. Uzaktan izlediğim kadarıyla toplantıların ana meselesi; dünyaca ünlü yazar Aslı Erdoğan’ın tutukluluğu kabul edilemez mi diyelim yoksa Özgür Gündem’i de laf arasında geçirelim mi ikilemi içinde gidip geliyor. Alın size bir başka garabet daha!

Yav arkadaş memleketin hiçbir sorunu yokmuş gibi bir de aydınların bu sinekten yağ çıkarma, üstelik çıkan hiçbir şeyi beğenmeme ve var olanı nasıl kendime yontarım derdiyle uğraşıyoruz şimdi de. O kadar okudun, yazdın, çizdin, adın duyuldu, “saygın” bir yerin oldu da o kafan böyle bir mevzuda meseleyi bağlamından koparıp başka bir mecrada poz vermelik bir hal mi aldı? Aslı Erdoğan’ın içerde olmasının yegane sebebi bunca yıldır yazdığı kitaplar mı? Ya da Necmiye Alpay Türkçe Sorunları Kılavuzu’nu yazdı diye mi apar topar içeri tıkıldı yoksa Kürtçe’nin de bir dil olduğunu ve herkese ana sütü gibi helal olduğunu söyleyenlerin yanında durduğu için mi?

Soru çok basit gibi görünüyor değil mi? Ama cevaplar muğlak. Bu cevaplara göre konumlanma, saf tutma ve tutturma! Bir tepki biçimi olarak yazarlar önlerine bir karton kağıt tuttu, üzerinde; “Aslı Erdoğan içerdeyse hiçbirimiz dışarda değiliz” yazıyor. Normal bir ülkede olsak, ne güzel bir tepki deyip geçeceğiz ama nedense samimiyet buhranı burda da boğazıma yapışıyor benim. İçimden yok ya, bal gibi dışardayız. Yiyor, içiyor, her birini de instagramdan kare kare paylaşıyoruz deyip duruyorum. Çok mu umutsuz çok mu kötümserim bilmem. Ama dayanamıyorum işte; misal bunca yıl tatlı sularda yüzen, uçta yatıp ortada kendine pek de hatırı sayılır bir yer bulan Zülfü Livaneli kişisi belli ki bir tekne gezisinden fotoğraf göndermiş. Ben de dışarda değilim diyor. Hadi ya! Ne kadar samimisiniz. Ne kadar gerçekçi, ne kadar dayanışmacısınız! Hadi yazı nöbetine gel, Özgürlükçü Düşünce Gazetesi’nde iki satır yaz desen, burun kıvırır ama mesele poz vermek oldu mu, botokstan gerim gerim suratıyla gülümsüyor ve ben de dışarda değilim diye sırıtabiliyor. 

Sonra nam-ı diğer Buket Uzuner adlı şahıs, Aslı’ya destek vermek için Cumhuriyet’i seçmiş. Yazısının başlığı “Akrep gibisin kardeşim” Peh peh! Ne kadar afili, ne kadar çağıran bir başlık değil mi? Hemen bakıyorsunuz, yazı kendisinin nasıl da dünyayı dolaşmayı seven, araştırmacı, meraklı, çok kitaplı, çok satarlı bir yazar olduğundan bahisle yolunun Norveç’e de düştüğünü, orada evinde kaldığı bir kadının Nazım’ın bu dizeleriyle onu karşıladığını ve ona nasıl da sımsıcak sarıldığını anlatıyor. Bize ne dememek için biraz daha sabredip, herhalde konu bir şekilde Aslı’ya gelir diye hızlı okuma yapınca görüyorsunuz ki, ordaki bir toplantıda da Aslı’yla karşılaşmışlar da falan filan. Ne oldu bacım? Sen de Aslı için bir yazı yazıp, dayanıştın mı şimdi? Aferin, sıranı savdın, çekilebilirsin.

E sana da bir şey beğendiremiyoruz Suna hanım diyecekler için bir not; bu memleketteki yarı aydın hallerinden, boğazına kadar samimiyetsizliğe batmışlıktan; her türlü mağduriyeti kendi hanesine puan diye yazanların rağbet görmesinden fena halde sıtkım sıyrıldı. Bu celallenmelerimin bir tarihi ve tanıklığın da bir sabrı var anlayacağınız. Elbette Aslı Erdoğan’ın yazarlığı, edebiyattaki yeri, Necmiye Alpay’ın dile verdiği emekler tartışılmaz ama el insaf! Onların içerde oluşlarını Özgür Gündem’le ilişkilendirmeden (ki haklarındaki suçlama terör örgütüne üye olmak!) Kürtlerin yanında yer aldıkları için başlarına bela aldıklarını ve bunu da bile isteye seçtiklerini kabul etmeden ne derseniz deyin yaptığınız herhangi bir şeye beni inandıramazsınız. En fazla oturduğunuz yerden fotoğraflar koyar, sonra dört bir yanda bunu yayıp, bakın ben de destek oldum diye piarınıza devam edersiniz.

Bu riya sadece Aslı ve Necmiye için değil, her şeyde kendini gösteriyor. Daha bugün Dilek Dündar’ın pasaportuna el konuluyor; yaa nasıl olur diyenlerin karşısına yine önce aydınlar çıkıyor. Ee daha önce de başkalarınınkine el konuldu, ona sesini çıkarmadın da Dilek’in soyadı Dündar olunca mı zoruna gitti? Bu soruya yanıt yerine direkt “de get” diyesi geliyor insanın ama susuyor, anlamaya çalışıyor sonra da benim gibi şişiyorsunuz. Galiba acıyla öfkeyi aynı anda yaşamaktan yorgun düşmek böyle bir şey. Ne şaşkınlık, ne isyan ne de karşı çıkmak kendine bir türlü sağlam bir zemin bulamıyor. Herkesin elinin altında twitter; patlat 140’lık bir özlü söz rahatla, gerin ve geri çekil. Bitti! 

Halimiz gerçekten çok acıklı. Aslı ve Necmiye’nin oradan daha sağlam çıkmalarını temenni etmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Bu konuyla ilgili oluşturulacak kamuoyunun derecesini de, böyle bir aydın ahalisiyle yan yana durmayı başarın da öyle değerlendirin.