DENİZ GAFUR / ROJNEWS / BRADOST

Başûrê Kurdistan’ının Bradost alanında yaylalara gelen çocuklar; kendi kuzularını büyüterek dünyaya meydan okuyor. Hem de işgali meşrulaştıran uyuşuk vicdanlara rağmen, yetiştirdikleri her kuzuya isim vererek şahsiyet kazandırıyor.

Belki de çocuk olmanın gereğidir; savaşın ortasında bile hayata müthiş canlılık kazandırmak. Bir çocuk düşünün, savaşın ortasında. Ama bundan çok da haberdarmış gibi davranmıyor. Bir çocuk düşünün, her an ölümle burun buruna ama bunu çok da umursamış görünmüyor. Bir çocuk düşünün, her şeye ve herkese rağmen gülümsemeye devam ediyor. Hem de yüreğinin en derin tarafıyla, tüm inceliğiyle…

Başûrê Kurdistan’ın Bradost alanında yaylalara gelen çocuklardan insanlığın haberi var mı? Gören, duyan oldu mu? Bilinmez! Ama onların yaşama, çevresine kattığı değer can suyu niteliğinde…

‘Savaştan en çok kimler etkilenir’ sorusuna klişeleşmiş “çocuklar ve kadınlar” cevabı veririz. Oysa her gün Başûrê Kurdistan’dan gelen savaş haberlerini izliyoruz ve çoğumuz ne çocukları ne de kadınları düşünüyoruz!.

  [gallery ids="118642,118641,118640,118638"]  

Sömürgeci Türk Devleti, yaşayan her canlıya saldıracak kadar çılgınlaşmış durumda. Hele ki, yaşamını yitirenlerin  mezarlarını yok etmekten utanç hissetmiyorken; orada yaşayan çocukları düşünmek-görmek zorundayız! Mesela; savaşın ortasında yaşayan ve büyüyen çocukların bir günü nasıl geçiyor acaba?

Bizzat yanlarına vardım. Her adımda farkındalığım arttı. Yeni keşiflerim oldu. En cesur savaşçılara taş çıkartacak kadar büyük yürekleri olduğunu, bu çocuklarla birlikte zaman geçirince anladım.

Bugünün ilerisinde, zamanın dışında, dünyanın içinde, evreninin sonsuzunda bir dünya kurduklarını, hayal gücünün sarsılmaz gücünü, tek tek gözlerinde izledim. Belki de çocuk olmanın gereğidir, hayata müthiş canlılık kazandırıyorlar, onları izlerken hayata tutundukları yerden tutundum.

Birine yaklaşmamı özellikle sağlayan bir hikaye yoktu. Hepsi ayrı ayrı kendi hikayesini yaşıyordu. Hepsi çok güçlü refleksler edinmiş ve hayatı avuçlarında sıkıca tutmuştu. Kendilerine totem olduğunu düşündüğüm bir inanış geliştirmişlerdi; Kuzulara isim veriyorlardı…

Kuzulara şahsiyet kazandırıyorlar

Kuzulara çobanlık yapan çocuklar… Her çocuğun özel bir kuzusu vardı. Ve o çocuklarla kuzular arasında koca insanların anlayamadığı bir ilişki… Bunları not alırken fark ettim. Kendileri gibi küçük olan kuzuları, kendi çocukları gibi büyütüyorlar. Verdikleri emeğin de farkındalar. Her kuzuya bir isim vermişler, şahsiyet kazandırmışlar bir anlamda. Bir kısmı annesiz kalmış bu çocuklar, kendi kuzularını büyüterek, dünyaya meydan okuyor. Savaşın ortasındaki işte bu çocuklar; her canlının yaşam hakkını savunan bilge aktivistler aslında!