Gerçekten de şu anda Türkiye'de arkaik bir yönetim işbaşındadır. Yüzyıllar öncesinin yönetim tarzını ve soğuk savaş döneminin politikasına takılmış kalmışlar. Kuşkusuz yönetim tarzını ve politikasını koşullara uyarlamak için bazı değişiklikler yapmak istiyor. Ama bütünlüklü çağdaş kafaları olmadığı için bunlar yama olarak kalıyor. Aslında yönetim anlayışı da, politik tarzı da çağla çatışıyor. Bu nedenle politikası da, yönetim tarzı da sonunda yenilgiye mahkumdur. Çünkü AKP iktidarının iç ve dış politikasının zamanı geçmiş, artık günümüzde sonuç almayacak politikalardır.

Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP hükümeti dış politikada tamamen soğuk savaş döneminde kalmıştır. Hala soğuk savaşın sürdüğünü sanıyorlar. Bu nedenle kendilerini soğuk savaş kamplaşması döneminde olduğu gibi yaşatmak istiyorlar. Ne kapitalizmin küreselleşmesinin getirdiği politik durumu ne de bunun siyaset tarzını anlamışlar. Erdoğan kara cahilliğiyle soğuk savaş siyaseti yürütüyor. Davutoğlu da ben stratejik konumumu kullanırım havasındadır. Sübjektivizmi en üst düzeyde yaşıyorlar. 

Dünyada tabii ki çıkar çelişkileri var, bunun üzerinden gelişen bir mücadele var. Ancak günümüz dünyası ne 19 ve 20. yüzyıldaki gibi kapitalist ülkelerin belirli alanları tamamen bölüştüğü ve egemenlik alanları çizdiği dünyadır ne de soğuk savaş dünyasının kutuplaşması vardır. Günümüz kapitalizminde bir ülke ya da bölge herhangi kapitalist bir ülkenin hakimiyetinde değil, hatta sermayenin serbest ve güvenli dolaşımı tüm ülkeler için geçerli. Rusya batı mallarıyla dolu. Çin malları da her yerde. Yani 19 ve 20. yüzyıl gibi şu ülkeler İngiltere, şu ülkeler Fransa, şu ülkeler Almanya hegemonyasındadır gibi bir durum yok. Rusya da kapitalist, Çin de... Bu ülkeler küresel kapitalist sistem dışında değildir. Bu sistem içinde hem ilişkileri hem de çelişkileri var. Bu açıdan çelişki biçimlerini önceki yüzyıllarla karıştırmamak lazım. 

Soğuk savaş son bulmuştur. NATO vardır, ama NATO’nun kurulma gerekçesi olan reel sosyalist sistem yoktur. Bu nedenle NATO görev tanımlarını değiştirmiştir. Bu açıdan Rusya ile ABD ve Avrupa’yı eski soğuk savaş düşmanları gibi görmemek gerekir. Kuşkusuz çelişkileri var, ama bu çelişkiler önceki dönemlerdeki gibi sonuçlar doğurmamaktadır. Rusya ile herhangi bir ülkenin yaşadığı çelişki ve sorunlar soğuk savaş dönemi gibi tutumlar ve sonuçlar ortaya çıkarmamaktadır. Özcesi soğuk savaş da, bu dönemdeki siyaset tarzı da bitmiştir. 

AKP iktidarı bu gerçeği görmediğinden Suriye’de Rus uçağını düşürerek NATO ile Rusya’yı karşı karşıya getirmek istemiştir. Yine Rusya ile NATO’yu karşı karşıya getirmek için her gün ya provokasyon peşinde ya da ABD ve Avrupa’ya, NATO’ya şantajlar yapmaktadır. Soğuk savaşın bittiğini unutmuş gibi Rusya ile sorunu ABD ve NATO üzerinden çözmek istemektedir.  NATO’ya “benden yana ol, hatta benim politikalarımı destekle” dayatması yapıyor. ABD, Avrupa ve NATO kendileriyle ilişkisi olmayan Türkiye'nin kendi çıkarı için yarattığı sorunlara ortak olmak istemiyor. İttifak içinde olmamızı istismar etme, diyor. 

Ne ABD ve Avrupa ne de NATO Türkiye istedi diye Rusya ya da başka bir ülkeyle çatışmaya girer. Karşılıklı çıkarlar ayrı, tek taraflı çıkarlar ayıdır. Türkiye şimdi tek taralı çıkarını sanki ortak çıkarmış gibi göstermeye çalışıyor. 

AKP hükümeti ABD'yi Rusya ile karşı karşıya getiremediğini görünce, bu defa da ABD'yi PYD’nin karşısına çıkarmaya çalışıyor. Senin ortağın ben miyim, yoksa PYD mi sorusu bile bir soğuk savaş dönemi siyasetçi tarzının sorusudur. Soğuk savaş dönemi kutuplaşma biçimi son bulmuştur. Artık ittifak ve çelişkiler farklı bir siyasi tarzla yürütülüyor. Her siyaset katı kutuplaşma ekseninde şekillenmiyor. Soğuk savaşta tüm siyasi ilişkiler, stratejiler, taktikler kamplaşmanın çıkarları etrafında olurdu. Şimdi her siyaset böyle katı kutuplaşma ekseninde olmuyor. Türkiye'nin kendisi bile bunu yapmıyor. Ama ABD ve Avrupa’dan bunu istiyor. Yani ittifak ve ilişkilerini kendi çıkarı için kullanmak istiyor. Bu nedenle uçak krizi yaratıp ABD ve Rusya’yı karşı karşıya getirmek isterken, amiyane deyimle kıç üstü oturdu.

Kaldı ki ittifak ilkelerine uymayan, müttefiklerini zorlayan Türkiye olmuştur. Aslında ittifakların gereğini yapmamıştır. Herhalde Türkiye'nin yaptığını başkası yapsaydı haddini bildirirlerdi. Çünkü bölgede politikalarını boşa çıkaran Türkiye olmuştur. IŞİD ve El Nusra’yı bela haline getiren Türkiye olmuştur. Öyle ki, İhvan-ı Müslim’le birlikte ABD'nin bölge politikalarına çomak sokmaya çalışmıştır. ABD Türkiye'nin bu politikalarını unutmamıştır. 

Türkiye şantaj yapıyor. Sonunda fazla naz aşık usandırırmış misali müttefikler karşı karşıya gelebilir. AKP'nin tüm politikalarının kendi ekseninde şekillenmesini istemesi ve bunu dayatması aslında bir yönüyle ABD'yi başarısız kılma durumudur. ABD tabii ki bunu kabul etmiyor. Türkiye, ABD politikalarına karşı çıkabilir. Bunu yaptığında farklı politik tercihlere yönelmesi gerekir. En başta da halkların çıkarını esas alan politika izlemesi gerekir. Hem bunu yapmayacaksın, hem de ABD kucağına oturup sakal yolacaksın! Türkiye'nin şu anki politikası kesinlikle kucağa oturup sakal yolmadır.

Her kim ki dünyada ve bölgedeki olayları katı kutuplaşma ekseninde ele alırsa yanılgıya düşer. Bazı sorunlar oluştu diye hemen kutuplaşma olur, iki kampın kıyasıya mücadelesi var gibi değerlendirmeler yanılgı olabilir. Bu açıdan siyasal duruma, ilişkiler ve çıkarlara soğuk savaş döneminin kamplaşma tarzıyla yaklaşmamak gerekir. Sanki bir tarafla ilişki olursa diğer tarafla olmaz, ya da bir tarafla ilişkili olunursa diğer tarafla düşman olunur gibi değerlendirmek de soğuk savaştan kalma siyasi yaklaşım ve reflekslerdir. Kuşkusuz kapitalist dünyada çelişkiler son bulmaz. Devletçi ve sömürücü sistem dünyasında çelişkiler son bulmaz. Ama çelişkilerin de siyaset tarzının da şekli değişebilir. Günümüz dünyasında da çelişkiler ve onun ortaya çıkardığı siyaset tarzı değişmiştir. Bunu anlayanlar özellikle dış politikada başarılı olur; anlamayanlar tökezler ve kafalarını duvara toslarlar; şimdi Türkiye'nin tosladığı gibi! 

Şu anda PYD Suriye'de sahada IŞİD ve demokratik olmayan güçlere karşı en etkili mücadele veren siyasi güçtür. Askeri alanda da YPG’nin içinde olduğu Demokratik Suriye Güçleri. Türkiye ise tam tersi ABD ve Avrupa’nın ortak mücadele etme kararı aldıkları IŞİD ve El Nusra’yı yaratan ülke. Bu durumda ne ABD, ne de başka bir ülke Türkiye'nin şantajına boyun eğerek PYD ve YPG’ye tutum alır. Çünkü şu anda Suriye’de istikrar sağlayacak tek siyasi güç PYD ve YPG. Bu güçlere dayanarak Suriye'nin büyük bölümünde barış ve istikrar sağlanabilir. Başka bir güç bunu sağlayamaz. Esad rejiminin saldırılarını durduracak tek güç de yine Demokratik Suriye Güçleridir. Çünkü bugün Suriye'de Demokratik Suriye Güçlerine karşı savaşacak ve başarılı olacak hiçbir askeri güç yoktur. Türkiye Suriye'ye girme naraları atıyor. Türk ordusu girdiğinde kesinlikle batağa saplanacaktır. 

Türkiye Suriye'ye ABD'ye güvenerek girerse Rusya ile çatışma durumuyla karşılaşabilir. Bu çatışmanın nerede duracağı belli olmaz. Bunun sonuçları sadece Türkiye ile sınırlı kalmaz. 

AKP hükümeti dış politikada soğuk savaş döneminde kaldığı gibi, yönetim tarzında da yüz yıllar öncesinin despot yönetim karakterinde kalmıştır. O yönetim tarzıyla toplumu zapturapt altına alma yaklaşımı içindedir. Ortadoğu'nun eski kral, şah, padişah yönetim tarzlarını ulus-devlet çağının kültürel soykırımcı tarzıyla birleştirmiş bir Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti vardır. Davutoğlu her gün devlet gücüyle herkesi hizaya getireceğiz diyor. Devletin zor gücüyle iktidarı sürdürebileceğini sanıyor. Otokratik yönetimle kültürel soykırımcı faşist yönetim anlayışı birleştirilmiş ve tarihin en despotik iktidar tarzı ortaya çıkarılmıştır. Bu açıdan Türk devletinin karakteri ve hükümetlerin yönetim tarzları tarihin en baskıcı ve despot gücü olarak tarihe geçecektir. Bazı özel savaş örtüleriyle bu karakterlerini gizlemeye çalışsalar da bu yüzlerini örtememektedirler. Cizre’de şehri yakıp yıkmaları, yaralıları yakarak katletmeleri bunun en somut örneğidir. Kendilerine göre bu ölümleri ibretlik olarak yapıp herkesi zapturapt altına almayı hesaplamışlardır. Ancak bunun ters tepeceği kısa sürede görülecektir. 

Günümüzde hiçbir güç toplumları zorla zapturapt altına alamaz. Bu nedenle artık devletler yeni meşruiyet araçlarına yönelmişlerdir. Sadece asker ve polis zoruyla günümüzde hiçbir yerde toplumları kontrol altında tutmak kolay değildir. Ancak iç savaş ve soykırım politikası ve uygulamalarıyla bu amaca ulaşmak istenebilir ki, bunun da o devlete hayır getirmeyeceği, o devleti yıkımla karşı karşıya getireceği açıktır. Türkiye'nin şu andaki uygulamalarıyla kendini ayakta tutan tek bir iktidar ve devlet yoktur. Bazı asayiş olayları ya da kısa sürede zor gücüyle kontrol altına alınabilen durumlar olabilir, ama yıllarca bu yöntemlerle iktidarını sürdürmek mümkün değildir. 

Günümüzde şu kadar silah gücüm var, silah gücümün yettiği yeri kontrol ederim gibi bir yönetim biçimi kalmamıştır. Meşruiyet ve rıza önemlidir. Bugün dünyada en fazla uygulanan meşruiyet yöntemi yerel demokrasi ve özerkliklerdir. Farklı kimlikler ve topluluklara özerklik tanıma genel eğilimdir. Yönetimler o toplumlar üzerinde belli düzeydeki yönetim hakkını böyle elde edebiliyorlar. Farklı kimlikler olmasa bile yerel demokrasinin ve bunun eyalet gibi somutlaşmış biçimleri olmadan artık yönetimlerin meşruiyeti olmamaktadır. Dünyada barış ve istikrarın olduğu tüm alanlar bu temelde belli düzeyde demokratikleşme yaşanan ülkelerdir. 

Davutoğlu bugün devlet gücünden ve her sokağa, taşa hakim olmaktan söz ediyor. Aynı soğuk savaş siyaset tarzı gibi! Bu siyaset tarzı da yüzyıllar öncesinin siyaset tarzıdır. Asker ve polis gücünü, şiddetini göstererek celallenmek, devletin katletme gücünden söz ederek yönetme tarzı geride kalmıştır. Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu bu dünyada yaşamıyorlar; kendilerine bir dünya kurmuşlar, bir Ortadoğu ve Türkiye kurmuşlar, bunu gerçek olabilirmiş gibi yaşıyorlar. Ancak zamanın ruhu bunları hem iç hem de dış politikada çarpacaktır. Enver paşa trajediydi ise, bunlarınki komedi olacaktır.